|
TEVHİD |
| Allah Teala'yı Tanımanın Önemi ve
Zorunluluğu |
| Allah Teala'yı Tanımayı Zorunlu Kılan
Akli Deliller |
| Birinci
Delil: |
| Fıtrattan Kaynaklanan Bilinçlenme
İçgüdüsü |
| İkinci Delil: |
| Muhtemel Zarardan Kaçınma Duygusu |
| Üçüncü Delil: |
| Şükran Duygusu |
| Materyalist Ekol Ne Diyor? |
| 1-
Cehalet |
| 2-
Mahrumiyet |
| 3-
Sömürü |
| Dinde
Sabır |
| 4-
Korku |
| Bilimsel
Açıdan Din Konusunda Araştırma Yapmak DoğruMudur? |
| TASARIM |
| 1-
Platon'un İdealar Teorisi (İdealizm) |
| 2-
Akılcı Görüş (Rasyonalizm) |
| 3-
Ampirist Görüş (Ampirizm) |
| 4-
İntiza Görüşü |
| İslam
Filozoflarının Cevabı |
| TASDİK |
| 1-
Akılcı Görüş |
| 2-
Deneyci Görüş |
| Akılcı
Filozofların Deneycilere Cevabı |
| SELEFİYE
– HALEFİYE |
| Allah
Teala'nın Varlığı |
| Birinci
Delil: |
| İmkan
Metodu |
| İmkan
Metodunun Takriri |
| Devir
ve Teselsül |
| Devir |
| Devirin
Muhal Oluşu |
| Teselsül: |
| Teselsülün
Muhal oluşu |
| İbn-i
Sina'nın Açıklaması |
| İkinci
Delil: |
| Sıddıkîn
Metodu |
| 1.
İlke: Vücudun (Varlığın) Asilliği İlkesi |
| Vücut
ve Mahiyet |
| 2.
İlke: Vücudun Vahdeti İlkesi |
| 3.
İlke: Varlığın yokluğa, YokluğunVarlığa Dönüşümünün
İmkansızlığı İlkesi |
| 4.
İlke: Salt Varlığın Kamilliği İlkesi |
| 5.
İlke: Varlıklardaki Yokluk, Noksanlık, Zayıflık
GibiSıfatların Varlığın Ma'lul (Müsebbep)
OluşundanKaynaklandığı İlkesi |
| Sıddıkîn
Metodunun Takriri |
| Üçüncü
Delil: |
| Farabi'nin
Delili |
| Dördüncü
Delil: |
| Burhan-ı
Nezm |
| Düzenin
Tarifi |
| Birinci
Mukaddimenin (Önermenin) Açıklaması |
| İkinci
Mukaddimenin (Önermenin) Açıklaması |
| Birkaç
Önemli Nükte |
| Tevhid
Veya Allah'ın Birliği |
| Birinci
Delil |
| İkinci
Delil |
| Üçüncü
Delil |
| İbn-i
Sina'nın Tevhid Delilinin Takriri |
| Farabi'nin
Tevhid Delili |
| Allame
Tabatabai'nin Tevhid Delili |
| Yüce
Allah'ın Sıfatlarına Genel Bİr Bakış |
| Zatı
Sıfatlar |
| Fiili
Sıfatlar |
| Zatı
Sıfatlar'la Fiili Sıfatlar Arasındaki Önemli Farklar
|
| Zati
Sıfatlar'ın Zat'ın Özü Oluşu |
| İLİM |
| KUDRET |
| Allah
Teala'nın Sonsuz Kudretine Yapılan İtiraz |
| HAYAT |
Allah Teala'nın varlığı bahsinden
sonra tartışılan konulardan birisi de Allah Teala'nın
birliği konusudur. Allah Teala şöyle buyuruyor:
"Allah'la birlikte ayrı bir ilah
çağırma. Ondan başka bir ilah yoktur, O'nun vechi
dışında her şey helak olup gidecektir. Hüküm O'nundur ve
O'na döndürüleceksiniz."[1]
Şeyh Saduk, "Tevhid" adlı kitabında,
kendi senediyle Şureyh bin Hani'den naklettiği bir
hadiste şöyle yazıyor: "Cemel savaşı günü bir bedevi
Arap, Emir-ül Mü'minin'e gelip arz etti: "Ey Emir-ül
Mü'minin! Allah'ın tek olduğunu mu söylüyorsun?" Hadisi
nakleden ravi diyor; bu sırada halk ona hücum ederek: "Ey
bedevi Arap, şu anda Emir-ül Mü'minin düşüncesinin nasıl
dağınık olduğunu görmüyor musun?" şeklinde itirazda
bulundular. Bu sırada Hz. Emir-ül Mü'minin: "Bırakın
adamcağızı, zaten biz de bu Arab'ın bizden sormak
istediğini bu kavimden istiyoruz" buyurdular. Daha sonra
şöyle buyurdu: "Ey Bedevi! Allah'ın Vahid ( bir)
olduğunu söylemenin dört kısmı (yönü) vardır. Onlardan
iki kısmı Allah için caiz değildir. İki kısmı ise
Allah'ta vardır.
Allah'a nispeten caiz olmayan iki
kısma gelince, şunlardan ibarettir: Birisi, "Allah
birdir" der bundan sayıda olan bir anlamını kasteder. Bu
(Allah'a) caiz değildir. Çünkü ikincisi olmayan bir şey,
sayı bölümüne girmez. Görmüyor musun, O'nun üçün
üçüncüsü olduğunu söyleyen kimse kafir olur. Ve (yine)
birisi, "O topluluktan birisidir" der ve bir cinsten bir
türü kasteder. Bu da O'na oranla caiz olan bir şey
değildir. Çünkü bu da teşbih etmektir. Rabbimiz bundan
yüce ve münezzehtir.
Ama Allah'ta bulunan iki kısma
gelince, birisi; "O birdir" der, bundan O'nun şeyler
arasında bir benzeri olmadığını kasteder. Zaten Rabbimiz
de böyledir. Ve (yine) birisi; "O birdir" derken
Rabbimizin soyut olduğunu kasteder. Yani, ne varlık, ne
akıl ve ne de vahimde bölünmez olduğunu amaçlar. Zaten
Rabbimiz de böyledir."
Allah Teala'nın birliği hakkında
gelen nakli deliller çoktur. Fakat biz şimdilik yukarıda
işaret ettiğimiz ayet-i kerime ve hadis-i şerifle
yetinip, akli yönden de sadece birkaç delile özet olarak
değindikten sonra bu konuda ki sözümüzü yine birkaç
hadisle sona erdireceğiz.
Eğer Allah Teala objektiflik
açısından veya akılda ya da vehimde (hayal bakımından)
bölünebilir olursa, bundan onun muhtaç olması sonucu
doğar. Çünkü parçalara bölünen her şey, kendi parçaları
ile kıvam bulur, onların vasıtasıyla var olur ve onlara
muhtaçtır. Oysa Allah Teala her şeyden ganidir ve hiçbir
şeye ihtiyacı yoktur. Zaten aksi takdirde Vacip-ül Vücut
(zatı varlığın özü olup varlığında hiçbir şeye ihtiyacı
olmayan) olamaz.
[2]
Eğer Allah Teala parçalardan oluşan
bir bileşim olsa idi, parçaları ondan önce olurdu. Bu
durumda parçaları ilah olmaya daha layık olurdu. İşte
bundan anlaşılıyor ki, Allah Teala'nın varlığı zatının
özüdür ve zatına ilave olan bir şey değildir. Yani O, ne
akılda, ne vehimde (hayal bakımından) ve ne de objektif
olarak bölünmeyen salt varlığın özüdür.
Bu açıklamamızdan Allah Teala'nın
bileşim olmadığı gibi, vahit olduğu, şerik ve benzeri
olmadığı da anlaşılıyor. Zira, salt olan bir şeyde sayı
düşünülemez. Ona, bir benzer ve eş de farz edilemez. Ne
güzel söylenmiştir: "O, kendinden daha üstünü olmayan
salt varlığın özüdür. O'na bir eş olarak farz ettiğin
her şeye dikkatle baktığında O'nun kendisi olduğunu
görürsün. Zira saltlıkta ayrım olmaz. İşte bunun için "Allah'ın
kendisi tanıklık ediyor ki, O'ndan gayri bir ilah yoktur"
[3]
İbn-i Sina "El-İşarat" kitabında
daha önce naklettiğimiz, Allah'ın varlığını ispat için
zikrettiği İmkan Metodu'nu açıkladıktan sonra, Allah'ın
birliği konusunu ele alıyor ve konuyla ilgili burhanını
(delilini) sunmadan önce burhanın dayalı olduğu ilkeleri
şöyle açıklıyor:
1. İlke:
"Varlık bakımından ayrı ayrı olup
zatlarını oluşturan bir şeyde birleşen nesnelerin, ya
birleştikleri şey, ayrıldıkları şeyin lazımlarından (zorunlu
sıfatlarından) olmalıdır. Bu durumda muhtelif olan
birkaç şeyin bir lazımı (zorunlu sıfatı) olması gerekir.
Bu olağan bir şeydir ve mümkündür. Ya da ayrıldıkları
şeylerin, birleştikleri şeyin lazımı (zorunlu sıfatı)
olması gerekecektir. Bu olağan dışıdır. Çünkü bu durumda
bir şeyin birbirine zıt ayrı ayrı lazımı (zorunlu sıfatı)
olması gerekir. Bu olanaksızdır. Veyahut onların
birleştikleri şey, onların ayrıldıkları şeylere arız (ilinek)
olacaktır ki, bu da mümkündür. Ya da onların
ayrıldıkları şeyler birleştikleri şeye arız (ilinek)
olacaktır ki, bu da mümkündür.
[4]
Şia'nın büyük kelamcı ve filozofu
Şeyh Hace Nasiruddin Tusi, İbn-i Sina'nın yukarıda
naklettiğimiz sözlerinin şerhinde şöyle yazıyor:
"İbn-i Sina'nın bu açıklaması
Vacib-ül Vücud'un birliğinin ispatında gerekli olan bir
bölmedir: Nesneler bazen, bu fert şu fert gibi, objektif
olarak ayrı ayrı olurlar, bazen de objektif olarak ayrı
olmazlar. Aksine, onların ayrılığı, akil (düşünen) ve
ma'kul (düşünülen) de olduğu gibi, ya zihni ve itibari
olur. (Yani, meselâ insanın nefsi kendini düşündüğü
zaman, düşünen ile düşünülen objektif olarak iki ayrı
fert değildir. Aksine, hem düşünen, hem de düşünülen
objektif olarak aynı şeylerdir. Onların arasındaki
farklılık sadece zihni ve itibaridir.) Ya da başka bir
tür ayrılık olur. (Buna da bir örnek vermek istersek,
natık kavramıyla insan kavramı zikredebiliriz. Bu
kavramlar fert olarak iki ayrı ferdi göstermiyor. Onlar
objektif alemde bir ferdi hikaye ederler. Onlar
arasındaki farklılık sadece kavram ve anlam açısındandır.
Yani, her biri ayrı bir kavramı ifade ediyor.)
Varlık bakımından objektif olarak
ayrı ayrı olan şeyler, bazen onların zatını oluşturan
bir şeyde birleşirler. Örneğin, insan olmak hususunda
birleşen Zeyd ve Amir'de olduğu gibi, ki her ikisi de
zat itibariyle insan olmak hususunda birleşmişlerdir.
Bazen de arızî (ilineksel) olan bir hususiyette
birleşiyorlar. Varlık hususiyetinde birleşen bu cevher (töz)
ve şu arız (ilinek) örneğinde olduğu gibi.
Varlık açısından objektif olarak
ayrı ayrı olup, zatî olan bir hususiyette birleşen iki
ayrı şeyin, zorunlu olarak birleştikleri ve ayrıldıkları
noktalar olmak üzere, iki yönü bulunmaktadır. Bu durumda
içerdikleri o iki yönün birleşimi de ya birbirlerinden
ayrılmaları imkansız olacak şekilde olur, ya da
ayrılmaları mümkün olur. Bu durumun birincisine lüzum (zorunluluk)
ikincisine de uruz (ilineksellik) denir.
Lüzum (zorunluluk) ise, ya
birleştikleri taraftan olur (yani birleştikleri nokta
ayrıldıkları yönlerinin lazımı olur). Bunun varlığı
olağandır. Örneğin, hayvanlık hem insanın, hem de diğer
hayvan türlerinin lazımlarındandır. Ya da lüzum onların
ayrıldıkları şeyler tarafından olur, (yani ayrıldıkları
şeyler birleştikleri şeyin lazımı olur). Bu bölümün
olması imkansızdır. Zira hayvan aynı zamanda hem insan,
hem de gayrı insan (diğer bir hayvan türünden) olamaz (yani,
bir şey olan örneğin, hayvan aynı anda iki zıt şeyi
gerektiremez).
Elbette bu, metinde de farz edildiği
gibi, ayrıldıkları noktalar, birkaç şey olduğu
taktirdedir. Ama eğer bir nokta olur ve birliği sağlayan
zata dahil olan parçanın lazımı olursa, bu durumda
tekessürü (caiz) görsek bile, o iki parçadan oluşan şey
ancak tek bir fert olabilir. Dolayısıyla böyle bir türün
ancak bir bireyi olur. Bu farza kitapta işaret
edilmemiştir. Zira ayrıldıkları şeyin bir birkaç şey
olması kaydı koşulduğundan bu bölüm farz dışı kalmıştır.
Uruz (ilineksellik) konusuna gelince:
Ya onların birleştikleri şey, ayrıldıkları şeylere arız
olacaktır. Bunun varlığı da inkar edilemez. Örneğin, "bu
cevhere (töze) ve şu araza (ilineğe) vardır"
denildiğinde varlık hem cevhere hem de araza arız olur.
Zira onları var olarak nazara alırsak, varlık onların
zatından olur. Ama eğer onların tümüyle birbirlerinden
ayrı olan zatlarını (mahiyetlerini) nazara alırsak
varlık onlara arız olur. (Yani, onların mahiyetini göz
önüne alırsak, varlık onların (cevher ve arazın) mahiyet
ve zatlarının bir parçası olamaz. Aksi takdirde onlar
Vacib-ül Vücut olur ve yok olmaları imkansız olurdu.
Oysa cevherler ve arazlar hem var, hem de yok oluyorlar.
Bundan anlaşılıyor ki, varlık onların zatı değildir ve
bazen onlara arız olur, bazen de olmaz. Fakat onları var
olma şartıyla göz önüne alırsak varlık onların zatına
dahil olur.) Veya onların ayrıldıkları şeyler
birleştikleri şeye arız olacaktır. Bunun da varlığı
inkar edilemez. Örneğin, birkaç insana insan dendiğinde
insaniyet onların maruzu olur. Zira onların zatlarını
oluşturan insaniyet, ayrıldıkları şahsî özelliklerine
oranla maruz sayılır."[5]
(Yani, onların ayrıldıkları şahsi özellikleri zatlarını
oluşturan insaniyete arız olmuştur.)
2. İlke:
"Bir şeyin mahiyeti (zatını
oluşturan şeyler) o şeyin sıfatlarından bir sıfata sebep
olabilir. Yine, onun sıfatlarından birisi ayrı bir
sıfatı için neden olabilir. Örneğin, şeyin "faslı" onun
has sıfatına neden olur. Ama bir şeyin varlığından
oluşan sıfatının o şeyin varlığından başka mahiyeti (içeriği)
veya ayrı bir sıfatı aracılığıyla gerçekleşmesi mümkün
değildir. Zira sebebin sonuçtan varlık bakımından önce
olması gerekir. Varlıktan da önce olan ayrı bir şey
yoktur."[6]
(Yani, ne mahiyet ve ne de mahiyet
türünden olan sıfatlar varlığa neden olamazlar. Çünkü
mahiyetin ve sıfatların, varlığa neden olabilmeleri için,
önce kendilerinin var olmaları gerekir. Oysa mahiyet ve
sıfatlar varlığın kendisine muhtaçtırlar ve varlık
sayesinde var olurlar. Varlığın kendisine bağlı olan bir
şey ise varlığa neden olamaz.)
Hace Nasiruddin Tusî bu bölümün
şerhinde şunları yazıyor:
"İbn-i Sina'nın bu açıklaması da
tevhid meselesi için ayrı bir mukaddimedir.
Bir şeyin mahiyetinin sıfatlarından
birine sebep olmasına, ikiliğin çiftliğe sebep olmasını;
fasıldan ibaret olan bir sıfatın özel sıfat olan ayrı
bir sıfata sebep olmasına, natıklığın taaccübe sebep
olmasını; özel sıfat olan bir sıfatın yine özel sıfat
olan başka bir sıfata neden olmasına, taaccübün
gülümsemeye sebep olmasını; araz olan bir sıfatın
kendisi gibi başka bir sıfata sebep olmasına da, renk
sıfatıyla sıfatlanmasının görülme sıfatına sebep
olmasını örnek olarak zikredebiliriz. Ama burada varlık
ile diğer sıfatlar arasındaki fark şudur ki, öteki
sıfatlar mahiyet aracılığıyla var oluyorlar, ama
mahiyetin kendisi varlık sebebiyle var oluyor. Bunun
için de diğer sıfatların mahiyetten meydana gelmesi veya
bazısının bazısı aracılığıyla var olması mümkündür, ama
varlık onların hiç birisinin sebebiyle var olamaz."
[7]
"Vacib-ül Vücud'un objektif olarak
belirlenmesi, (objektif olarak fert oluşturması) onun
Vacib-ül Vücut oluşundan dolayı olursa; ondan başka bir
vacib-ül vücut olamaz." (Yani, bundan tek bir vacib-ül
vücudun olması lazım gelir. Çünkü vacib-ül vücutluk bir
şeydir, onun gereği de ancak tek bir fert olabilir.
Nitekim birinci ilkede ispatlandı ki, bir şeyin çok şeyi
gerektirmesi muhaldir.) "Ama eğer onun belirlenmesi (objektif
olarak fert olması) vacib-ül vücut olmasından
kaynaklanmaz ve ayrı bir nedenle olursa, bundan vacib-ül
vücudun başka bir şeyin sonucu (müsebbebi) olması lazım
gelir." (Oysa bu imkansızdır. Çünkü vacib-ül vücut demek,
varlığında başka bir şeye bağlı olmayan demektir. Yani,
eğer vacib-ül vücudun bu özelliği onun objektif olarak
fert olup var olmasına yeterli değilse, bu durumda onun
fert oluşu kendi zatı dışından kaynaklanmaktadır. Bu
durumda başkası tarafından fertleşen o şeyin vacib-ül
vücut sıfatını alması için iki yol kalır: Ya vacib-ül
vücutluk başkası tarafından fert oluşu sağlanan şeyin
zorunlu bir sıfatı olmalıdır, ya da vacib-ül vücutluk
onun arazlarından (ilineklerinden) olmalıdır.) "Eğer
Vacib-ül vücutluk fertleşmesi başkası tarafından
sağlanan şeyin lazımı (zorunlu sıfatı) olursa, bundan
varlığın, varlık dışı olan bir mahiyetin veya sıfatın
lazımı olması gerekir. Bu ise imkansızdır. Çünkü bu
taktirde vacib-ül vücutluk dışında kalan fertleşmenin,
ya mahiyet, ya da mahiyetin bir sıfatı olması gerekir.
Her iki taktirde de vacib-ül vücudun varlığının onların
lazımı olmasından varlığın mahiyet veya mahiyete ait bir
sıfat sebebiyle var olması gerekir ki, biraz önce
varlığın mahiyet veya sıfattan kaynaklanmasının imkansız
olduğunu ispatladık.
Ama eğer vacib-ül vücutluk, objektif
olarak fert oluşu başkası tarafından kaynaklanan şeye
arız olursa, bundan vacib-ül vücudun bir nedene muhtaç
olduğu daha açık olarak ortaya çıkar. Zira vacib-ül
vücudun arız olması da ayrıca bir nedeni gerektirecektir.
Fertleşmesi de başkası tarafından olduğuna göre,
buradaki ihtiyaç iki kat oluyor. Oysa vacib-ül vücudun
başka bir nedene muhtaç olması imkansızdır.
Ya da vacib-ül vücudun objektif
olarak fertleşmesinin vacib-ül vücutluğuna arız olduğu
söylenecektir. Bu durumda da vacib-ül vücudun ayrı bir
şeyin sonucu olması lazım gelir.
Zira objektif olarak fertleşmesinin
arız olması için, maruzu olan vacib-ül vücudun tahassüs
bulması gerekir. Zira henüz tahassüs bulmamış genel olan
bir mahiyete bir şey arız olamaz. Bu durumda ya vacib-ül
vücudun tahassüs bulması bu arız olan fertleşmenin
kendisinin arız olmasıyla gerçekleşecektir, ya da
önceden başka bir tahassüs arız olarak ona tahassüs
vermeli ve sonra ilk fertleşme ona arız olmalıdır.
Böylece iki kısım ortaya çıkmaktadır. Birinci kısım;
ma'lul (müsebbep) olan fertleşmenin vacib-ül vücudun
bizzat kendi zatına arız olması ve vacib-ül vücudun
bizzat bu fertleşmenin sayesinde objektif olarak
fertleşmesine gelince, bu muhaldir. Zira, bu durumda
vacib-ül vücudun da bu fertleşmenin müsebbebi olduğu
ortaya çıkar. Bu ise imkansızdır. Çünkü vacib-ül vücudun
başkasından etkilenmesi vacib-ül vücutlukla bağdaşmaz.
İkinci kısma gelince, yani, vacib-ül vücudun, bu
fertleşmenin arız olmamasından önce, ayrı bir tahassüsle
tahassüs bulması "has olması" sonra da bu fertleşmesinin
arız olmasına gelince, bu da imkansızdır. Çünkü önceki
tahassüste de aynı sözler cereyan etmektedir. Yani, o
tahassüs de ya vacib-ül vücudun kendisinden
kaynaklanacaktır, bundan da vacib-ül vücudun tek olması
gerekecektir. Ya da sonraki ihtimaller söz konusu
edilecektir. Bunlarda da aynı itirazlar ortaya
çıkacaktır. O halde tek bir yol kalıyor. O da vacib-ül
vücudun varlığının kendi zatından kaynaklanmasıdır ki,
bundan vacib-ül vücudun vahid (bir ve tek) olması doğar.
Zaten İbn-i Sina bu açıklamasıyla bunu ispatlamak
istiyordu."
[8]
İbn-i Sina Allah Teala'nın Tevhid-i
Vahidi yani, şeriki ve benzeri olmadığına dair getirdiği
bu delilinden sonra Allah Teala'nın Tevhid-i Ehedi
olduğunu yani, soyut olup ne objektif olarak ne de
akılda ve vehimde (zihinsel olarak) herhangi bir parçası
bulunmadığı ve bölünmediğini ele alarak şunları yazıyor:
"Eğer vacib-ül vücudun zatı bir
araya gelen iki veya birkaç şeyden oluşursa, vacib-ül
vücut onların aracılığıyla vacip olur. Bu durumda o
parçaların biri veya tamamının vacib-ül vücuttan önce
olması ve vacib-ül vücudu meydana getirmesi lazım gelir.
O halde vacib-ül vücut ne zihinsel olarak ne de miktar
açısından bölünmemektedir."
[9]
Hace Nasiruddin Tusi bu bölümün
şerhinde şunları yazıyor:
"Şeyh bu bölümde vacib-ül vücudun
genel olarak mürekkep (bileşim) olmadığını ve
bölünmediğini açıklamak istiyor. Sonraki bölümlerde bu
konuyu detaylı olarak açıklayacaktır.
Kısacası eğer vacib-ül vücudun zatı
aynen birkaç soyut unsurdan oluşan bir bileşim gibi,
kendileri vacib-ül vücut olmayan iki veya birkaç şeyin
bir araya gelip bir bileşim sağlamasından meydana
gelirse veya vacib-ül vücudun vücuttan gayrı bir
mahiyeti (içeriği) olur ve vahdetle sıfatlandırılan
insanın bu sıfatlandırılma dolayısıyla vahit olduğu gibi,
o mahiyetin vücub-u vücutla sıfatlandırılmasıyla
vacib-ül vücut meydana gelirse; mahiyetten ibaret olan
bu parçalardan birinin veya parçaların tamamının
vacib-ül vücuttan önce olup onu meydana getirmesi
gerekir. Oysa bu vacip-ül vücut olmakla ters düşmektedir.
Vacib-ül vücut olan bir şey ayrı bir şeye muhtaç olamaz.
Vacib-ül vücudun parçaları olduğu farz edilirse, onun
farz edilen parçalara muhtaç olduğu ortaya çıkar. Bundan
da vacib-ül vücut kabul edilen şeyin aslında vacib-ül
vücut olmadığı sonucu ortaya çıkar. O halde vacib-ül
vücut ne mahiyet ve varlık olarak zihinsel olarak
bölünebilir, ne de miktar yönünden bölünebilir."[10]
Sonra İbn-i Sina vacib-ül vücudun
herhangi bir sınırı olmayan varlığın özü olduğunu şöyle
açıklıyor:
"Daha önce ispatladığımız üzere,
zatının kavramı içinde varlık bulunmayan her nesnenin
mahiyetini varlık oluşturmamaktadır. Yine ispatladık ki,
varlık böyle bir şeyin zatının gereği "lazımı" da olamaz.
Yani, varlık onun zatından kaynaklanamaz. (Varlığın
mahiyetten ve mahiyet türünden olan diğer sıfatlardan
kaynaklanamayacağını ikinci ilkede ispatlanmıştır.) O
halde böyle şeylerin varlığı başka bir nedenden
kaynaklanır."
[11]
Hace, bu bölümün şerhinde de şunları
yazıyor:
"Mantık bölümünde açıkladığımız
üzere, bir şeyin zatının kavramına dahil olan şey, ya
onun mahiyetine oranla mahiyetinin bir parçası olur.
Veya onun fertlerine oranla mahiyetinin tamamını
oluşturur. O halde bir şeyin zatının kavramına dahil
olmayan her şey, o şeyin mahiyetini oluşturmaz ve ona
dışarıdan arız olur.
Buna göre, her nesne ki, varlık onun
mahiyetinin bir parçasını veya tamamını oluşturmak
suretiyle zatının kavramına dahil değildir, varlık onun
mahiyetini oluşturmamaktadır. Aksine ancak varlık ona
arız olur. "Her arız olan şeyin bir nedeni olması
gerekir" ilkesine göre de, o şeye varlığı verecek bir
neden olması gerekir. Bu durumda o varlığın nedeni
mezkur şeyin zatının kendisi de olamaz. Zira, mahiyetin
varlığa neden olmayacağı önce ispatlanmıştır. O halde o
şeye varlık veren şey başka bir şey olmalıdır.
İbn-i Sina'nın bu açıklamasından
maksadı vacib-ül vücudun zatı kavramına varlığın dahil
olduğudur. Elbette yalnızca zihinde olan varlık
kavramının vacib-ül vücudun zatına dahil olduğu
kastedilmiyor. Aksine maksat bütün varlıkların kaynağı
olan objektif varlığın vacib-ül vücudun zatına dahil
olduğudur. Vacib-ül vücudun herhangi bir parçası
olmadığına göre, objektif varlık Hak Teala'nın zatının
tamamını oluşturuyor. İşte filozofların: "Allah'ın
mahiyeti varlığının özüdür"e dair olan sözlerinin anlamı
budur."
[12]
İbn-i Sina daha sonra vacib-ül
vücudun cisimsel ilinek olamayacağını şöyle açıklıyor:
"Cisme has olan her şeyin varlığı
cisim aracılığıyla gerçeklik kazanır kendiliğinden değil."
[13]
Yani, cisimsel ilinekler tümüyle
cisme bağlı olduklarından onların muhtaç ve mümkün
oldukları anlaşılır. O halde Hak Teala böyle bir şey
olamaz. Çünkü O vacib-ül vücuttur ve hiçbir şeye muhtaç
değildir.
İbn-i Sina Hak Teala'nın cisim
türünden bir şey de olmayacağını şöyle açıklıyor:
"Hissedilen her cisim hem miktar (kem)
açısından bölünür ve hem de mana bakımından (mahiyet
açısından) heyula (madde) ve surete (şekle) taksim
edilir."
[14]
Yani, Hak Teala cisim de olamaz.
Çünkü cisim hem varlık ve hem de mahiyet açısından
taksim edilir. Bundan cismin hem varlık ve hem de
mahiyet açısından parçaları olduğu anlaşılır. O halde
cisim mümkün olan varlıklar türündendir ve vacib-ül
vücut olamaz. Çünkü vacib-ül vücudun ne miktar ve ne de
mahiyet açısından parçası olamayacağını aksi taktirde
parçalarına muhtaç olup vacib-ül vücut olmayacağını
yukarıda ispatladık.
İbn-i Sina daha sonra şöyle devam
ediyor:
"Bundan başka her hissedilen cismin,
ya kendi türünden veya en azından cisim olması açısından
onunla aynı olan ayrı bir türden bir benzerini bulursun."
[15]
Hace bu bölümün şerhinde şunları
yazıyor:
"Bu, cisimlerin mümkün olduğunu
ispatlayan ayrı bir burhandır (delildir): Her bir cismin
ya kendi türünden – eğer cisim, unsur cismi olursa- veya
cins bakımından onunla ortak olan kendi türünden olmayan
– eğer cisim felek cisimlerinden olursa-[16]
bir benzeri vardır. Benzeri olan her şey de müsebbeptir,
(başkası tarafından var edilir). İbn-i Sina sonuç olarak
şunu yazıyor:
"O halde her cisim ve cisme ilintili
olan her şey müsebbeptir."
[17]
Dolayısıyla Hak Teala cisim ya da cisimsel bir şey
değildir. Zira Allah müsebbep değildir ve vacib-ül
vücuttur.
İbn-i Sina Allah Teala'nın objektif
varlık olarak bölünmediğine dair getirdiği bu delilden
sonra Allah Teala'nın akli yönden bile bölünmez olduğunu
ele alarak şunları yazıyor:
"Vacib-ül Vücut (Allah Teala) hiçbir
nesneyle mahiyet bakımından ortak değildir. Zira
vacib-ül vücuttan başka her şeyin mahiyeti onun
mümkün-ül vücut olmasını gerektirir. Varlığa gelince, o
ne bir şeyin mahiyetini oluşturmaktadır ne de bir şeyin
mahiyetinin bir parçasıdır. Elbette bizim kastımız
varlığın mahiyetine arız olduğu türden mahiyet sahibi
nesnelerdir.
Buna göre, vacib-ül vücut hiçbir
nesneyle ne cinssel, ne de türsel anlamda ortak değildir.
Bu nedenle de artık başka şeylerden ayrılması için, onu
ayıracak faslı veya arazi (ilineksel) ayırıcılara
ihtiyacı yoktur. Aksine bizatihi (kendiliğinden)
diğerlerinden ayrıdır."
[18]
Hace Nasiruddin Tusi İbn-i Sina'nın
bu sözlerinin açıklamasında şunları yazıyor:
"Şeyh, Vacib-ül Vücud'un mahiyet
açısından bileşik olmadığını belirtmek istiyor. Bunu
ispatlamak için önce vacib-ül vücudun hiçbir şeyle
mahiyet açısından ortak olmadığını açıkladı. Zira Hak
Teala'dan başka hiç bir şeyin mahiyeti varlığın özü
değildir. Aksine onların mahiyeti, ancak onlara varlığın
verilmesinin mümkün olduğunu gerektirmektedir. Oysa
vacib-ül vücudun hakikati vacip varlığın özüdür.
Sonra İbn-i Sina bu hükme varlık
yönünden yöneltilebilecek şöyle bir muhtemel itiraza
cevap vermiştir: "Vacib-ül vücut varlık yönünden
mümkün-ül vücut ile ortaktır. Oysa siz onun zat
bakımından başka şeylerden ayrı olduğunu söylemiştiniz."
Böyle bir muhtemel itiraza cevaben İbn-i Sina diyor ki:
"Varlığa gelince o, ne bir şeyin –mümkün
nesnenin- mahiyetini oluşturmaktadır ne de onun
mahiyetinin bir parçasıdır. Aksine o, varlık dışında bir
mahiyete sahip olan nesnelere (mümkün şeylere) arız
olmaktadır, (bir neden tarafından verilmektedir). Zira,
o şeylerin varlıkları onların objektif olmaları demektir.
Bu onların makul olan (kavranılan) mahiyetlerine arız
olur. Yani mümkün nesnelerin mahiyetleri içinde objektif
varlık olmaları yatmamaktadır. Aksine, bu onlara bir
başkası tarafından verilir. Onların bazen var, bazen de
yok olmaları bunu gösterir. Oysa vacib-ül vücut salt
objektif varlığın özüdür. O halde mahiyet açısından
vacib-ül vücudun hiçbir şeyle bir benzerlik veya
ortaklığı yoktur." Dolayısıyla vacib-ül vücudun ister
cinsel olsun, ister türsel, hiçbir şeyle zati (mahiyet)
bir ortaklığı yoktur. Bu sebeple de onlardan ayrılması
için faslı veya arazî (ilineksel) anlamda bir ayırıcıya
ihtiyacı yoktur. Aksine, o bizatihi (kendi zatıyla)
diğer şeylerden ayrıdır. Eğer zati yönden (mahiyet
bakımından) ona ortak olunursa ayrılmak fasıl veya
arazlarla (ilineklerle) olur. Ama eğer ortak yön olmazsa
ayrılma bizatihi olur."
[19]
Daha sonra İbn-i Sina şöyle devam
ediyor:
"Buna göre onun (vacip-ül vücudun)
zatının bir haddi (tanımı) yoktur. Zira haddi tanım cins
ve fasıldan oluşur." Onun cinsi ve faslı ise yoktur.[20]
O halde vacip-ül vücudun ne benzeri vardır, ne zıddı, ne
cinsi ve ne de faslı. Bunun için de onun bir tanımı
olamaz. Ona işaret de edilemez. O ancak açık akli
irfanla bilinir"
[21]
İslam aleminin büyük filozofu
Farabi'nin Hak Teala'nın tevhidini ispatlamak için
ortaya koyduğu delil şöyledir:
"Vacib-ül vücudun birkaç ferdi
olamaz. Aksi taktirde ayrı bir şeyin müsebbebi olması
gerekir."
[22]
Çağımızın en büyük filozoflarından
olan merhum Allame Tabatabai felsefe dalında yazdığı "Nihayet-ül
Hikmet" adlı kitabında Farabi'nin bu sözlerini
naklettikten sonra onun şerhinde şunları yazıyor.
"Belki de Farabi'nin maksadı şudur:
Eğer vacib-ül vücudun birkaç ferdi olduğu düşünülürse,
onun birkaç bireye ayrılması (çoğalması) kendi zatının
gereği olamaz. Zira böyle olduğu taktirde vacib-ül
vücudun hatta bir ferdi bile var olamaz. Çünkü bu
durumda ona mısdak (fert) farz edilecek, her şeyin
kendisi kesir (çoğul) olacaktır. Çoğul ise ancak
bireylerin varolup bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Bu
durumda O'nun mısdakı olan (çoğul olmayan) bir bireyi
var olamayacağına göre, çoğul gerçekleşemez. Çoğul da
var olmadığına göre onun bir mısdakı (ferdi) da olamaz.
Oysa onun vacib-ül vücut olduğu farz edilmişti.
O halde onun çoğalması başka bir şey
sebebiyle olmalıdır. Bu da imkansızdır. Zira, bu
takdirde vacib-ül vücut bir başkasına muhtaç olur. Bu da
vacib-ül vücut olmakla çelişmektedir."
[23]
Elbette bu ilkeye Farabi de
kitabının üçüncü fassında (bölümünde) değinmişti. "Çoğula
hamledilen her bir mahiyetin tekessür bulması kendi
zatının gereği olamaz. Aksi takdirde o mahiyetin bir
ferdi bile olamaz. O halde mahiyetin birkaç bireye sahip
olup tekessür bulması başka bir sebepten kaynaklanır.
Böyle bir mahiyet de başka bir şeyin müsebbebidir."
[24]
Farabi Allah Teala'nın sübjektif ve
objektif parçalardan oluşan bir bileşim de olmayacağını
şöyle açıklıyor:
"Vacib-ül vücut ne sübjektif ne de
objektif olarak paçalara bölünemez. Aksi takdirde ya o
parçalardan her biri vacib-ül vücut olacak, bu durumda
birkaç vacib-ül vücudun olması gerekir. Oysa bir önceki
açıklamamızda bunun imkansız olduğu ispatlanmıştır. Ya
da onlar vacib-ül vücut olmayacak ve bunların
bileşiminden vacib-ül vücut meydana gelecektir. O halde
vacib-ül vücut kabul edilen bileşim onlardan sonra
olacak ve onlara muhtaç olacaktır. Bu ise vacib-ül
vücutlukla çelişmektedir."
[25]
Merhum Allâme Muhammed Hüseyin
Tabatabai Hak Teala'nın Tevhid-i Ehed (sübjektif ve
objektif olarak parçalara ayrılmak) ve Tevhid-i Vahid (benzeri
ve eşi olmadığını) ispatlamak için, ilk önce vacib-ül
vücudun mümkün varlıklar türünden bir mahiyeti
olmadığını, dolayısıyla da mümkün varlıkların
özelliklerinden olan zihinsel veya objektif bölünme ve
bir benzerinin olması gibi, hükümlerden uzak olduğunu
ispatlıyor.
Tabatabai şöyle yazıyor: "Vacib-ül
vücudun mahiyeti, varlığının kendisidir. Yani, onun hass
varlığının dışında bir mahiyeti yoktur. Önceki
bahislerimizde ispatladık ki, mümkün olma (imkan)
mahiyete özgü bir özelliktir. O halde her mahiyet
mümkündür. Bundan da, mümkün olmayan ( vacip olan) şeyin
mahiyeti olmadığı sonucu ortaya çıkar. O halde vacib-ül
vücut bizzattın (kendiliğinden varlığı zorunlu olanın)
zorunlu olan varlığının dışında bir mahiyeti yoktur."
[26]
Yani, bir şeyin mümkün olması, başka
bir deyişle hem var, hem de yok olabilme imkanının
olması, varlık ve yokluğun onun zatının (mahiyetinin)
özü veya bir parçası olmadığını gösterir. Daha açıkçası
onun varlık ve yokluk kavramlarının dışında bir mahiyeti
olduğunu belirtir. Aksi takdirde eğer varlık onun zatını
oluştursaydı veya zatının bir parçası olsaydı onun var
olması zorunlu olurdu. Yani, vacib-ül vücut olurdu. Ve
eğer yokluğun onun zatında bir etkisi olsaydı onun yok
olması zorunlu olurdu yani mümteni bizzat olurdu. O
halde eğer bir şey varlık ve yokluğun zorunlu olmaması
özelliğiyle sıfatlanıyorsa bu onun kendi zatında varlık
ve yokluktan yoksun olduğunu gösterir. Bu ise mahiyet
denen kavramdan başka bir şey olamaz. Zira varlığın var
olması ve yokluğun yok olması zorunludur. O halde mümkün
olan her şeyin bir mahiyeti vardır. İşte filozofların
"Her mümkün, mahiyet ve varlık ikilisinin bileşimidir"
şeklindeki sözleri bunu ifade ediyor."
[27] Bu ise
varlığı kendisinden zorunlu olan şeyin böyle bir
mahiyetinin olmadığı ve onun varlığın özü olduğu
sonucunu doğurur.
Bu açıklamayla aynı zamanda, mümkün
olan şeylerin vacib-ül vücuda muhtaç oldukları da
ispatlanmış oldu.
Onların varlığı kendi zatlarından
olmadığına göre, varlıklarını başka bir şeyden almaları
gerekir. Açıktır ki, varlık verecek şeyin kendisinin ona
sahip olması gerekir. Aksi takdirde sahip olmadığı bir
şeyi nasıl verebilir?! Daha açık bir tabirle varlık
veren bir şeyin varlığın özü olması gerekir. Yoksa onun
kendisi de bir varlık verene muhtaç olur ve varlıktan
yoksun bir şeyden bir varlık doğmaz. Nitekim rakam
olmazsa sıfırlar yığınından sayı meydana gelemez.
Merhum Tabatabai ayrıca, Allah
Teala'nın varlığının dışında bir mahiyeti olmayacağına
birkaç delil de zikrediyor. Biz onlardan sadece birisini
burada nakledeceğiz.
"Eğer Allah Teala'nın varlığının
dışında bir mahiyeti olursa, varlık ve yokluğun onun
zatının dışında olması gerekir. O halde var olabilmesi
için bir sebebe muhtaç olur. O sebep ya kendi zatı
olacaktır ya da zatının dışında bir sebep olacaktır.
Bunların her ikisi de imkansızdır.
Zatının varlığına sebep olmasına
gelince, açıktır ki sebep müsebbebinden (sonucundan)
varlık bakımından önce olması gerekir. Bu durumda
Allah'ın zatı kendi varlığından varlık bakımından önce
olmalıdır ki, ona varlık verebilsin bu ise imkansızdır.
Başka bir şeyin ona sebep olmasına
gelince, bu vacib-ül vücudun o şeyin müsebbebi (sonucu)
olmasını ve dolayısıyla mümkün olmasını gerektirir. Oysa
vacib-ül vücut farz edilmiş idi ve vacib-ül vücut
başkasının sonucu olamaz. O halde vacib-ül vücudun
varlığının dışında bir mahiyetinin olması imkansızdır."
[28] Yani,
Hak Teala varlığın özüdür.
Merhum Tabatabai daha sonra Allah
Teala'nın her yönden soyut olduğunu, zihinsel veya
objektif varlık olarak hiçbir parça ve bölünmeye sahip
olmadığını ele alıyor ve bu konuda şunları yazıyor:
"Allah Teala'nın bir mahiyeti
olmadığına göre onun bir tanımı (haddi) da olamaz. Onun
tanımı olmadığına göre tanımı oluşturan cins ve faslı da
yoktur. Yani Hak Teala sübjektif olarak bölünmemektedir.
Onun cins ve faslı olmadığına göre onun madde ve
suretten oluşan objektif parçaları da yoktur. Çünkü
madde cinsin hamledilmez halidir ve suret ise faslın
hamledilmez halidir. Yine Allah Teala'nın objektif
soyutlar olan ilineklerde olduğu gibi, sübjektif madde
ve sureti de yoktur. Çünkü onlar da cins ve faslın
hamledilmez halleridirler. Kısacası Allah Teala'nın
objektif madde ve sureti ve sübjektif mahiyeti olmadığı
için, ne tanımı oluşturan cins ve faslı vardır ne de
objektif veya sübjektif madde ve sureti"
[29]
dolayısıyla Allah Teala tamamıyla soyut bir varlıktır.
"Eğer Allah Teala'nın bir cüz'ü (parçası)
olursa elbette ki, o cüz'ün varlık bakımından Allah
Teala'nın kendisinden önce olması ve Hak Teala'nın
varlığının da ona dayalı ve muhtaç olması gerekir. Çünkü
cüz varlık bakımında külden (bütünden) önce olup kül (bütün)
varlığında ona muhtaçtır. Oysa bir şeyin, vacib-ül vücut
olan hak Teala'dan önce olması ve Hak Teala'nın ona
muhtaç olması, onun vacipliğiyle çelişmektedir ve bu
imkansızdır."[30]
Merhum Tabatabai konunun ispatı için
ayrı deliller de zikretmektedir. Fakat biz o merhumun
Allah Teala'nın Tevhid-i Vahid olduğunu yani, benzeri ve
ortağı olmadığını ispatlamak için zikrettiği delilerden
sadece birisini naklederek konu üzerindeki bahsimizi
birkaç hadisle sona erdireceğiz.
"Geçen fasıllarda, Vacip Teala'nın
zatının, mahiyeti ve cüz'ü olmayan varlığın özü olduğu
açıklığa kavuştu. O halde Hak Teala soyut varlığın
özüdür. Soyut olan bir şey ise ikincisi ve tekrarı
olmayan hak vahdete sahiptir. Çünkü bir çoğunluk ancak
bireylerinin her birisinin değerinde olmayan bir
özelliğe sahip olup temeyyüz bulmasıyla gerçekleşir. Bu
ise soyutlukla gelişmektedir. Buna göre, ikinci birey
farz ettiğin her şey, ilkinin özü olacaktır. O halde Hak
Teala bizatihi vacip olduğu gibi bizatihi de vahittir.
Belki de İbn-i Sina'nın "Tâlikat"
kitabındaki "Vacibin varlığı onun zatının özüdür. Bu
yüzden de vacib-ül vücudun varlığı başka bir şey için de
sabit olamaz" şeklindeki sözüyle bu anlamı kastetmiştir"
[31]
Hz. İmam Sadık'a: (Allah'ın selamı
ona olsun) "Allah'ın birliğine delil nedir?" diye
sorulduğunda Hazret şöyle buyurdu: "Tedbirin birlik
halinde olması, yaratılışın bütünlüğü onun birliğinin
delilidir. Allah Teala da buna işaret ederek şöyle
buyurmuştur: "Eğer o ikisinde (yer ve göklerde)
Allah'tan başka bir ilah olsaydı, o ikisi bozulup
giderdi. Arşın sahibi olan Allah onların
nitelemelerinden çok yüce ve münezzehtir."
[32]
Hz. Emir-ül Mü'minin Ali (Allah'ın
selamı ona olsun) oğlu İmam Hasan'a vasiyetinde şöyle
buyuruyor: "Bil ki ey oğlum! Eğer Rabbinin şeriki
olsaydı, onun da peygamberi gelirdi, onun da mülk ve
saltanatının eserlerini görürdün, onun da fiil ve
sıfatlarını tanırdın. Fakat O, kendisini vasıf ettiği
gibi, tek bir ilâhtır. Mülkünde hiçbir şey O'na karşı
çıkamaz ve asla yok olup gitmez."[33]
Vacib-ül Vücud'un ispatı bölümünde
getirdiğimiz deliller, aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın
bütün kemal sıfatlarına sahip olduğunu ve bütün
eksikliklerden münezzeh olduğunu da ispatlıyordu. Şöyle
ki; nasıl ki, bilgayr varlığa sahip olan yaratıkların
varlığı, bizatihi varlık olan bir yaratıcının varlığını
zorunlu kılıyorsa, onların bilgayr varlık kemaline sahip
olmaları da, yaratıcının bizatihi o kemallere sahip
olduğunun ve vaciplikle çelişen bütün eksikliklerden
münezzeh olduğunun delilidir.
Sadr-ül Müteallihin "El-Mebde ve-l
Mead" kitabında şöyle yazıyor: "Nasıl ki, varlığı
verenin kendisi varlıktan yoksun olamazsa, herhangi bir
kemali veren de, kendi zatında o kemalden yoksun olamaz.
Zira bir kemali verenin alandan üstün olması zorunlu
olmakla birlikte, bir şeyden yoksun olan onu veremez de.
O halde nasıl ki, varlık aleminde
varlık açısından diğerlerinden müstağni olup bizatihi
varlık olan bir varlığın olması zorunlu ise; -çünkü aksi
taktirde bilgayr varlık olan hiçbir şey var olamaz- ilim,
ihtiyar, kudret ve hayat gibi varlık kemalleri de
böyledir. İlmin var olması için, bizatihi ilim olan
ilmin, ihtiyarın var olması için, bizatihi ihtiyar olan
ihtiyarın, kudretin var olması için, bizatihi kudret
olan kudretin ve hayatın var olması için, bizatihi hayat
olan hayatın var olması zorunludur. Çünkü aksi taktirde
bunların hiç biri var olamaz."
[34]
O halde her bilgayr ilim sahibinin
üstünde bizatihi ilim sahibi olan, her bilgayr kudret
sahibinin üstünde bizatihi kudret sahibi olan, her
bilgayr görme kabiliyeti olanın üstünde bizatihi gören
ve her bilgayr duyma kabiliyeti olanın üstünde bizatihi
duyan biri elbette ki vardır.
Sonra hem Vacib-ül Vücud'un tevhidi
bölümünde ispatladığımız, Vacib-ül Vücud'un tek olduğu
ilkesi gereğince, hem de Vacib-ül Vücud'un sıfatlarından
bahsettiğimiz bu bölümde ispatlayacağımız Vacib-ül
Vücud'un sıfatlarının zatından ayrı olmasının muhal
olduğu ilkesi gereğince, bu kemal sıfatlarının Vacib-ül
Vücud'un zatıyla bir olması gerekmektedir.
Ünlü Türk filozofu Farabi'nin
söylediği gibi; "Vacib-ül Vücut Hak Teala, baştan başa
varlık, baştan başa ilim, baştan başa vücup, baştan başa
kudret, baştan başa hayat, kısacası baştan başa bütün
kemallerin özüdür ve O'nun sahip olmayacağı bir kemalin
farz edilmesi imkansızdır."[35]
Çünkü aksi taktirde, ya Vacib-ül
Vücud'un kemalden yoksun olması veya müteaddit olması,
ya da zatının bileşim olması söz konusu olar ki bu, hem
Vacib-ül Vücut olmakla çelişmektedir, hem de tevhid
delilleri bunu reddetmektedir.
Demek ki, Vacib-ül Vücut Hak Teala
bütün kemal sıfatlarına sahip olmakla birlikte, bütün
eksikliklerden de münezzehtir.
İslam bilginleri, Cenab-ı Hakk'ın
vasıflandığı, ilim ve kudret gibi, pozitif anlam ifade
eden kemali sıfatlara "Sıfat-ı Sübuti", münezzeh olduğu,
acizlik ve cahillik gibi, negatif anlam ifade edip
eksikliği çağrıştıran sıfatlara da "Sıfat-ı Selbi"
ismini vermişlerdir.
O halde Sıfat-ı Sübuti Cenab-ı
Hak'ta olan kemal sıfatlara işaret etmekte, Sıfat-ı
Selbi ise, Hak Teala'da bulunmaması gereken, eksikliği
çağrıştıran sıfatlara işaret etmektedir.
İslam bilginleri, Sübuti Sıfatlar'ın
Cenab-ı Hak'ta bulunan güzelliklere işaret etmelerini,
Selbi Sıfatlar'ın ise, Cenab-ı Hakk'ın vasıflanmaktan
yüce ve münezzeh olduğu eksikliklere işaret etmelerini
nazara alarak, Sübuti Sıfatlar'a Cemal Sıfatları, (Güzellik
sıfatları) Selbi Sıfatlar'a da Celal Sıfatları (Yücelik
sıfatları) ismini de vermişlerdir. Gerçekte İslam
bilginleri bu iki ıstılahı Cenab-ı Hak'ın kendisinden
almışlardır. Zira Cenab-ı Hak kendini celal ve ikram
sahibi olarak nitelemiştir.
[36]
Böylece Cenab-ı Hak celal sıfatıyla kendisinin bütün
eksikliklerden münezzeh olduğuna ve ikram sıfatıyla da
kendisinin bütün kemallerle vasıflandığına işaret
etmiştir.
Sonra Allah Teala'nın Selbi
sıfatları da gerçekte Sübuti sıfatlara dönmektedir. Zira
Selbi sıfatlar negatif anlamı ifade ediyorlar. Negatif
anlamın olmadığını söylemek, gerçekte onun karşıtı olan
pozitif anlamı ispat etmek demektir. Meselâ, "Allah
bilgisiz ve aciz değildir" dediğimizde, bunun anlamı
Allah'ın alim ve kadir oluşudur. Yoksa Selbi sıfatlar
Hak Teala'nın kemal sıfatları dışında kalan başka
sıfatlara sahip olduğuna işaret etmemektedir.
Her ne kadar İslam kelamcıları,
Allah Teala'nın Sübuti Sıfatları'ndan bahsederken
genellikle ilim, kudret, hayat, duymak, görmek, irade,
tekellüm ve gani olmak gibi, sekiz ana sıfattan
bahsetmeyi ve Selbi Sıfatları'ndan bahsederken de, Allah
Teala'nın, cisim, cevher, ilinek, bileşim olmadığı,
görülmez olduğu, bir mekanda ve başka bir şeyde kaim
olmadığı gibi yedi ana sıfat üzerinde durmayı bir
gelenek haline getirmişlerse de, açıktır ki bu, Allah
Teala'nın Sübuti ve Selbi sıfatlarının bu
zikredilenlerle sınırlı olduğu anlamına gelmemektedir.
Zira varlık alemindeki bütün kemallerin menşei olan Hak
Teala'nın hiçbir kemalden yoksun olmaması ve vacib-ül
vücutlukla çelişen bütün eksikliklerden ise, münezzeh
olması gerekmektedir. O halde, ne Cenab-ı Hakk'ın kemali
sıfatlarını belli sıfatlarla sınırlandırmak mümkündür,
ne de selbi sıfatlarını.
Sonra İslam bilginleri, Tek
Teala'nın Sübuti sıfatlarını çeşitli açılardan bölmelere
tabi tutmuşlardır. Onlardan en önemlisi, Sübuti
Sıfatlar'ın Zati Sıfatlar ve Fiili Sıfatlar olarak iki
kısma bölünmesidir.
Zati sıfatlar; Allah'ı, zatının
dışında bir şeyi göz önüne almadan nitelendirdiğimiz
sıfatlardır.
Başka bir deyişle; Allah'ı onlarla
nitelemek için, yalnızca Allah'ın kendi zatını mülâhaza
etmenin yeterli olup, Allah'ın zatı dışında hiçbir şeyi,
nazara almaya bir gerek olmayan sıfatlara Zati Sıfatlar
denir. Hayat, kudret ve ilim bu kabil sıfatlardandır.
Eğer varlık aleminde Allah'ın kendisinden başka, hiçbir
şey var olmaz ve sadece kendisi var olsaydı bile, O'na
hayat, kudret ve ilim sıfatlarını isnat edip, "Allah
Hayy'dır, Kadir'dir ve Alim'dir" denilebilirdi.
Fiili Sıfatlar, Allah'ın zatının
dışında bir şey göz önüne alınmadan Yüce Allah'ın
nitelenemediği sıfatlara denir. Öyleyse, Allah'ı fiili
sıfatlarla nitelendirmek için, sadece Yüce Allah'ın
zatının göz önünde bulundurmak yeterli olmayıp, Zatı'nın
dışında bir şeyin de olması ve onun zatla olan irtibatı
da göz önünde bulundurulmalıdır.
Meselâ, eğer hiçbir şey yaratılmamış
olsaydı, Allah "Yaratıcı" sıfatıyla nitelenmezdi. Eğer
yaratıklardan hiçbiri Allah tarafından gönderilen bir
ilahi vazifeyle mükellef olmasaydı, Allah'a Şeriat
Sahibi denmezdi. Kullardan hiçbiri Allah'a karşı günah
işlemeseydi, Allah'tan bağışlayan ve cezalandıran diye
söz edilmezdi. Zira günahkar olmadığı taktirde
bağışlanacak veya cezalandırılacak bir kimse
olmadığından Allah Teala için böyle bir konum söz konusu
olmazdı. Allah Teala'nın rızk verici, şefkat edici,
merhamet edici, koruyucu, terbiye edici, hidayetçi ve
saptırıcı olması gibi sıfatları da aynı konumdadır.
Kısacası Allah Teala'nın yaratıklarla ilgili olan tüm
sıfatları aynı hükme tabidir. Allah Teala'nın fiil
makamından alınmakta olup tamamının mercii Allah
Teala'nın Kayyum sıfatıdır.
O halde Allah Teala'nın Yaratıcı,
Kanun Koyan, Bağışlayan, Cezalandıran, Rızk Veren vs.
gibi, Allah Teala'nın fiil makamından çıkarılan
sıfatlara Fiili Sıfatlar denmektedir.
1-Fiili Sıfatlar, Zat'ın fiili
açısından ve onunla mukayese edilmekle nitelendiği
sıfatlardır. Yani bu sıfatlar Allah'ın fiil makamından
alınır. Oysa Zati Sıfatlar bizzat Zat'ın kendisinden
alınır.
2-Fiili Sıfatlar ispat ve men
edilebilir. Yani belli bir durumda Yüce Allah için ispat
edilip, diğer bir durumda men edilir. Başka bir deyimle
Fiili Sıfatlar'dan her birini Allah için ispat ve men
etmek mümkündür. Yüce Allah yeryüzünü yaratmadan önce "Yerin
Yaratıcısı" değildi. Ama yaratıktan sonra O'na "Yeryüzünün
Yaratıcısıdır" diyebiliriz.
Aynı şekilde Yüce Allah İslam'ın
değerli peygamberini göndermeden önce "Kur'an'ı indiren"
değildi. Hz. Peygamber'i gönderdikten ve ona Kur'an'ı
nazil ettikten sonra "Kur'an'ı İndiren" vasfını almıştır.
Zati Sıfatlar'a gelince, onlar her
zaman Allah'ın zatı için sabittir. Asla O'ndan men
edilemez. Yüce Allah ezelden, sonsuza kadar bu sıfatlara
sahip olup, onlarla nitelenir. Allah Teala her halükarda
ve her zaman için Alim, Kadir ve Hayy'dır. Hiçbir hal ve
hiçbir zaman Allah Teala'yı bunlardan yoksun bilmek
olmaz.
Allah Teala'nın Zati Sıfatları'nın
Allah Teala'nın Zatı'na nispetinin nasıl olduğu
konusunda İslam bilginleri muhtelif görüşler ortaya
atmışlardır. Bizim maksadımızın ihtisar oluşu, bu
bahislere detaylı olarak burada yer vermemize müsaade
etmiyor.
Ancak aziz dostların konu hakkında
genel bir bilgiye sahip olmaları için, Tabatabai'nin
konu hakkında yapmış olduğu özet açıklamasını aynen
buraya aktarıyoruz.
Tabatabai şöyle yazıyor: "Zat
dışında hiçbir şey nazara alınmaksızın bizzat Zat-i
İlahi'nin kendisinden alınan zati sıfatlarından
bahsedenler konu üzerinde çeşitli görüşler ortaya
atmışlardır.
1- Bu sıfatlar, Zat-i İlahi'nin özü
olmakla birlikte, varlık açısından da birbirlerinin
aynıdır. Bu görüş İslam filozoflarına nispet verilmiştir.
2- Bu sıfatlar, Zat-i İlahi'nin
dışında olan manalardır. Ancak Zat-i İlahi'nin kadim
oluşuyla kadimdirler. Bu görüş Ehl-i Sünnet'in Eş'arî
mezhebine nispet edilmiştir.
3- Bu sıfatlar, Zat-i İlahi dışında
olup hadis sıfatlardır. Bu görüş Ehl-i Sünnet'in
Keramiye mezhebine nispet edilmiştir.
4- Zat-i İlahi'nin bu sıfatlarla
vasıflanmasının anlamı, Zat-i İlahi'nin fiillerinin bu
sıfatlara sahip olan zatın fiilleri niteliğini
taşımasıdır. Buna göre, Allah Teala'nın Alim olmasının
anlamı, Zat-i İlahi'nin fiilinin, alim bir failin fiili
gibi, ölçülü ve akli gaye sahibi olmasıdır. Allah
Teala'nın kadir olmasının anlamı, Allah Teala'nın
fiilinin kadir olan failin fiili gibi olmasıdır. O halde
bu sıfatlar Zat-i İlahi'de yoktur. Ancak Allah Teala'nın
zatı bu sıfatların yerini alıp onların görevini de
yapmaktadır.
Onlardan bazıları da Allah Teala'nın
bu sıfatlara sahip olmasının anlamı, bu sıfatların
zıddını Zat-i İlahi'den reddetmek olduğu görüşünü ileri
sürmüşlerdir. Buna göre, Allah Teala'ya hayat, ilim ve
kudreti ispat etmenin anlamı, Allah Teala'dan ölüm,
cahillik ve acizliği reddetmektir. Bu görüş Ehl-i
Sünnet'ten Mutezile mezhebine nispet edilmiştir.
Ancak hak görüş birinci görüştür.
Çünkü bütün yaratıkların vasıtasız, bir vasıta veya
birkaç vasıtayla Vacib-ül Vücut bizatihi olan Cenab-ı
Hakk'a vardığı ispatlanmıştır. Yani Cenab-ı Hak bizatihi
onların nedenidir. Yine müsebbep de bulunan her varlık
kemaline, o müsebbebin nedeni olan Cenab-ı Hakk'ın â'la
ve yüce bir şekilde sahip olduğu da ispatlanmıştır. O
halde Vacib-ül Vücut bizatihi olan Cenab-ı Hak varlık
aleminde farz edilen bütün kemallere sahiptir. Ayrıca
Cenab-ı Hak, içinde hiçbir yokluk karışımı olmayan soyut
varlıktır. O halde O'nun herhangi bir kemalden yoksun
olduğunu düşünmek imkansızdır.
Cenab-ı Hakk'ın, zatında hiçbir
tekessür ve değişim olmayan soyut varlık olduğu ve hak
tevhide sahip olduğu da ispatlandığına göre, O'nda
olduğu farz edilen her varlık kemali hem O'nun zatının
özü hem de birbirlerinin özü ve aynı olması gerekir. O
halde Vacip Teala'nın sahip olduğu Zati Sıfatlar, her ne
kadar kavram açısından ayrı kavramları ifade etseler de,
varlık açısından ve objektif olarak hem Zat-i İlahi'nin
hem de birbirlerinin aynıdırlar....
Eş'arî mezhebine nispet edilen
ikinci görüşe gelince, onlar bu sıfatların; hayat, ilim,
kudret, duyma, görme, irade ve kelam olmak üzere yedi
sıfat olduğunu kaydetmiş, bunların Zat-i İlahi dışında
olup, Zat-i İlahi'nin lazımı ve O'nun kadimliği ile
kadim olduklarını belirtmişlerdir.
Bu görüş doğru değildir. Zira, eğer
bu sıfatlar varlıklarında nedenden müstağni olup,
bizatihi var olsalar, bundan zat ve yedi sıfat olmak
üzere, sekiz vacip bizatihi varlığın olduğu ortaya çıkar.
Oysa Vacip Bizatihi'nin tevhid burhan ve dilleri bunu
reddedip muhal olduğunu ispatlamaktadır.
Eğer bu sıfatların varlık açısından
nedene muhtaç oldukları ileri sürülürse, bu durumda ya
bunların nedeni Zat-i İlahi olduğu söylenecektir. O
halde Zat-i İlahi bunlardan önce olup onları var eden
neden olacaktır. Oysa Zat-i İlahi'nin kendisinin bu
sıfatlardan yoksun olduğu kabul edilmiştir. Bir kemalden
yoksun olan bir şeyin onun nedeni olması ise muhaldir.
Yahut bu sıfatları Zat-i İlahi
dışında olan bir nedenin var ettiği söylenecektir. O
halde bu sıfatlar kendi zatlarında imkan sıfatına sahip
olup başka bir neden sebebiyle bilgayr vaciplik
kazanmaktadırlar. Her bilgayr vacip olanın da zorunlu
olarak bizatihi vacip olan bir nedene ulaşması
gerekmektedir. Farza göre, bu bizatihi vacip olan neden,
bizzat bu sıfatlarla vasıflanan Hak Teala değildir.
Çünkü Hak Teala'nın başkası tarafından icat edilen bu
sıfatlarla vasıflanacağı farz edilmiştir. Bundan ise,
vacip bizatihi olan varlığın birden fazla olması lazım
gelir. (Biri Vacip Bizatihi olan Hak Teala, diğeri ise
Hak Teala'nın vasıflarını icat ettiği farz edilen ikinci
vacip bizatihi olan varlık) Oysa, Vacip Bizatihi'nin
tevhid burhanları bunu ret ve batıl etmektedir.
Sonra bu farza göre, Vacip Bizatihi
olan Hak Teala'nın kemal sıfatlarıyla vasıflanmasında
başka bir varlığa muhtaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Oysa,
başka birine muhtaç olmak, nasıl farz edilirse edilsin
vacip bizatihilikle çelişmektedir.
Ayrıca bu görüşe göre Vacip Bizatihi
olan Hak Teala'nın zat boyutunda kemal sıfatlarından
yoksun olduğu sonucu doğmaktadır. Oysa biz, Vacip
Bizatihi olan Hak Teala'nın hiçbir varlık kemalinden
yoksun olmayan soyut varlık olduğunu daha önce
ispatlamıştık.
Keramiye mezhebine isnat edilen,
Zati Sıfatlar'ın Zat-i İlahi'nin dışında olup, hadis
olduklarına dair üçüncü görüşe gelince, bunun da doğru
bir görüş olmadığı ortadadır. Zira, bu görüşe göre, bu
sıfatların imkan vasfına sahip olup nedene muhtaç
olmaları ortaya çıkar. Bu durumda eğer bunları var eden
neden, Zat-i İlahi'nin kendisi olursa, bundan Zat-i
İlahi'nin kendisinin yoksun olduğu kemali kendine
vermesi çıkar ki, bunun batıl olduğu ispatlandı. Ya da
bunları var eden neden Zatı İlahi dışında olan bir sebep
olacaktır. Bundan da Zat-i İlahi'nin sıfat açısından
imkan özelliğine sahip olması ve bir kısım varlık
kemallerinden yoksun olması sonucu çıkar ki, bunun da
batıl olduğu ispatlanmıştır.
Mutezile mezhebine isnat edilen,
Zat-i İlahi'nin zatının sıfatların yerinde olup
sıfatların işini gördüğü görüşüne gelince, bunun da
batıl görüş olduğu açıktır. Zira bu görüşe göre, Zat-i
İlahi'nin kemal sıfatlarından yoksun olması gerekir.
Oysa bütün kemali var eden O'dur. O halde bu görüş de
batıl bir görüştür.
O halde Zat ve sıfatlar objektif
olarak bir olmakla birlikte kavram açısından
birbirlerinden farklıdırlar."
[37]
Elbette Ehl-i Beyt ulemasının
savunduğu bu görüşün temelinde Ehl-i Beyt imamlarının
nurlu açıklamaları yatmaktadır. Ehl-i Beyt'in nurlu
taliminden yoksun olanlar ise, görüldüğü üzere bazıları
sıfat konusunda şirke düşerken, diğerleri de Zat-i
İlahi'yi yaratıklarında bulunan kemallerden yoksun görme
cehaletine düşmüşler.
Hüseyin bin Halid diyor; Hz. İmam
Rıza (a.s)'ın: "Allah Tebareke ve Teala ezeli olarak,
alim, kadir, hayy, kadim, gören ve duyandır" buyurduğunu
duydum. Ben İmam'a: "Ey Resulullah'ın oğlu! Bazıları;
Allah Azze ve Celle'nin ilim ile alim, kudret ile kadir,
hayat ile hayy, kulak ile duyan ve gözle gören olduğunu
söylüyorlar" dedim. Bunun üzerine Hazret: "Kim böyle şey
der ve ona inanırsa, Allah ile birlikte ayrı bir ilah
edinmiş olur. Bizim velayetimizi de kabul etmemiştir.
Allah azze ve Celle bizatihi ezeli olarak alim, kadir,
hayy, kadim ve görendir. Allah Teala müşriklerin ve
müşebbihenin söylediklerinden çok yücedir."
[38]
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle
buyurmuştur: "Hiçbir bilinen olmadan ezeli olarak ilim
Rabbimiz Allah Azze ve Celle'nin zatı idi. Hiçbir
duyulan olmadan duyma O'nun zatı idi. Hiçbir görülen
olmadan görme O'nun zatı idi. Hiçbir kudretin taalluk
bulduğu varlık olmadan kudret O'nun zatı idi. Eşyayı
icat edip, bilinen var olunca ilmi bilinenlere, duyması
duyulanlara, görmesi görülenlere ve kudreti kudret
dahiline girenlere taalluk buldu..."
[39]
Hişam bin Hakem diyor; bir zındık
Hz. İmam Sadık (a.s)'a: "Allah'ın duyan ve gören
olduğunu mu söylüyorsun?" deyince, Hazret şöyle buyurdu:
"Allah duyan ve görendir. O bir organ olmadan duyandır.
O bir alet olmadan görendir. O kendi zatıyla duyar ve
kendi zatıyla görür. Benim; "O kendi zatıyla duyar"
sözümün anlamı, O'nun kendi başka bir şey, zatının da
başka bir şey olduğu değildir. Ben soru sorulan bir kişi
olarak bu ibareyi kullanmakla, soru soran bir kişi
olarak konuyu sana anlatmak istiyorum. Ben; O bütünüyle
duymaktadır" diyorum. Benim, O'nun bütünüyle duyduğu
sözüm de, O'nun parçası olan bütün olduğu anlamına
gelmemektedir. Ben konuyu sana anlatmak için bu tabiri
kullanıyorum. Ben O'nun zat ve sıfatlarında bir ihtilaf
olmaksızın duyan, gören, bilen ve her şeyden haberi olan
olduğunu anlatmak istiyorum."[40]
Biz burada Allah Teala'nın Sübuti ve
Selbi, Zati ve Fiili sıfatlarını, en azından ilgili
kelam ve felsefe kitaplarında yer aldığı şekliyle genel
hatlarıyla ele alarak teker teker üzerinde durma
imkanına sahip değiliz. Böyle bir araştırma ciltlerce
kitap yazılmasını iktiza eder. Biz Allah Teala'nın
Sübuti sıfatlarından sadece bir kaçına özet olarak
işaret etmekle bu konudaki bahsimizi bitirmeye
çalışacağız.
Yüce Allah her şeyden haberdardır.
Hiçbir şey onun ilminden gizli ve kayıp değildir.
Geçmişte olanları da bilir, gelecekte olacakları da,
varlık aleminde ne varsa, küçükten-büyüğe hepsi Allah
için aşikârdır. Her şeyi yaratan, bütün varlıkların
muhtaç olduğu, Cenab-ı Allah'ın, kendi yaratıklarından
haberdar olmaması hiç düşünülebilir mi?
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biliniz
ki Allah, her şeyi bilir"[41]
"Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince
işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır."[42]
"O, göklerde ve yerde tek Allah'tır.
Gizlinizi, açığınızı bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.[43]
"Göklerde ve yerde olanları da bilir"[44]
"Gaybın anahtarları Allah'ın
yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve
denizde, ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak
bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir
taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir
kitaptadır."[45]
Kudret Yüce Allah'ın Sübuti
sıfatlarındandır. Kudret, öznenin fiili, istediği zaman
yapıp, istemediği zaman da yapmamasına denir.
Öyleyse kadir; kendi isteğiyle bir
işi, yapmayı veya terk etmeyi seçene denir. Şu halde
ayakta durmaya mecbur olan oturmaya kadir değildir. Aynı
şekilde, oturmak zorunda olan da ayakta durmaya kadir
olamaz. Oturmak istediğinde oturan, ayakta durmak
istediğinde ayakta duran kimse, bu iki işe kadir olur.
Bundan da sadece irade ve ihtiyar sahibi failin, kadir
olabileceği anlaşılmaktadır.
Yüce Allah, mutlak (koşulsuz) olarak
kadirdir. Yani, istediği varlığı yaratır. Allah'ın
mutlak surette kadir olması, O'nun her şeye hakim, kadir
olduğunu ve mutlak bir saltanata sahip olduğu anlamını
ifade eder.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Göklerin
ve yerin hükümranlığı Allah'tandır. Allah'ın her şeye
gücü yeter."[46]
"Mutlak hükümranlık elinde olan
Allah, yüceler- yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter."[47]
"Allah, yedi kat göğü ve yerden bir
o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip
durmaktadır ki, böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu
ve her şeyi, ilmiyle kuşattığını bilesiniz."[48]
Ancak bazıları Allah Teala'nın
koşulsuz ve mutlak kudret sahibi olmasına bazı çocukça
itirazlarda bulunmuşlardır. Meselâ, şöyle demişlerdir:
Eğer Allah'ın kudreti sonsuz ise, acaba 2+2'yi 5
yapabilir mi? Acaba aynı anda tamamı, hem siyah hem de
beyaz olan bir cismi veya kendisinin yok edemeyeceği bir
varlığı, yahut kendisinin kaldıramayacağı bir taşı
yaratabilir mi?
Eğer böyle bir varlığı yaratırsa, bu
O'nun mutlak kudretiyle çelişecektir. Eğer yaratamazsa,
yine O'nun koşulsuz kudretine zıt olacaktır. Sonuçta
Allah koşulsuz kudrete sahibi değildir.
Cevap: Gerçekte bu gibi çocukça soru
soranlar, ne Cenab-ı Hakk'ın Vacip Bizatihi olmasını, ne
Vacip Bizatihi olan varlığın bütün kemallere sahip
olduğunu, ne de yaratmak kavramının ne anlam ifade
ettiğini ve yaratık ile yaratan arasındaki nispetin ne
olduğunu kavramamışlardır. Ancak şimdilik biz bu
konulara giremeyiz. Burada bu basit sorulara sadece
basit bir cevap vermekle yetineceğiz.
Şöyle ki, farz edilen bir şeyin
oluşmamasının nedeni –ne olursa olsun- bazen öznedeki (faildeki)
zaaf yüzünden olur, bazen de o şeyin kendisindeki
eksiklikten kaynaklanır. Yani söz konusu şeyin
gerçekleşmesi imkansız olur. İşte bahis konusu edilen
nesneler de bu kabildendir. Yani onların icat
edilememesi, Yüce Allah'ın gücünün sınırlı oluşundan
değil, o şeylerin gerçekleşmesi imkânsız olduğundan
dolayıdır.
Bu ikisi arasında çok büyük fark
vardır. Allah'ın her şeye gücünün yetmesinin ve istediği
her şeyi yaratmasının anlamı, Allah Teala'nın varolması
mümkün olan şeyleri yaratmasıdır. Öyleyse, zaten var
olabilme kabiliyeti olmayan, imkânsız ve muhal olan
şeyler baştan bizim mevzubahsimiz dışındadır.
Şu halde, 2+2 =5 olması imkânsızdır,
dememiz daha doğrudur. Allah, onların toplamını beş
yapamaz demek ise yanlıştır. Veya bir cisim baştan başa
hem beyaz, hem de siyah olamaz, dememiz gerekir. Eğer
bir kimse, marangoza: "Sudan sandalye yap!" derse, ona
olumsuz cevap veririz. Bu marangozun sandalye yapmasını
bilmediğinden, yapmaya kudretinin olmadığından dolayı
değil, suyun sandalye olma kabiliyeti olmadığından
dolayıdır.
Sonuç olarak, bu gibi şeylerin
gerçekleşmesi, Yüce Allah'ın gücünün sınırlı olduğundan
değil, o işlerin oluşma kabiliyetleri olmadığındandır.
Hayat kelimesi yaşam anlamını ifade
eder. Hayata sahip olan bir şeye yaşayan varlık denir.
Hayat iki anlamda kullanılır:
1-Bir şeyin gelişip büyümesi,
beslenip çoğalması durumudur. Hayat bu anlamda bitki ve
hayvanları da kapsayıp, eksiklik ve ihtiyacı gerektirir.
Zira, gelişip büyümek, büyüyen varlığın başlangıçta
kemâle sahip olmadığını, dış etkenler sonucu onda
değişiklikler oluşarak yavaş yavaş sonradan kazanılan
bir kemâle ulaşmasını gerektirir.
2-Bir şeyin bilinçli olup kendi
istek ve ihtiyarıyla iş yapması durumudur. Hayatın bu
anlamı kemâli bir kavramdır. İşte bu anlamdaki hayat
Allah'ın Sübuti sıfatları gurubuna girer.
Öyleyse, Allah konusunda hayatın
anlamı, O'nun alim, bilen, kendi ihtiyarıyla işleri
yapan, yaratan bir varlık olduğudur.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "O
daima diridir; O'ndan başka bir ilah yoktur. O halde
dinde ihlaslı ve samimi kişiler olarak, O'na dua edin.
Her türlü övgü alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur."[49]
"Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a,
güvenip dayan. O'nu hamdı ile tespih et. Kullarının
günahlarını O'nun bilmesi yeter.[50]
Biz Ehl-i Beyt dostlarına göre
adalet, dinin temel ilkelerini oluşturan itikadi
konulardan bir diğeridir. Adalet Allah Teala'nın sübutî
sıfatlarından biri olup, İslam tarihinin ilk
zamanlarından itibaren üzerinde önemle durulmuş ve daha
sonraları, özellikle de İmam Muhammed Bakır ve İmam
Cafer Sadık (a.s)'ın döneminde konu üzerinde bir takım
tartışmalar ortaya çıkmış, bir çok değişik ve batıl
görüşler ortaya atılmıştır. Hatta daha ileri gidilerek
bu görüşler Müslümanlar'ın günlük yaşamına bile sızarak
onlara yön vermiş ve bir çoğunu dalalet uçurumlarına
sürüklemiştir.
Resulullah (s.a.a)'in ilim şehrine,
Ehl-i Beyt'in kapısından girmekten çekinen ve
kendilerini imam sanan bazı saray alimlerinin bir çok
sorular karşısında büyük hatalara düşmeleri bir yana,
kendilerini Resulullah (s.a.a)'in halifesi olarak
tanıtmaya çaba gösteren bir kısım makamperest zorbalar,
saray alimlerinin de yardımıyla ilahi adalet hakkında
uydurdukları görüşlerle, İslamî, hatta insani bile
sayılamayacak işlerine İslamî bir çehre vermek yoluna
gitmişlerdir.
Böylece dünya düşkünü saray alimleri,
mazlum halkı kendi menfaatlerinden başka bir şey
düşünmeyen baskıcı, sömürücü ve zalim hükümdarların
zulmü altında daha fazla ezilmeye mahkum etmişlerdir.
Ama insanlığa kurtuluş gemisi,
hidayet meşalesi, ilim ve hikmet madeni ve Resulullah'ın
hakiki varisleri olan Ehl-i Beyt İmamları, bu tür
şeytanı görüşler karşısında tavır alarak hakikati,
hakikat peşinde olanlara tanıtmaya özen göstermişlerdir.
Böylece müstekbirlerin savunduğu bu görüşlerin gerçek
çehresini ortaya koymakla birlikte, onların perde
arkasında planladıkları komploları gözler önüne
sermişlerdir. Öyle ki, artık adl-i ilahînin ve imametin
usul-i dinden olduğuna inanmanın, Caferî mektebinin
sembollerinden olduğu kabullenilerek, onlara usul-i
mezhep ismi verilmiştir.
Buna karşın adl-i ilahi meselesinde
Ehl-i Sünnet grubu, adl-i ilahiyi kabul eden Mutezile ve
kabul etmeyen Eş'arîler olmak üzere, iki ana kola
ayrılmışlardır. Böylece Ehl-i Sünnet'ten Mutezile
mezhebine mensup olanlar, biz Ehl-i Beyt dostlarının
yanında yer alarak Adliye grubuna girerken, Eş'arîler
bunun karşısında yer almışlardır.
Ancak bu günün Ehl-i Sünnet'i
çoğunlukla Eş'arî mezhebini benimsemişlerdir. Mutezile
mezhebi ise, bir süre hakimiyet sürdürdükten sonra, uful
ve sönüş dönemine girmiş ve bilahare sadece tarih ve
kelam kitaplarında varlığını sürdüre gelmiştir.
Usul-i din konusunda Ehl-i Sünnet
arasında yaygın olan bir diğer mezhep de Muhammed bin
Muhammed bin Mahmud Maturidi'nin tesis ettiği Maturidi
mezhebidir. Her ne kadar bazıları onu kelam menheci
açısından Eş'arî'ye,
[51]
bazıları ise Mutezile'ye,
[52] daha
yakın olduğunu iddia etmiş, diğer bazıları ise, bu ikisi
arasında kendi başına müstakil bir yönteme sahip
olduğunu savunmuşlarsa da,
[53]
Maturidi'nin ortaya koyduğu ilkelere baktığımızda onun
Mutezile mezhebine daha yakın olduğunu görmekteyiz.
Çünkü "Hüsn-ü Kubh-ü Akli" meselesinde Maturidi'nin de
savunduğu ilke Mutezile'nin savunduğu görüşle ayniyet
arz etmektedir. O halde Maturidi'yi de bu hususta Adliye
grubundan saymak mümkündür.
Şunu da belirtmeliyiz ki,
Eş'arîler'in adl-i ilahiyi kabul etmediklerini söylerken,
onların haşa Allah Teala'nın zalim olduğuna
inandıklarını iddia etmiyoruz. Çünkü böyle bir şeyi
Cenab-ı Hakk'a nispet vermek akıl açısından mümkün
olmadığı gibi, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın adil olduğunu
belirtip, zulmü, Zat-i Mukaddes-i İlahi'den uzak bilen
açık ayetleriyle de çelişmek olur. Dolayısıyla hiçbir
Müslüman böyle bir şeye itikat edemez ve söyleyemez.
Ancak Eş'arî grubu, "Hüsn-ü Kubh-ü
Akli" meselesiyle, "Cebir ve İhtiyar" meselesinde bir
takım görüşler ortaya atmışlardır ki, bu görüşlerin
gereği, Allah Teala'yı adil bilmeme veya Allah Teala
hakkında adalet ve zulmün bir anlam taşımadığı anlamı
ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Eş'arî grubu adalet
sıfatına inanmayı inanç esaslarından kabul etmemiştir.
Eş'arîler'le Adliye grubu arasındaki
en önemli ihtilaf konusu "Hüsn-ü Kubh-ü Akli" konusudur.
Adliye grubu "Hüsn-ü Kubh-ü Akli" ilkesini kabul edip
savunurken, Eş'arîler onu reddetmektedirler.
Adliye grubu şuna inanıyor ki;
fiiller ve nesneler tekvin ve teşri açısından Allah
Teala'ya nispet verilmeksizin kendi zatlarında hasen (güzel)
ve kabih (kötü, çirkin) olmak üzere, iki gruba ayrılır
ve insan aklı şeriatın beyanı olmaksızın mahiyetini
idrak ettiği fiil ve nesnelerin zati güzellik ve
çirkinliğini kavrayıp idrak edebilir. Dolayısıyla da
insan aklı, akıl ve hikmet sahibi olan her varlığın,
güzel olan işleri yapması ve emretmesi, çirkin işlerden
de çekinmesi ve çekindirmesi gerektiğine hükmeder.
Örneğin; insan aklı, öksüz bir
çocuğun elinden malının haksız yere çıkarılmasını veya
haksız yere bir insanın canına kıyılmasını yahut yalan
konuşulmasını çirkin kabul edip, bunlardan kaçınılmasına
ve kaçındırılmasına; ihsan ehlinin mükafatlandırılmasını
ve yukarıda zikredilen zulümlerin önlenmesini ise, güzel
kabul edip, her hikmet sahibi failin davranışının bu
doğrultuda olmasına ve bunlara emretmesi gerektiğine
hükmeder. Bu hükümleri vermesinde şeriat tarafından bu
yönde açıklamalar gelmesini beklemez.
İnsan aklına göre, Allah Teala da
en üstün ilim ve hikmet sahibi olduğundan, O'nun işleri
de aynı statüye girmektedir. Allah Teala ancak güzel
olanı yapar ve güzel olana emreder, çirkin olanı ise
kendi yapmadığı gibi, diğerlerini de çirkin olandan
nehyeder. Aslında Zat-ı İlahi bütün çirkinliklerden
münezzehtir.
Elbette aklın, Allah Teala'nın
devamlı olarak güzel işleri yaptığına ve güzel işlere
emrettiğine, çirkin işleri yapmadığına ve çirkin
işlerden de sakındırdığına hükmettiğini söylerken maksat,
haşa aklın Allah'a bir nevi emredip teklif tayin ettiği
değildir. Maksat, aklın bazı işlerin Allah Teala'nın
sıfat-i kemaliyle uyum içinde olup olmadığını anlaması
ve bazı işleri Allah Teala'ya yakıştırıp
yakıştırmamasıdır. Yoksa yine aklın kendi hükmü
gereğince, mutlak mülk sahibi ancak O'dur. Mutlak
hakimiyet de ancak O'na aittir.
Buna karşılık Eş'arî grubu, adaletin
aklın idrak edebileceği kendi başına bir hakikat
olmadığını savunuyor. Onlara göre, insan aklı fiillerin
hasen (güzel) ve kabih (çirkin) olduğunu kestiremez.
Tekvin aleminde neyi Allah yapmış ve yapıyorsa, tekvin
açısından güzel odur. Teşri aleminde de neye emretmişse,
teşri açısından güzel odur. Yoksa işin zati güzelliği
olduğundan Allah onu yapmamış ve ona emretmemiştir.
Aslında aklın Allah'ın fiillerine
bir ölçek belirlemesi mümkün değildir. Allah'ın adil
olmasının anlamı, O'nun adalet ilkelerine riayet ettiği
değildir. O'nun kendi adaletin kaynağıdır. O, ne yaparsa,
adaletin özüdür. Adalet Allah'ın fiillerinin ölçeği
değildir. Allah'ın fiilleri adaletin ölçeğidir.
Dolayısıyla, eğer Allah bütün zalimleri cennete götürür,
bütün salih insanları ve masum peygamberleri de
cehenneme götürürse, bu zulüm sayılmaz. Bu adaletin ta
kendisi olur.
Biz sonraki bölümlerde adaletin
usul-i dinde yer almasının neden ve önemi hakkındaki
masum imamların buyruklarını ve Ehl-i Beyt alimlerinin
sözlerini aktaracağız. Fakat Adliye grubu ile Eş'arî
grubu arasındaki ihtilafın iyice anlaşılması için, her
şeyden önce adaletin ve zulmün ne olduğunu ve ne anlama
geldiğini bilmek zorundayız.
Adl kelimesi Arapça bir kelime olup
aşağıda zikredeceğimiz anlamlarda kullanılmıştır:
1- Varlıkların ölçülü ve düzenli
olması anlamında. Eğer, belli bir amaca yönelik olan,
çeşitli parçalardan oluşan bir bileşim veya mecmuayı
nazara alırsak, kendinden güdülen amacın sağlanması ve
varlığının devam edebilmesi için, onun parçaları
arasında nicelik ve nitelik açısından teadül ölçüsüne
riayet edilmesi şarttır. Aksi taktirde ne varlığını
devam ettirebilir, ne de kendinden güdülen amaç elde
edilebilir.
Hz. Resulullah (s.a.a)'in "Gökler ve
yer adl üzere ayakta durmuştur" hadisi-i şerifi işte bu
anlama işaret etmektedir. Yani yerküre ve göklerdeki
varlıklarda nicelik ve nitelik açısından kendilerinden
beklenilen amaca uygun olarak teadül ilkesine riayet
edilmiştir. Aksi taktirde, ne bu düzen var edilirdi, ne
de farz-ı muhal var edilse bile, varlığını devam
ettirebilirdi. Bu anlamdaki adlin karşıtı uyumsuzluk
olur.
Gerçi, ilahi fiillerde bu açıdan
bir kusur ve uyumsuzluk söz konusu değildir. Ama bu
anlamdaki adlin karşıtı zulüm değil de uyumsuzluk
olduğundan, bu bahsimizle bir ilişkisi yoktur.
2- Adaletin ikinci anlamı, hak
sahiplerinin hakkına riayet edip, her şahsın hakkını
kendisine vermektir. Bu anlama göre adalet: "Her hak
sahibinin hakkını kendisine vermek" olarak
tanımlanmıştır. Bunun karşıtı olan zulüm ise, hak
sahiplerinin hakkına riayet etmemek olur.
Bu anlamdaki adalet Eş'arî ve Adliye
grubu arasında bahis konusu edilmiş ve Allah'ın adil
olduğunu savunan Adliye grubu, Allah Teala'nın bu açıdan
adil olması, yani her hak sahibinin hakkını kendine
vermesi gerektiğini belirtmiştir.
Ancak burada bazıları şöyle bir
itiraz söz konusu etmişlerdir ki, hiçbir kimsenin
Allah'a karşı bir hak sahibi olduğunu veya bir şeye
istihkak kazandığını söylemek mümkün değildir ki, Allah
Teala'nın hak sahiplerinin hakkına riayet etmesi veya
istihkak sahiplerinin istihkak ettikleri şeyleri,
adaleti gözeterek sahiplerine vermesi gerektiğine
hükmedilsin. Buna göre, Allah Teala'nın fiillerinde bu
anlamdaki adaletin yeri yoktur.
Bunun cevabı şudur ki; gerçi hiçbir
kimsenin bizatihi Allah Teala üzerinde bir hakkı yoktur.
Ancak ihsan sahibi olan Allah Teala'nın kendisi, mü'min
ve salih kulları için bir takım hakları belirlemiş ve
bunları kendi elçileri vasıtasıyla kullarına
bildirmiştir. Dolayısıyla O'nun emirlerine iman edip
riayet eden insanlar, bu sayede bir takım şeylere
istihkak kazanıp hak sahibi olurlar.
Öte yandan akıl, Allah Teala'nın
verdiği sözlere riayet etmesi gerektiğine hükmediyor.
Çünkü akıl, verilen sözde durmamayı çirkin kabul
etmektedir. Yine aklın hükmü gereği, Allah Teala da her
türlü çirkinliklerden münezzeh olduğundan; akıl, bu
hakların sahiplerine verilmesini zorunlu görmektedir.
İşte Hz. Ali (a.s)'ın: "Ey Allah'ın
kulları! Allah Teala'nın sizleri yarattığı amaç ve
sizleri kendinden sakındırdığı doğrultuda hakkıyla
O'ndan sakının. Sizlere va'dettiği doğrultuda da sözünü
gerçekleştirmek açısından O'na karşı hak kazanın..."
[54]
buyruğu aklın bu hükmüne işaret etmektedir.
Bu durumda, gerçi bir açıdan
Allah'ın kullarına olan nimet ve mükafatları tamamıyla
O'nun bir ihsanıdır. Ama Allah'ın verdiği va'd göz önüne
alınırsa da, bir çeşit istihkak ve hak söz konusu
olmaktadır. O halde Allah Teala'nın sözüne ve va'dine
sadık olması açısından, bu haklara ve istihkaklara
riayet etmesi bahis konusu olabilir.
3- Bazen adalete daha geniş bir
anlam yüklenerek; "Adalet, her şeyi kendi yer ve
mevkiine koymaktır" şeklinde tarif edilir. Buna göre,
adalet her şeyi kendine layık yer ve mevkie koymak ve
her işi layık ve uygun şekliyle yapmak anlamını ifade
eder.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
"Adalet işleri kendi yerlerine koyar."
[55] Bu
anlamdaki adaletin karşıtı olan zulüm ise, şeyi kendine
layık yer ve mevkiine koymamak ve işi layık ve uygun
olduğu şekliyle yapmamak olur.
Rağib "El-Müfradat" adlı kitabında
zulmü şöyle tanımlıyor: "Zulüm, lügat ehli ve bir çok
ilim ehlinin nezdinde, bir şeyi kendi yerine koymamaktır."
[56]
Bu anlamdaki adalet, hikmet ile aynı
anlamı taşır ve adilane iş ile hekimane iş, aynı manayı
ifade ediyor. Bu anlamdaki adalet, daha genel olup
önceki anlamları da içermektedir.
Allah Teala bu anlamda da adildir.
Yani hem her hak sahibinin hakkına riayet eder, hem de
bütün işleri hikmet ve adalet ölçülerine uygun olarak
yapar. Bu anlamdaki adalet gereğince, Allah Teala hem
yaratma, hem kanun koyma, hem hükmetme, hem de mükafat
ve ceza vermede adildir.
Dolayısıyla Allah'ın adil olmasının
anlamı, bütün insanlara ve bütün yaratıklara eşit
davranması değildir. Çünkü bütün insanlara ve bütün
yaratıklara aynı gözle bakıp aynı şekilde davranmak, her
şeyi aynı mevki ve konuma getirmek, bir çok yerde onları
layık oldukları yer ve mevkie koymamayı icap ettirir. Bu
ise adalete aykırıdır.
Nasıl ki, bir öğretmenin adil
olmasının anlamı, bütün öğrencilerine, ister çalışsın,
ister çalışmasın aynı notu verip, aynı şekilde
mükafatlandırması değilse, aksine öğretmenin adil
olmasının anlamı, her öğrenciye hak ettiği notu verip,
hak ettiği derecede mükafatlandırması ise, Allah
Teala'nın adil olmasının anlamı da, bütün yaratıklarını
her açıdan eşit tutup, hepsine aynı şekilde davranması
değildir. Aksine, Allah Teala'nın adil olmasının anlamı
her varlığa hak ettiği mükafatı verip, layık olduğu
kemal ve mevkie ulaştırmasıdır.
Yine Allah Teala'nın adil ve hekim
olmasının anlamı, bütün varlıkları aynı şekilde
yaratması ve birine ne vermişse, hepsine de aynı şeyleri
vermesi değildir. Meselâ, bir hayvana kanat veya boynuz
vermişse, bütün hayvanlara ve insanlara da onun aynını
vermesi asla adalet ve hikmetin gereği değildir. Aksine,
Allah'ın adil ve hekim olması, varlıkları, en çok hayır
verecek, birbirleriyle en fazla uyum içerisinde olacak
ve kendilerinden amaçlanan nihai hedefe ulaşmalarında ve
varlıklarını sürdürmelerinde ihtiyaç duydukları gerekli
araç ve gereçlerle donatılmış şekilde yaratmasıdır.
Nitekim, Allah Teala'nın adil olması,
her yükümlü yaratığına, onların istidat ve imkanları
dahilinde görev vermesi ve onların imkanları dahilinde
onlar hakkında hüküm verip herkese hak ettiği karşılığı
vermesidir.
Buna göre adalet, Allah Teala'nın
hiçbir kimseye zulmetmediğine ve akıl sahiplerinin kötü
gördüğü şeyleri işlemediğine inanmaktır.
Adalet, herkese ve her şeye gereken
hakkının verilmesi ve fertler arasında, nedensiz ayrım
yapılmamasıdır.
Başka bir deyimle adalet, Allah
Teala'nın her şeyi gerçek ve uygun hedef ve kemaline
ulaşabilecek şekilde yaratması, her varlığı kendine
layık mevki ve yerine koyup, hakkı hak sahibi olana
vermesidir. Yoksa insanları veya bütün varlıkları bir
şekilde ve eşit haklara sahip olarak yaratmaya ve ister
çaba harcasın, ister harcamasın, ister ihsan ehli olsun,
ister fesat ehli, herkese aynı hakkı tanımaya adalet
denmez.
En açık şekliyle ilahi adalet, Allah
Teala'nın hiçbir kimseye zulmetmediğine ve işlerinin
doğruluk ve hikmet üzere olduğuna inanmaktır.
Ehl-i Beyt İmamları bu hususu
çeşitli zaviyelerden ele alıp, her yönüne aydınlık
getirmişlerdir. Ehl-i Beyt İmamları'nın buyruklarına
baktığımızda, adl-i ilahiyi şu sıfatlarla tanıyabiliriz:
Yüce Allah, kullarına zulmü irade
etmez. Çünkü aklın da hükmettiği gibi zulüm, Allah'ın
adalet ve hikmetine aykırı olan bir şeydir. Alemlerin
Rabbi olan Allah Teala hakkında, adaletiyle çelişen
zulüm yapmak düşünülemez olduğu gibi, hikmetiyle çelişen
abes (hedefsiz, boş) ve kötü iş yapmak da asla
düşünülemez. Acaba, bütün bu kâinatı tüm güzelliği ve
nimetleriyle, kullarının faydalanması için yaratan ve
yaratıklarında hiçbir kör nokta koymayan Allah Teala'nın
zalim olmasını veya hikmete aykırı davranmasını akıl
kabul edebilir mi?
Bundan da öte, Allah Teala'nın
kendisi Kur'an-ı Kerim'de defalarca adaletin iyi, zulmün
ise kötü olduğunu haber vermiştir. Halkı adalete
çağırmış ve zülüm etmekten de sakındırmıştır. Adaletin
iyi bir sıfat zulmün ise kötü bir iş olduğunu bildiren
bütün çirkin işlerden münezzeh olan Allah Teala'nın
kendisinin adil olmaması, haşa zalim olması mümkün
olabilir mi?
Ancak; zulmün kötülük ve
çirkinliğinin farkında olmayan, başkasının kudreti ele
geçirdiği taktirde, sahip olduğu makam ve mallarını
elinden çıkarmasından korkan, başkalarının elinde
bulunan makam ve mallara göz diken ve sadece kendi
menfaatini düşünen kimse zulme kalkışır.
Bilgisizlik, acizlik, korku ve
menfaatperestlik gibi eksik sıfatlar Allah Teala
hakkında asla düşünülmez.
Allah sonsuz ilim, hikmet ve kudret
sahibidir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. O, mutlak
kemaldir. Bütün hayırlara, adalet de dahil olmak üzere,
tüm güzel isimlere sahip olan O'dur. Alemdeki
varlıkların tek kaynağı O'dur. Varlıklar O'nun
varlığından var olmuşlardır. Varlık aleminde ne kemal
varsa hepsinin menşei O'dur. Böyle iken, var olmaları
kendi varlığına dayalı olan varlıklara, her şeye sahip
olan O Zat-ı Pâk'ın zulmetmesi nasıl düşünülebilir?
Hz. Zeyn-ül Abidin (a.s) bu hususta
şöyle buyurmuştur: "Ey Allah'ım! Senin hükmünde hiçbir
zulmün olmadığını biliyorum....Zulmetmeye zayıf ve
güçsüz birisi kalkışır ve gerçekten Sen bundan çok-çok
yücesin."[57]
Buna göre, Allah Teala kullarına
zulmetmez ve onlar hakkında kötülüğü de istemez. Çünkü
O, bu işin kötü olduğunu en iyi bilendir. O, işi terk
etmeye de kadirdir. O, hiçbir şeye de muhtaç değildir.
Allah Teala kullarının küfre düşmesine razı olmaz ve
yaptığı tüm işleri hikmet ve hedef üzere yapar. "Eğer
inkar ederseniz bilin ki, Allah sizden müstağnidir.
Kullarının inkarından hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz
sizden hoşnut olur. Hiç bir günahkar diğerinin günahını
yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir;
yaptıklarınızı o zaman size haber verir; çünkü O,
kalplerde olanı bilir."
[58]
Allah Teala'nın kötü iş yapmadığına
ve zulmetmediğine inandığımıza göre, Allah Teala'nın
kullarına en uygun olan şeyi takdir ettiğine de
inanmalıyız. Çünkü bunun aksi de adalete aykırı olup,
zulmetmektir.
Bir kulun kendi hakkında bir şeyi
yararlı görmesi mümkündür. Ama her şeyden haberdar olan
Allah, kullarını sevdiğinden ve onlara karşı merhametli
olduğundan, onlar hakkında maslahatlarının
gerektirdiğini (faydalı olanı) yapar; gerçekte maslahat
olmadığı halde, kulların kendi maslahat gördüklerini
değil.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah
sizlere kolaylık istemiştir ve sizlere zorluğu irade
etmemiştir."
[59] "... Hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi
olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü
olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz."[60]
Yüce Allah üstün hikmet sahibidir.
O, faydalı olmayan hiçbir işi yapmaz. Bütün alemi özel
bir nizam üzere yaratmıştır. Öyle ki, onun hiç bir
noktası hesapsız ve düzensiz vücuda gelmemiştir. Alemde
varolan hiçbir şey düzensiz ve gereksiz yaratılmamıştır.
"Gökleri yedi kat üzerine yaratan O'dur. Rahman'ın bu
yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir
çevir bak, bir çatlak görebilir misin? Bir aksaklık
bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak; ama göz
umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer."
[61]
Sonsuz kerem, ihsan ve lütuf sahibi
olan Allah Teala nimetlerini esirgemeden daima kullarına
bağışlamaktadır. Varlık alemi baştan başa O'nun
yaratıklarına, özellikle de en şerefli yaratığı olan
insanoğluna olan ihsanıdır.
Kendisi şöyle buyuruyor: "Sizin için
yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de
şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran
Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin
Rabbi Allah ne yücedir!"
[62]
Varlık alemindeki bazı olayların
felsefelerini bilmediğimizde, onların zulüm ve haksızlık
olduğunu sanmayalım sakın. Bu düzen, varlığını öyle ilim
ve güç sahibi bir vücut kaynağından almıştır ki,
zulmetme etkenlerinin hiç biri onda bulunmamaktadır.
Bizim için ne irade etmişse, ne istemişse lütuf ve
muhabbetinden kaynaklanmıştır.
Yüzeysel bir bakış açısında bazı
şeyler yararsız veya zararlı gözükse dahi bu, bizim
aklımızın ve ilmimizin kısıtlı ve sınırlı oluşundan
böyle gözükmededir. Biz insanlar çok az bir ilme sahibiz
ve varlık hakkındaki bilgilerimiz çok sınırlıdır.
Nitekim Allah Teala buna işaret
ederek şöyle buyurmuştur: "...Ve size ilimden ancak az
bir şey verilmiştir."
[63]
Bunun için bir şeyin zararlı veya
yararlı olup olmadığını bilmek için, onun sadece
insanlardan bir grup veya birisiyle olan ilişkisine
bakmamak, her yönden incelemek gerekmektedir. Aslında
bir yönden faydalı, diğer bir yönden de zararlı olan bir
şeyi, mutlak şer bilmenin kendisi çok büyük bir hatadır.
Sıkı bir zincirleme bağlantısı olan alemdeki bu olaylar,
bir yer için, bir zaman için ve bir grup için zararlı
gözükse de, başka yönlerden faydası daha da fazla
olabilir.
Dünyada zorlukların ve belaların
olmadığını söylemek istemiyoruz. Dünya hayatında bir çok
zorluklar, musibetler ve iniş çıkışlar vardır ve
kesinlikle de var olmaya devam edecektir.
Öyleyse, her zorluğu aklımızın
gelişmesi için bir vesile ve ruhumuzun kemale ermesinde
bir manevra meydanı bilmeliyiz. Kendi elimizle kendimizi
bu zorluklar ve musibetler girdabına atarak, "alın
yazımız budur" deyip teslim olmalıyız demek istemiyoruz.
Hayır, mü'min bir insanın, daima zorluklarla savaşması,
direnmesi, çaba göstermesi, aklını çalıştırarak
bulunduğu her durumdan ve karşılaştığı her olaydan
ruhunu kamilleştirmek için faydalanması gerektiğini
söylüyoruz.
Zira, her ne kadar belalar,
zorluklar ve musibetler, Allah'ın kahır ve gazap
suretiyle tecelli eden yüzüdürse de, onların insanın
tekamülündeki rolü nazara alındığında, aslında
karşılığında şükredilmesi gereken büyük nimetlerden
oldukları ortaya çıkıyor.
Hz. İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle
buyurmuştur: "Hiçbir bela yoktur ki, onu Allah'ın bir
nimeti kuşatmış olmasın."
[64]
O halde dikkat edilmesi gereken
nokta şudur ki, nimetin nimet olması ve zorluğun da
belaya dönüşmesi bizim kendi tutum ve tavrımıza dayalı
olan bir olaydır. Bizler tüm belaları nimete
dönüştürerek kemale yönelebileceğimiz gibi, nimetleri de
belaya çevirerek şeytanlara yem olabiliriz.
Biz Ehl-i Beyt dostları, Allah'ın
adil olduğuna inandığımızdan, Allah Teala'nın insanları
güçleri yetmediği şeylerden sorumlu tutmadığına
inanıyoruz. Yani, Allah Teala herkesten kudret ve gücü
oranında bir takım ödevler istemiş, kimseyi imkan ve
yeteneğinden fazlasıyla görevlendirmemiştir.
Yine inanıyoruz ki, Rahman ve Rahim
olan Allah, herkese kendi eliyle kazandığını verir; hiç
kimseyi başkasının suçuyla cezalandırmaz. Herkesin
yaptığını kendisinden sorar ve halkı hükmünü
açıklamadığı şeylerle kıyamet günü sorguya çekmez. "Hiç
bir günahkar diğerinin günahını yüklenmez."
[65] "Kim
bir zerre ağırlığında iyilik yapmışsa, onu görür. Kim de
bir zerre ağırlığında kötülük yapmışsa onu görür."
[66]
İşte bu amaçla iman edenleri
cennetle müjdelemeleri, inkarcıları ise cehennemle
korkutmaları için peygamberler göndermiş, insanlar
aralarında ayrılığa düştükleri şeyde hak üzere
hükmetsinler ve doğru yolu bulsunlar diye, o
peygamberlerle birlikte kitap ve ölçek de indirmiş ki,
bunların gelişinden sonra insanların, yarın kıyamette "Bizi
imana çağıran olmadı" diye Allah'a karşı bir hüccet ve
özürleri olmasın. "Eğer onları ondan önce bir azaba
uğratarak yok etseydik: "Rabbimiz! bize bir peygamber
gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce ayetlerine
uysaydık, olmaz mıydı?" diyeceklerdi."
[67]
Hükmünde hikmet sahibi olan Aziz
Allah, bir de son din olan İslam dinini kamil kılmak
amacıyla Resulullah (s.a.a)'dan sonra, Hz. Ali (a.s)
ilki olmak üzere, masum imamlar tayin etmiş, böylece
herkese doğru ve yanlış yolu göstermiştir.
Kimseyi hakikati kabullenmeye
zorlamadığı gibi, hakikati bulmak isteyenlerin karşısına
zorluk da çıkarmamıştır. Seçim hakkını, gerçek yolu
gösterdikten sonra herkesin kendine bırakmıştır. Dileyen
şükredenlerden olup Allah'ın yolunu seçer, ya da
nankörlük edenlerden olup şeytanın yolunu seçer. "Biz
ona (insana) yol gösterdik. İster şükreder, isterse de
nankör olur."
[68]
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)'dan şöyle
rivayet edilmiştir: "Allah'ın, kullarını günahlara
zorladığına veya onları güçleri yetmediği şeylerle
görevlendirdiğine inanan bir kimsenin kestiği etten
yemeyin, şahitliğini kabul etmeyin, arkasında namaza
durmayın ve ona zekâttan hiçbir şey vermeyin."[69]
İbrahim bin Ebu Mahmut diyor: "Hz.
İmam Rıza (a.s)'a: "Acaba Allah, kullarına güçleri
yetmediği şeyleri teklif eder mi? (onlardan ister mi?)"
diye sordum. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: "Bunu nasıl
yapar? Halbuki kendisi Kur'an'da: "Ve Rabbin asla
kullara zulmedici değildir"
[70]
buyurmuştur."
[71]
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle
buyurmuştur: "Yemin ederim o Allah'a ki, kullarına
güçlerinin yettiği miktardan daha aşağı şeyleri teklif
etmiştir. Güçleri daha fazla olduğu halde onlara, gece
ve gündüzde ancak beş vakit namaz kılmayı, yılda sadece
bir ay oruç tutmayı ve ömür boyu ancak bir defa hacca
gitmeyi vacip kılmıştır."
[72]
Buna göre Allah Teala'nın adaletiyle
ilgili olarak yukarıda değindiğimiz hususların ispatı
için Ehl-i Beyt mektebinin ikame ettiği delilleri şöyle
sıralayabiliriz:
1- Allah Teala mutlak kemaldir.
O'nun kemalinin üstünde olan bir kemalin ve O'nun
iradesinin üstünde bir iradenin olması mümkün değildir.
O, mutlak kudret sahibidir. Dilediğini önünde hiçbir
engel olmaksızın yapar.
Ancak Allah'ın iradesi O'nun kemal
sıfatlarından kaynaklandığından, hiçbir zaman kemal
sıfatlarından olan hikmet sıfatına aykırı olan aşağılık,
eksiklik, faydasız ve boş sayılan şeyleri irade etmez.
Aksine, devamlı olarak kendi kemaline layık iradelerde
bulunur. Allah'ın kemal sıfatlarına layık olan, devamlı
olarak yaratıklarına karşı ihsan etmek ve onlara hayır
ulaştırmak olduğundan; O, hiçbir zaman yaratıklarına
zarar vermeyi ve zulmetmeyi irade etmediği gibi, onları
güçlerinin yetmediği şeylerle de mükellef kılmaz.
Onların hak ettikleri mükafatları da onlardan esirgemez.
Onların hiçbirini başkasının yaptığı suçtan dolayı da
cezalandırmaz. Zira böyle şeyler hikmet ve ilim sahibine
yakışmaz. O halde Allah'ın bütün yaptıkları
yaratıklarının hayrına olup adalet ve hikmet çerçevesi
dahilinde vuku bulmaktadır.
2- Zulmün nedenlerini
araştırdığımızda, zulmün, cehalet veya güçsüzlük ya da
ihtiyaçtan kaynaklandığını görmekteyiz. Bunların hiç
biri de mutlak kemal ve kudret sahibi olan Allah
Teala'da bulunmadığına göre, Allah Teala'nın zulmetmesi
mümkün değildir.
3- Akıl, zulmün bütün çeşitleriyle
kabih (çirkin) olduğuna hükmetmektedir. Mutlak kemal ve
hikmet sahibi olan Allah Teala'nın çirkin bir işi
yapması veya çirkin bir sıfata sahip olması aklın hükmü
gereğince muhaldir.
Sonuç olarak; Allah Teala'nın bütün
boyutlarıyla adil olmasını, O'nun kemali gerektiren,
kemal sıfatlarına sahip olması, zulüm ve boş şeyleri
gerektiren eksik sıfatlarından da münezzeh olması
gerektirmektedir.
4- Kur'an-ı Kerim'in bir çok
ayetinde ve Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan
gelen hadislerde zulmetmek kınanmış ve Allah Teala'nın
zulmetmesinin mümkün olmadığı bildirilmiştir. O halde
Allah Teala'nın zulmetmesi muhaldir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Şüphesiz
Allah, zerre ağırlığında haksızlık etmez ve eğer yapılan
iş hayır olursa, onu arttırır ve kendi katından büyük
bir mükafat verir."
[73]
Yine şöyle buyuruyor: "Allah,
insanlara asla zulmetmez. Yalnız insanlar kendilerine
zulmederler."
[74] Vs.
Buna göre Cenab-ı Hak bütün
boyutlarıyla her türlü zulümden münezzehtir.
Ancak burada karşımıza birkaç şüphe
çıkıyor. Adaleti savunanların bu şüphelere cevap vermesi
gerekir.
1- Yaratıklar arasında özellikle de
insan aleminde görülen farklılıklar ve ayrımlar Allah'ın
adaletiyle nasıl bağdaşır? Neden Allah bir insanı beyaz
diğerini siyah, birini güzel diğerini çirkin, birini
zengin diğerini fakir, birini zeki diğerini geri zekalı
olarak yaratmıştır? Hatta neden Allah bir varlığı akıl
ve ilim sahibi olan insan, diğerini hayvan, ötekini
bitki ve öbürünü cansız bir varlık kılmıştır? Niçin
bütün varlıkları aynı şekilde yaratmamış? Niçin bütün
insanlara aynı güzellik ve aklı vermemiştir? Vs.
2- Neden varlıklar var olduktan
sonra yok oluyorlar? Niçin ölüm vardır? Niçin insan
hayata gelip hayatın tadını aldıktan ve ebedilik
arzusuna kapıldıktan sonra henüz hayatının tadını
çıkarmadan alıp götürülüyor? Bunu nasıl Allah'ın
adaletiyle bağdaştırıyorsunuz?
Eğer bir varlık var edilmeseydi, bir
şey denilmezdi. Ama var edildikten sonra varlığını devam
ettirme hakkına sahip olur. Niçin var edildikten sonra
varlığının tadını çıkarmadan yok ediliyor? Bütün bunlar
Allah'ın adil olmadığını göstermiyor mu?
3- Farklılıklardan, ayrımlardan ve
yok olmalardan geçilse bile, niçin varlık alemi ve
özellikle de insan alemi bu kadar belalar ve
musibetlerle doludur? İnsanları üzen ve hayatlarını
zehre çeviren hastalıkların, zelzelelerin, fırtınaların
ve çeşitli belaların varlığı niçindir? Böyle şeylerin
varlığı yaratanın adil olmasıyla nasıl bağdaşır? Vs.
4- Niçin cahillik, acizlik ve
yoksulluk vardır? Acaba bir varlığa, varlığını
sürdürmekte ihtiyaç duyduğu ilim, kudret ve serveti
vermemek ona zulmetmek değil mi? Eğer hiç var
edilmeseydiler bir sorun yoktu. Ama bir varlık var
edildikten sonra varlığını sürdürmekte muhtaç olduğu, bu
gibi şeylere sahip olmaya hak kazanır. Bu durumda
bunları ondan esirgemek ona yapılan bir zulüm değil
midir?
Sonra; niçin varlıklar arasında
mikroplar ve eziyet verici hayvanlar gibi zararlı
varlıklar da yaratılmıştır? Bunların varlığı Allah'ın
hikmet ve adaletiyle bağdaşır mı?
Sonra; bazı şeyler zararlı olmasalar
dahi, bir faydaları da olmadığını görmekteyiz. Meselâ,
bazı insanlarda altıncı parmağın olması ne işe yarar?
Allah Teala niçin böyle faydasız şeyleri yaratmıştır?
Böyle şeyleri yaratmak onun hikmetiyle bağdaşır mı?
Hatta böyle şeylerin varlığı, varlık
alemini hikmet sahibi birinin yaratmadığını bile
kanıtlamaktadır. Zira eğer cihanın yaratıcısı ilim,
hikmet ve kudret sahibi olsaydı; elbette ki, böyle
şeyleri yaratmazdı. O halde ilahiyatçıların, "Bu cihanı
ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır"
iddiası doğru bir iddia değildir.
5- Allah'ın kıyamet günü
günahkarlara vereceğini bildirdiği cezaları, nasıl O'nun
adaletiyle bağdaştırabiliriz? O'nun günahkarlara
vereceğini bildirdiği cezalar, asla onların işledikleri
suçlara uygun cezalar değildir. Allah kıyamet günü
vereceği cezaların çok katı ve acı olacağını ve hatta
bazılarına ebedi olarak ceza verileceğini bildirmiştir.
Nasıl kısa bir ömür süresinde işlenen suçlara böyle ağır
cezalar verilebilir? Böyle ağır cezaların verilmesi
nasıl O'nun adalet ve şefkatiyle bağdaşabilir? Vs.
Cevap: Varlık aleminde müşahede
edilen yukarıda işaret ettiğimiz şerlerin, belaların ve
olumsuzlukların varlığı bazılarını, alemin icadında ilim,
hikmet ve kudret sahibi olan bir mebdein varlığında
şüpheye düşürüp inkara iterken, bazılarını da, şerlerle
hayırların arasında bulunan zati ihtilaf ve farklılık
yüzünden, onların hikmet ve ilim sahibi bir mebdeden
neşet bulamayacağına ve dolayısıyla şerler için bir
mebde ve hayırlar için de ayrı bir mebde olduğuna
inanmaya götürmüş ve böylece saneviye (çok tanrılı)
akidesini doğurmuştur.
İslam bilginleri, bu ve benzeri
itirazları geniş olarak ele almış, hepsine cevap
verilmişlerdir. Ancak, bu gibi itirazlara verilen
cevaplar, özet ve tafsilatlı olmak üzere iki kısma
ayrılır. Biz ilk olarak özet olarak verilen cevaba
işaret edip, sonra geniş olarak her şüpheye cevap
vereceğiz.
Özet cevap, genellikle din ışığında
sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcının
varlığına inanan iman ehlinin, bu gibi şüpheler
karşısında izlediği yoldur. Onlar, bu gibi şüphelerin
tamamına verdikleri bir cevapla kendi vicdanlarını
rahatlatmışlardır.
Şöyle ki; kesin delillerle evrenin
ilim, hikmet ve kudret sahibi bir mebdeden neşet bulduğu
ispatlandıktan sonra, sonsuz ilim, kudret ve hikmet
sahibi olan bir yaratıcının yaratıklarına zulüm ettiğini
düşünmek anlamsız olur. Zira, böyle bir yaratıcının
kimse ile bir düşmanlığı yoktur ki, birilerine
zulmetmeye kalkışsın veya bütün kemallere sahip olan bir
yaratıcıda ihtiyaç, kıskançlık ve bilgisizlik gibi eksik
sıfatlar söz konusu olamaz ki, O'nun birilerine
zulmettiği hayal edilsin.
Kısacası; zulüm denilen şeyin menşei,
ya cahillik, ya güçsüzlük ya da ihtiyaçtır. Sonsuz kemal
sahibi yaratıcıda böyle şeylerin olmasına bir yer yoktur.
O halde O'nun kimseye zulmettiği düşünülemez. O, sonsuz
ilim, güç, hikmet sahibidir. En mükemmel düzeni, O
herkesten daha iyi bilir ve icat etmeye de kadirdir. O
halde O'nun yarattığı en mükemmel düzendir. Dolayısıyla
şerler olarak nitelenen şeyler, eğer ekmel düzene aykırı
olsaydı, elbette ki Allah onları yaratmazdı. Demek ki,
bizlerin şerler, olumsuzluklar ve zararlar olarak
nitelediğimiz şeyler aslında böyle değildir. Gerçi, biz
bu sınırlı ilmimizle onların hikmet ve felsefesini
bilmesek dahi, onlar gerçekte bir hikmet üzere
yaratılmıştır ve ekmel düzenin gereğidir.
Bu düşünceye göre; gerçi, bizler bir
takım şeylerin hikmet ve felsefesini bilmesek dahi,
bizlerin bilmemesi, onun hikmetten yoksun olduğu
anlamına gelmez. Zira onu yaratan hikmet ve ilim
sahibidir. Mutlaka o şey belli bir hikmet gereğidir ki,
yaratılmıştır.
Eğer faraza bizler cihandaki
varlıkların bazılarının hikmetini anlamasak da; bu, onun
hikmet gereği olmadığına delil olamaz. Bu, ancak bizim o
konuda yeterli bilgiye sahip olmadığımızı gösterir. Zira
evrenin baştan başa sonsuz hikmetlerle dolu olduğunu
görmekteyiz. Dolayısıyla bazı konulardaki hikmet ve
sırrı anlamamamız, onun baştan başa hikmetsiz olduğuna
bir delil olamaz.
Meselâ, elimizde bulunan derin ilmi
muhtevayı içeren bir kitabı okurken, bizlerin onun bazı
bölüm veya satırlarını çözemememiz, hiçbir zaman o
kitabın üstün ilmi kariyere sahip olan bir müellif
elinden çıkmadığına bir delil olamaz ve böyle bir
durumda biz, o kitabın kendiliğinden yazılmış olduğuna
hükmetmeyiz. Aksine, bizim ilmi yapımızın, henüz o
kitabın tamamını anlamaya yeterli olmadığına kanaat
getiririz.
Sonsuz hikmet ve sırlarla dolu olan
bu cihan de böyledir. Biz, onun bazı sırlarını çözmekten
aciz kaldık diye, onun baştan başa hikmet ve ilim üzere
kurulu olmadığına hükmetmemiz, son derece cahillik ve
kendini beğenmişliktir. Zira; bir şeyin zararlı veya
yararlı olduğuna dair hükmetmek için, onun A'dan Z'ye
kadar her yönünü bilmemiz ilk şarttır. O halde henüz
kendi varlığının A'sında aciz kalan bir insanın kalkıp
tüm evren hakkında ahkam kesmesi, mantık ve bilim dışı
bir olaydır.
Hz. İmam Sadık (a.s), Mescid-ün
Nebi'de Hz. Resulullah (s.a.a)'in kabri şerifi başında
zamanın ateistleri olan Ebu-l Avca ve arkadaşlarının
evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığına
ve kendiliğinden oluştuğuna dair konuşmalarını duyup da
üzülen ashabından Mufazzal'a, Allah Teala'nın varlığını
ve sıfatlarını ispat eden ve yaratılış alemindeki
hikmetleri içeren, yüksek marifetlerle dolu uzun bir
açıklamasında işte bu delile dikkat çekerek şöyle
buyurmuştur:
"Ey Mufazzal! Bu şüpheciler,
yaratılıştaki sebep ve hikmetleri bilmemekteler.
Akılları, Allah Teala'nın karada ve denizde, ovada ve
dağda yaratmış olduğu çeşitli varlıkların hikmet ve
nedenlerini düşünüp anlamaktan aciz kalmıştır. Böylece
kendi ilimlerinin eksikliğinden inkarcılığa,
basiretlerinin azlığından da yalanlama ve inatçılığa
gitmişlerdir. Hatta eşyanın yaratılışını inkar edip,
onların, hikmet ve ilim sahibi bir müdebbir ve
yaratıcının tedbiri ve taktiri olmadan kendiliğinden
oluştuğunu iddia etmeye başlamışlardır.
Onların bu sapıklıklarındaki durumu,
aynen o kör insanların durumuna benzer ki, en üstün ve
güzel bir düzenle kurulmuş olup, en güzel ve pahalı
yaygılarla döşenmiş olan, içerisinde ihtiyaç duyulan her
türlü yiyecek ve içeceklerin hazırlandığı ve her şeyin
en üstün bir tedbir ve düzenle yerli yerinde konup
düzenlendiği bir binaya girerler. Sonra gözleri kapalı
olarak onun içerisinde sağa, sola, öne ve arkaya giderek,
odalarını dolaşmaya başlarlar. Ama ne o binanın kendini,
ne de içerisinde hazırlanan o nimetleri görürler.
Bu arada biri, gerekli bir ihtiyaç
için hazırlanıp, gerekli yerine konan bir nesneyi bulur.
Fakat onun ne için hazırlandığını, hikmetinin ne
olduğunu ve niçin oraya konmuş olduğunu bilmez. Bu
yüzden sinirlenip rahatsız olur ve o binanın
eksikliğinden söz edip yapanını ayıplamaya başlar.
İşte yaratılışı ve ondaki hikmet ve
tedbiri inkar edenlerin durumu budur. Onların zihni,
eşyadaki, hikmet ve sebepleri anlamaktan aciz kaldığı
için, bu alemde şaşkın şaşkın gezip, onda olan üstün
hikmet, yüce sanat ve güzel düzeni kavrayamıyorlar.
Bazen bir şeyi buluyorlar, ancak ondaki hikmeti, niçin
öyle olduğunu ve neye yaradığını bilmediklerinden, hemen
ayıplamaya koyulup onun hata ve hedefsiz olduğunu öne
sürüyorlar..."
[75]
Bu yol, kendi haddinde doğru bir yol
ve doğru bir istidlal biçimi olup, bir çok vicdanı
rahatlatacak niteliktedir. Ancak İslam bilginleri
bununla iktifa etmemiş ve zikredilen şüphelerin kökten
halline gitmişlerdir. Şimdi bu şüpheleri teker-teker ele
alıp cevaplandıralım.
|