|
NÜBÜVVET |
| Yaratılış
ve Hedefi |
| İnsanın
Farklı Yönü |
| Akıl Tek
Başına Yeterli Değildir |
| İnsan ve
İbadet |
| Toplumsal
Yaşam ve Kanun |
| 1- Beşerin
Kemale Ermesinde Gerekli Olan Doğru Bilgilere
Ulaşması |
| 2- Beşerin
Gerekli Güzel Terbiye ve Eğitimi Alması |
| 3-
Toplumsal Adalet ve Saadetin Temini İçin Kamil
Kanunlara Sahip Olmak |
| İnsan
Toplumsal Bir Varlıktır |
| Toplumsal
Yaşam Kanunsuz Olamaz |
| Nasıl Bir
Kanun İnsanın Saadetini Temin Edebilir? |
|
PEYGAMBERLERİN HEDEFLERİ |
| 1-Tevhid
ve İbadet |
| 2- İlim ve
Ahlaki Değerler |
| 3-
İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak |
| 4- Tağut
ve Müstekbirlere Karşı Mücadele |
| 5- İhtilaf
ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak |
| 6- Aklı
Teyit Etmek |
| 7- Ruhsal
Hastalıkları Tedavi Etmek |
| 8- Ölen
Ruhları Tekrar Diriltmek |
| 9- Güzel
Bir Örnek Oluşturmak |
| PEYGAMBERLERİ
TANIMA YOLLARI |
| Mucizenin
Gerekliliği |
| Mucizenin
Şartları ve Diğer Harik-ül Ade Olaylardan Farkı |
| VAHİY NEDİR? |
| Gayb
Alemiyle İrtibat |
| Peygamberlerin
Gaybı Bilmeleri |
|
PEYGAMBERLERİN SIFATLARI |
| Peygamberlerin
Masumiyeti |
| Peygamberlerin
Masumiyetini İspatlayan Akli Deliller |
| Peygamberlerin
Masumiyetini İspatlayan Nakli Deliller |
| Masumlukla
İlgili Şüpheler |
|
PEYGAMBERLERİN MAKAMLARI |
|
PEYGAMBERLERİN SAYISI |
| KUTSAL
KİTAPLAR |
| Resul ve
Nebinin Farkı |
| KUR'AN'DA
İSMİ GEÇEN PEYGAMBERLER |
| ULÜ'L AZM
PEYGAMBERLER |
| Hz. Nuh (Aleyhisselam) |
| Hz.
İbrahim (Aleyhisselam) |
| Hz.
İbrahim'in Veladeti |
| Hz.
İbrahim'in Putlara Karşı Mücadelesi |
| Hz.
İbrahim'in Ateşe Atılışı |
| Hz.
İbrahim'in Hicreti |
| Hz. Musa (Aleyhisselam) |
| Hz.
Musa'nın Veladeti |
| Hz.
Musa'nın Firavun'un Sarayında Büyümesi |
| Hz.
Musa'nın Hicreti |
| Hz.
Musa'nın Çobanlığı |
| Hz.
Musa'nın Peygamberlikle Görevlendirilmesi |
| Hz. İsa (Aleyhisselam) |
| Hz.
İsa'nın Veladeti |
| Hz.
İsa'nın Peygamberliği |
| Hz.
Muhammed (s.a.a) |
| HZ.
HATEM-ÜL ENBİYA MUHAMMED-İ MUSTAFA (s.a.a)'İNPEYGAMBERLİĞİNİN
İSPAT YOLLARI |
| a)
Hazret'in Kişiliği ve İçinde Bulunduğu Şartlar
Hazret'in Peygamberliğini İspat Ediyor |
| b)
Önceki Peygamberlerin Tanıtımı Hazret'in
Peygamberliğini İspat Ediyor |
| c)
Mucize |
| KUR'AN'IN
MUCİZE OLUŞU |
| İLAHİ
DİNLERİN BİRLİĞİ |
| SON PEYGAMBER |
| Hazret'in
Makamı |
| Ümmetine
Şefkati |
| Kararlılığı
ve İstişaresi |
| Tebliğ
Yöntemi |
| İlmi
Önemsemesi |
| İbadeti |
| Oruç
Tutuşu |
| Zühdü |
| Tevazusu |
| Emanettarlığı |
| Cömertliği |
| Sabrı |
| Şecaati |
| Oturuşu |
| Yemek
Yiyişi |
| Su İçişi |
| Güzel Koku
Kullanması |
| Temizliği |
| Aynaya
Bakışı |
| Elbise
Giyişi |
| Dişini
Misvaklaması |
| Aile
Ahlakı |
| Affı |
| Kölelere
Davranışı |
| Halka
Davranışı |
| Musafahası |
| Mizahı ve
Gülüşü |
| Genel Adap
ve Ahlakı |
| İsmi |
| Hz.
Peygamber (s.a.a)'e Salavat |
İnanç
esaslarından biri de, insanların irşat ve hidayeti için
ilahi elçilerin gönderildiğine inanmaktır. İslam ümmeti
olarak bizler, ilki Hz. Adem sonuncusu Hatem-ül Enbiya
Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) olmak üzere, Allah
Teala'nın yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğine
inanmaktayız. Diğer beşeri topluluklar da peygamber
inancından yoksun değillerdir. Elbette ki, her beşeri
toplulukta bir veya birkaç ilahi elçi olagelmiştir.
Burada ister istemez, niçin ilahi elçilerin gönderildiği
sorusu karşımıza çıkmaktadır. Acaba insan topluluğu
kendi aklıyla yaşantısını sürdürmeye gücü yetmiyor muydu
ki, Allah Teala onlara önder ve hidayetçi olarak elçi
göndermek ihtiyacını hissetmiştir?
Nübüvvet inancını reddeden sadece Allah Teala'nın
varlığını kabul etmeyen ateistler olmamıştır. Hatta
evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı olduğuna
inananlardan da, insan aklının, dünya hayatının
sürdürülmesinde yeterli olduğunu, dolayısıyla da
peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığını savunanlar
olmuştur. O halde evrenin ilim ve hikmet sahibi bir
yaratıcısı olduğunu ispatlamak, peygamber inancını
peşinde getirmeye yeterli değildir. Dolayısıyla ilahi
elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan gerekçelerin
neler olduğu konusunun başlı başına ele alınması
gerekmektedir. İşte biz kitabımızın bu bölümünde özet
niteliğinde bile olsa, bu gerekçelere işaret etmeyi
zorunlu görüyoruz.
Elbette ki, ateistlerin ilahi elçilerin varlığını inkar
etmelerindeki gerekçeleriyle, ilahi elçilerin
gönderilmesinin gereksiz olduğunu savunan, evrenin ilim
ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan
Brahmanlar'ın gerekçeleri farklıdır. Ateistler, evrenin
ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı görüşünde
olduklarından, nübüvvet konusunu temelden gerçek dışı
görürken, evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı
olduğuna inanan Brahmanlar, insan aklının dünya
hayatının tüm yönlerine yeterli olduğunu ve dolayısıyla
da peygamber gönderilmesinin gereksiz olduğunu ileri
sürmüşlerdir.
Ateistlerin cevabı kitabımızın tevhid bölümündeki
Materyalizm görüşünü batıl eden ve evrenin ilim ve
hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğunu ispatlayan
delillerdir. Ateist görüşlü birine cevap olarak,
Materyalizm dünya görüşünün batıl olduğunu ispatlamak
yeterlidir. Biz, kitabımızın tevhid bölümünde bu konuyu
ele almış ve Vacib-ül Vücut Hak Teala'nın varlığını
ispatlayarak, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir mebdei
olduğunu kanıtlamışız. O halde ateistlerin evrenin ilim
ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı ve
kendiliğinden meydana geldiği görüşlerine
dayandırdıkları nübüvveti inkar etmeleri de temelden
yıkılmış olur.
Ama
evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna
inanan Brahmanlar için, bu yeterli bir cevap değildir.
Onlara cevap vermek için, neden insan aklının tek başına
yeterli olmadığı ve ilahi önderlere ihtiyaç duyulduğu
ispatlanmalıdır. Bunun için bizim yaratılıştan,
özellikle de insanın yaratılışından gayenin ne olduğunu
ve bu gayeye ulaşmakta insan aklının tek başına yeterli
olup olmadığını incelememiz gerekir.
Açıktır ki, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir
yaratıcının yaratığı olduğuna inanan hiçbir tevhid ehli,
evrenin boşuna ve hedefsiz olarak yaratıldığına inanamaz.
Zira aklın kesin hükmü gereğince, ilim ve hikmet sahibi
bir varlığın işi hedefsiz ve boş yere olamaz. "Biz, göğü,
yeri ve aralarındakileri oyun olsun diye yaratmadık."[12]
Peki
bu hedef nedir? Yani evrenin, özellikle de insanın
yaratılışından ne amaçlanmıştır? Bu muhteşem evren,
sonsuz varlıklarıyla niçin yaratılmıştır? Bu evren
içerisinde her şeyden daha çok dikkat çeken varlık
insandır. İnsanın yaratılışından gaye nedir?
Malumdur ki, evren ve insanın yaratılış gayeleri hem
kendilerine, hem de yaratıcılarına layık olmalıdır.
Çünkü her iş ve eserin gayesi, o iş ve eserin kendi
değeri ve yapanının kişiliğiyle orantılıdır. Akıl böyle
hükmediyor. Bir iş ve eser olarak evren ve insan da aynı
hükme tabidir.
İşte
evren ve insanı bu ilke ışığında değerlendirmeye tabi
tuttuğumuzda, hem evren ve insanın kendilerinin çok
büyük bir değeri ortaya koyduklarını, hem de onları
yaratanın sonsuz hikmet ve ilim sahibi bir varlık
olduğunu görmekteyiz. O halde onların yaratılmasından
güdülen gaye ve hedef de çok büyük bir hedef ve gaye
olmalıdır.
Evren
ve insanın var edilmesinden amaçlanan hedef ve gayenin
ne olduğunu anlamak için, uzun uzadığa bir araştırma
yapmak gerekmez. Az bir dikkatle de bu hedefi keşfetmek
mümkündür. Onların üzerinde yapılan az bir mütalâa bu
hedefi açıkça gözler önüne sermektedir.
Çok
derinleşmeden bile varlık alemine baktığımızda, Allah
Teala'nın yarattığı canlı, cansız, büyük, küçük bütün
varlıkların kendine has ve münasip bir hedefe doğru
hareket halinde olduğunu görmekteyiz.
Her
varlık için hedef, onun kendine ait alanında
olgunlaşmasıdır. Mutlak inayet ve rahmet sahibi olan
Allah, her varlığa kabiliyetinin gereğini ihsan etmekle
onları olgunlaşmaya doğru hidayet etmektedir. Başka bir
deyişle, her varlığın özünde, yaratılış itibarıyla onu
yönlendiren bir güç vardır. O güç, ilahi hidayettir.
İşte Hz. Musa (s.a.a)'in Firavun'a hitaben buyurduğu: "Rabbimiz,
her şeye suret ve şeklini veren, sonra da yolunu
gösterendir"[13]
sözü bu gerçeğe işaret etmektedir.
İnsanoğlu da tekâmül ve olgunlaşmada ilahi hidayet
kanunundan müstesna değildir. O da diğer yaratıklar gibi,
bir çok konularda iç güdüler ve hislerle yönlenmektedir.
Yani insan da iç güdüler hususunda diğer yaratıklarla
ortaktır. Fakat insanı bütün diğer varlıklardan ayıran
bir özelliği vardır. Bu özellik, insanı yalnızca diğer
varlıklardan ayırmakla sınırlı kalmıyor, hatta onu diğer
varlıklara üstün bile kılıyor.
İnsanı
diğer yaratıklardan ayıran ve üstün kılan şey, ona Allah
tarafından ihsan edilen akıl ve tefekkür gücüdür. İnsan
bu güç sayesinde düşünüp seçme özgürlüğüne sahiptir.
Dolayısıyla manevi alanda hedefine uygun bir şekilde
ilerlemek onun kendi gayretine bağlıdır. İnsanın hidayet
ve tekâmülünde akıl önemli bir role sahiptir. Ama, acaba
akıl, tek başına insanın hedefine uygun bir şekilde
yolunu bulup, kendine layık kemaline erişmesinde yeterli
midir?
İnsanın aklı ve bilinci sınırlıdır. Dolayısıyla insanın,
tüm niteliklerini, sırlarını ve bütün ihtiyaçlarını
bilmesi mümkün değildir. İnsanoğlu sırlarla dolu bir
yaratıktır. "Kendini tanıyan Rabbini tanır" hadis-i
şerifi insanoğlu hakkında söylenmiştir. Bu hadis-i şerif
insanoğlunun sırlarla dolu bir varlık olduğuna işaret
etmektedir.
Buna
ilaveten insanın hisleri, içgüdüleri, şehevi istekleri,
menfaatperestlik duygusu ve dünya düşkünlüğü çoğu zaman
aklına galip gelir. Böyle hallerde insanoğlu her an
kusur eden, nefsine uyan, bir engel olmadığı taktirde
her şeyi yalnızca kendi şahsı için isteyen bir yaratık
haline gelir. Çoğu zaman fesat ve zulmün en ağırını
yapabilir. Kendinde bir kudret hissettiğinde kendini
kaybedip, tuğyan ederek haddini aşabilir. "Hayır, insan
mutlaka azar, kendini tok görünce."
[14]
İnsanoğlu böyle durumlarda pek zalim ve nankör olabilir.
"Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür."
[15]
O
halde Allah Teala'nın, insanın aklının yetmediği
konularda aklına rehberlik yapacak ve bu içgüdülerini ve
duygularını kontrol altına alarak, takip edildiği
taktirde mutlaka selamete ulaştırma kabiliyetine sahip
olan, içinde hiçbir eğrilik ve sapmanın söz konusu
olmadığı bir yol koyması gerekir. İşte o yol vahiy ve
nübüvvet yoludur. "Hiçbir eğri tarafı olmayan Arapça
Kur'an' indirdik ki, sakınsınlar."
[16]
Evet
Allah Teala seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara,
her iki dünyada saadetlerini sağlayacak yolu
göstermiştir. "Doğrusu biz ona (insana) gerçek yolu
gösterdik. Ya şükreden olur, ya nankör."[17]
İnsanoğlu bir çok önemli özelliklere sahiptir. O
özelliklerden birisi de Allah'ın onun için sayısız
nimetler yaratıp istifadesine sunmasıdır.
"Gerçekten
Ademoğullarını üstün kıldık. Karada ve denizde taşıtlara
yükledik ve onlara temiz rızklar verdik, kendilerini,
yarattıklarımızdan çoğuna üstün kıldık."[18]
"Ey
insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize
ibadet ediniz ki, takva sahibi olasınız. O öyle bir
Allah'tır ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü bir bina
yaptı ve sizin için gökten su indirdi ve onunla türlü
mahsullerden rızklar çıkardı."[19]
Demek
ki, insanoğlu, çok önemli bir makama sahiptir. Bunca
nimetler onun için yaratıldığına ve diğer yaratıklara
üstün kılındığına göre, bu dünyada sadece yiyip içip
tüketmek için yaratılmamıştır. Aksi taktirde
hayvanlardan pek farklı yanı kalmaz. Bu, onun üstün
yaratılışıyla çeliştiği gibi, ilahi hikmetle de
bağdaşamaz. Allah, boş ve hedefsiz iş görmekten münezzeh
ve çok yücedir. "Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten
bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz? "Her şeyin
gerçek ve mutlak sahibi ve hakimi olan Allah böyle bir
şeyden yücedir. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. O yüce
Arşın Rabbidir."
[20]
Demek ki, insanın yaratılışında büyük bir hedef söz
konusudur.
Peki,
insanın yaratılışından güdülen o yüce hedef nedir?
Yukarıda geçen ayette o hedefin Allah'a dönüş olduğuna
işaret edilmişti. Akıl da böyle hükmediyor. Böyle yüce
bir varlık, sırf hayvani duyguların tatmininden ibaret
olan yemek, içmek ve eğlenmek için yaratılamaz. Demek ki,
insan dünya hayatından daha üstün bir kemale ulaşmak
için yaratılmıştır.
Peki,
insan o hedefe nasıl ulaşabilir? Açıktır ki, madde üstü
olan bir kemal, maddi değer ve kemallerle kazanılamaz.
Yani, insan maddi kemallerini ne kadar geliştirirse
geliştirsin, ne kadar güçlendirirse güçlendirsin, madde
üstü olan bir kemale erişemez. Madde üstü olan bir kemal,
ancak madde üstü bir değere sahip olmakla kazanılır.
Hiçbir insan en güçlü yemekleri yiyerek, en vitaminli
gıdaları alarak ve en ağır sporları yaparak cismini
geliştirmek ve güçlendirmekle manevi bir değer ve kemal
olan ilim kemaline sahip olamaz. Bir insanın, ilim
kemaline sahip olması için, ilim öğreten okullara,
üniversitelere giderek zahmet çekmesi ve hatta bir çok
maddi lezzetlerini gözden çıkarması gerekmektedir. Diğer
manevi kemaller de böyledir. Hiçbir kimse, yukarıda
işaret ettiğimiz yöntemlerle üstün ahlak sahibi olamaz.
Üstün ahlak sahibi olmak için, vitaminli gıdalar değil,
güzel terbiye almak lazımdır. İşte bunun içindir ki,
Allah Teala'nın "Ben insanları ve cinleri ancak bana
ibadet etsinler diye yarattım"
[21]
buyurduğunu görmekteyiz.
Demek
ki; insan, ancak ibadet ve Allah'a yönelmekle
üstünlüğünü elde eder ve kendine özgü manevi alanında
ilerleyerek yaratılıştaki asıl hedefine ulaşabilir.
İbadet, riyasız bir şekilde olursa, insanı nefsi
kölelikten ve hayvani benliğinden çıkararak Rabbine
götürür.
Allah
Teala şöyle buyuruyor: "Ey insan! Gerçekten sen dönüp
varacağın Rabbine doğru ölünceye kadar çabalarsın ve
nihayet ona kavuşursun"
[22]
Acaba
insan aklı, tek başına bu yolculuğu kat edip istenilen
hedefe varmada yeterli midir? İnsan aklının tek başına
yeterli olabilmesi için, kat edeceği bu yolu tam
anlamıyla aydınlatabilmesi gerekir. Oysa; bu yol, öyle
bir yoldur ki, insanoğlu onun başında bile kendi
acizliğini itiraf etmekten başka bir çıkar yol göremiyor.
İnsanın bu dünyadaki hayatı bile meçhullerle doludur.
Bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle kıyaslamaya
kalkışırsa, bildiği şeyler, bilmediği şeylere oranla
büyük bir okyanus karşısında bir damla misalini bile
oluşturmamaktadır. O halde insanın kat etmekte zorunlu
olduğu bu manevi yolculuğunda, aklın kılavuzluğu tek
başına yeterli değildir. Bunun anlamı; insanın, her iki
dünyada da saadetini temin eden yolu ona gösteren, onu
bedbaht kılan şeylerden sakındıran ve ilahi öğretiyle
kat etmek zorunda olduğu yolu her yönüyle bilip
aydınlatan ilahi yol göstericilere muhtaç olduğudur. "Biz,
peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak
gönderiyoruz. Kim, inanır ve nefsini ıslah ederse,
onlara ne bir korku vardır, ne de bir üzüntü."[23]
İnsan
sosyal bir varlıktır. Toplumsal olarak yaşamını
sürdürmek zorundadır. Toplumsal hayatta fertler
yardımlaşma yoluyla ihtiyaçlarını giderirler. Bu, şüphe
götürmeyen bir konudur. Demek ki, sosyal yaşamda
bireylerin birbirlerinin birikiminden ve emeğinden
yararlanması zorunludur. Bireylerin birbirleriyle
yardımlaşması ve birbirlerinin emeğinden yararlanması,
hak ve hukuklar korunduğu taktirde, hiçbir sorun meydana
getirmediği gibi, toplumsal yaşantının bir gereğidir de.
Ancak
insanın doğasında var olan içgüdüler onu rahat
bırakmıyor. Bu içgüdülerden birisi, egemen olma
içgüdüsüdür. Bu içgüdü, insan bireylerinin birbirlerinin
hakkına ve emeğine göz dikmesine ve hatta çoğu zaman
haksızlık yapmasına bile sebebiyet veriyor. İşte bu
yüzden, toplumsal yaşantıyı tehdit eden, karışıklıklar
ve problemler ortaya çıkıyor. Sosyal hayatın devam
edebilmesi için, bu karışıklıkların ve problemlerin
giderilmesi gerekir. İşte burada toplumsal düzenin
sağlanması ve karışıklıkların önlenmesi için kurallara
ve kanunlara ihtiyaç doğuyor.
Peki,
toplumsal düzeni sağlayacak ve bireylerin hak ve
hukuklarını temin edecek bu kanunları kim koymalıdır?
Acaba bu kanunları insanın kendisi mi koymalıdır? Yoksa,
bu kanunlar daha üst bir makamdan mı gelmelidir? Burada
iki görüş vardır:
1- Bu
kanunları beşerin kendisi koymalıdır.
2- Bu
kanunları beşeri yaratan ve onu her yönüyle bilen Allah
Teala koymalıdır.
İkinci
görüşü savunanlar diyorlar ki, insanın yaşamı sadece
dünya hayatıyla sınırlı değildir. İnsan ebediyet için
yaratılmıştır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Siz,
dünya için değil, ahiret için ve fani olmak için değil,
baki kalmak için yaratılmışsınız."
[24]
Öte yandan, insanın dünyadaki hayatı, baki hayatının
kaderini belirlemektedir. Dünya hayatı, hayrıyla
şerriyle insanın baki olan hayatına yansımaktadır. O
halde insanın dünya hayatı, baki hayatını tahrip
etmeyecek şekilde düzenlenmelidir. Aksi taktirde,
büsbütün bir hüsrana uğraması kesindir. "Baki kalanı
fani olana satandan daha zarar eden kim vardır?"
[25]
Demek ki, insanın dünya hayatındaki toplumsal yaşantı
düzeni bu esası gözeterek hazırlanmalıdır. Sosyal
yaşamdaki kanunları buna göre olmalıdır. Bu ise,
dünyadaki sosyal yaşamın kurallarını düzenleyen kimsenin,
insanın dünyadaki sosyal düzeni ile baki hayatı arasında
olan ilişkiye vakıf olmasını zorunlu kılıyor. Acaba bu
ilişkiyi Allah Teala'dan gayri kim daha iyi bilir?
Sonra;
insanın dünyadaki yaşantısında mesut olmasını sağlamak
da, öyle kolay sanılabilecek bir iş değildir. İnsanın
dünya hayatında mesut olması, toplumsal düzeninin tam
anlamında sağlam bir düzen olmasını ve toplumsal düzeni
koruyacak kanunların bütün bireylerin hak ve hukukunu
tam anlamında koruyabilecek ve onun bütün ihtiyaçlarını
temin edebilecek niteliğe sahip olmasını iktiza eder. Bu
ise, insanın dünya hayatını ilgilendiren kanunları koyan
kimsenin, onun bütün boyutlarını ve dünya hayatındaki
bütün ihtiyaçlarını tam anlamıyla bilmesini gerektirir.
Aksi taktirde, koyduğu kanunlar, insanın bütün
ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz kalıp, insanı mesut
etmek yerine bedbaht kılacağı açıktır. Bu açıdan da,
insanı herkesten daha iyi tanıyanın, onun tüm
ihtiyaçlarını, niteliklerini ve özeliklerini herkesten
daha iyi bilenin Allah Teala olduğunu görmekteyiz. "Hiç
yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, haberdardır."
[26]
O halde, bu açıdan da insanın bütün ihtiyaçlarını
karşılayabilecek ve tam anlamıyla toplumsal adaleti
sağlayabilecek kanunları koyan ancak Allah Teala
olabilir. Bundan ilahi kanunların beşeri kanunlara bir
takım üstünlük ve ayrıcalığı olduğu ortaya çıkıyor.
İlahi kanunların beşeri kanunlara olan üstünlük ve
ayrıcalığını şöyle sıralayabiliriz:
1-
İlahi kanunlar, insanın bütün boyutları ve dünya ile
ahiret hayatı arasındaki ilişki nazara alınarak
hazırlanmıştır.
2-
İlahi kanunlar, her şeyi bilen ilahi ilimden
kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla beşerin bütün
ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip olup, ona
inananlara itimat ve güven sağlamaktadır. Beşeri
kanunlar ise bu özellikten yoksundur. Zira onlar insanın
kamil olmayan akıl ve ilminden kaynaklanmaktadır.
Buna
ilaveten; günümüzdeki en büyük adaletsizliklerin o
kanunları koyanların kendileri tarafından meydana
getirildiğini görmekteyiz. Bu nedenle halkın onlara ve o
kanunlara güven ve itimadı sarsılmıştır. Ama ilahi
kanunlarda böyle bir problem söz konusu değildir. Zira,
başta ilahi kanunları halka ileten peygamberlerin
kendileri olmak üzere, gerçek inanç sahiplerinin taviz
vermeden o kanunları uygulamaya koyduklarını görmekteyiz.
Bu ise bütün insanlara en derin güven ve emniyeti
sağlamaktadır.
3-
İlahi kanunlar, uygulanmak açısından, ister açık ister
gizli olsun, her halükârda garanti altındadır. Şöyle ki,
toplumsal hayatın tam anlamda düzene girmesi ve
toplumsal adaletin gerçekleşmesi için, yalnızca toplumun
her yönüne ışık tutabilecek ideal kanunların varlığı
yeterli değildir. Bu kanunların icrasının da garanti
altına alınması gerekir. Zira beşer, doğası gereği kendi
şahsi menfaatiyle çelişen kanunlardan bir türlü
sıyrılmak ister. "Hayır, insanoğlu önünü boş bulup
boyuna günah işlemek ister"
[27]
Toplumumuzda müşahede ettiğimiz kanuna aykırı eylemler
bunun en bariz delilidir. İşte bunun için toplumda olan
kanunların yerli yerinde uygulanması için mevcut
kanunların tatbik açısından garanti altına alınması
şarttır. Toplumda bulunan medeni kanunların yanı sıra,
cezai kanunların ve denetim sisteminin varlığı işte
bunun içindir.
Ancak
beşeri sistemdeki cezai kanunlar ve denetim sistemi, tam
anlamıyla bu boşluğu doldurmaktan acizdir. Zira, o
kanunların kendilerinin de ayrı bir denetim sistemini
gerektirdiği gibi, ancak beşerin açıktan kanunları
çiğnemesini önleyebilir, beşerin gizli hallerini de
kontrol edemez. Oysa, ilahi kanunlar, ister açık, ister
gizli beşerin her halini kontrol etmekte ve beşeri
sistemlerdeki zahiri kontrol sistemine ilaveten, hata,
kayırma ve acizlik türünden bir kusura sahip olmayan bir
ilahi kontrol sistemine de sahiptir. "...O, sırrınızı
da, açığınızı da ve ne kazandığınızı da bilir"
[28]
"Yoksa bizim onların sırlarını ve gizli konuşmalarını
işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır işitiriz,
elçilerimiz de onların yanındadır ve (yaptıkları her
şeyi) yazıyorlar."
[29]
"Ve kitap (amel defteri) ortaya konulur, suçluların onda
olanlardan korku içinde olduklarını görürsün. "Ne oluyor
bu kitaba! Küçük büyük, kapsamadığı hiçbir şey
bırakmamış" derler. Ve yaptıklarını önlerinde hazır
bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez."
[30]
Demek
ki, ilahi kanunlar, zahiri denetime ilaveten ortaya
koyduğu iman ilkesiyle kendini her halükarda garantiye
almıştır. Dolayısıyla gerçekten iman ehli olan bir
toplumun asla o kanunları çiğnemesi söz konusu olamaz.
Beşeri sistemler ise, böyle bir kontrol mekanizmasından
yoksundur.
Kısacası, bu evrenin bir yaratıcısı olduğunu (Tevhid
İlkesini) kabul ettikten sonra, her akıl sahibi insan,
bu evrenin yaratılışından bir hedefin olduğunu kabul
etmek zorundadır. Zira, mezkur ilke gereğince, bu
evrenin yaratıcısı, sonsuz kudret, ilim ve hikmet sahibi
olan bir varlıktır. Tek kelimeyle her türlü
eksikliklerden münezzeh ve bütün kemallere sahip olan
bir varlıktır. Böyle bir varlığın hedefsiz ve boş bir iş
yapması düşünülemez. O halde bu evrenin yaratılışının
bir hedefi vardır. Bu hedefin O'nun kendine yönelik
olduğu da söylenemez. Zira O'nda bir eksiklik ve kusur
yoktur ki, evreni yaratmakla kendisinde bulunan
eksikliği gidermeyi amaçlamış olsun. Veya O'nda
bulunmayan bir kemal yoktur ki, evreni yaratmakla o
kemale ulaşmayı istesin. O'nun kendisi her türlü kemalin
menşeidir. O halde evrenin ve özellikle de, en üstün
yaratık olan bizlerin yaratılışından, yine bizlere ait
olan bir hedefi amaçlamıştır. O hedef, bu yaratıklara
bir kötülük yapmak da olamaz. Zira her türlü eksiklik ve
kusurdan münezzeh olan ve her türlü kemale sahip olan
böyle yüce bir varlık bundan da münezzehtir. Demek ki,
yaratılıştan hedef; yine bu yaratıklara bir hayır
ulaştırmak olmalıdır.
Öte
yandan biz insanlar akıl, bilinç ve ihtiyar sahibi olan
varlıklar olduğumuzdan ve bize ulaşan her türlü hayrın
ve ulaşabileceğimiz her türlü kemalin ancak bu çerçeve
içerisinde tahakkuk bulduğundan dolayı, bize vereceği
her türlü hayır ve kemali bu çerçeve içerisinde
ulaştırmalıdır. Yani, biz insanların kemali, doğru
bilinç, güzel terbiye ve toplumsal adalet ve saadeti
temin edebilecek kamil kanunlara bağlıdır. Biz
insanların bu üç noktanın her birinde de ilahi elçilere
ihtiyacımız vardır. O halde beşerin kemale ermesinde
ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan sebepleri
şöyle sıralayabiliriz:
1-
Beşerin, kemale ermesinde gerekli olan doğru bilgilere
ulaşabilmesi,
2-
Beşerin, kemale ermesi için gerekli olan güzel terbiye
ve eğitimi alması,
3-
Toplumsal adalet ve saadetin temini için kamil kanunlara
sahip olması.
Şimdi
bunları teker-teker ele alalım:
Şüphe
yok ki, kendimize layık ilmi ve ameli kemalimize
ulaşmamız, sahip olacağımız doğru bilgilere bağlıdır.
Yine şüphe yok ki, bu bilgiler, hiçbir talim ve eğitimi
gerektirmeyecek kadar açık seçik değildir. Aksine, ancak
zorlu bir talim ve eğitim sürecinden geçtikten sonra
kemalimizde etkili olan ilke ve unsurlarla, kemalimize
zararlı olan şeyleri tanıyabiliriz. "Allah, sizi
analarınızın karınlarından çıkardı. Siz hiçbir şey
bilmiyordunuz. Sizin için kulaklar, gözler ve duyular
kıldı ki şükredesiniz."
[31]
Şimdi
soru şudur: Acaba biz insanlar bu açıdan sadece kendi
kısıtlı ilmimizle iktifa edebilir miyiz? Acaba biz
insanlar, yalnızca kendi çabalarımızla, layık olduğumuz
ve bizim yaratılışımızdan hedeflenen kemale ulaşmakta,
gerekli olan bütün unsurları teşhis edip, kemal ve
saadetimize zararlı olan bütün etkenleri kavrayabilir
miyiz?
Açıktır ki, bunun cevabı hayırdır. Zira, insanlar olarak
bizler, tam anlamında ne kendimizi, ne de bu evreni, ne
onun ve kendimizin evvelini, ne de sonunu bilmemekteyiz.
Biz, bu sonsuz varlık alemi karşısında ilim açısından,
henüz ilkokulun birinci sınıfında bile sayılmayız.
Bildiklerimiz karşısında bilmediklerimiz, kıyas
edilemeyecek kadar büyüktür.
Yalnız
bununla da kalmıyor. Bu evrenin bir yüzü bizim normal
bilgimizin alanı dışında kalmaktadır. Biz, Materyalizmi
reddettik ve varlık aleminin maddeyle sınırlı olmadığını
ve hayatın da dünya hayatından ibaret olmadığını
ispatladık. Biz, bu dünyadaki hayat tarzımızın,
inandığımız öteki yaşantımıza da yansıdığına ve oradaki
hayat tarzımızı, saadet ve bedbahtlığımızı etkilediğine
inanmaktayız. Normal bilgimiz bu hususta sıfır
derecesindedir. Biz, buradaki yaşam biçimimizin öteki
hayatımıza nasıl yansıdığını hiç bilmemekteyiz.
Bunlar
bir yana, hatta hayatımızın bu yönüyle ilgili
bilgilerimiz de yeterli değildir. Bir şeyi bu gün kabul
ediyor, yarın öyle olmadığına kanaat getiriyoruz.
Bilgilerimiz, çelişkiler ve hatalarla doludur. Hatalarla
dolu olan bir bilgiye, bizim saadet ve bedbahtlığımızı
ilgilendiren bu en önemli konuda ne kadar güvenebiliriz?
Bu
durumda; acaba bu konuda evreni olduğu gibi her yönüyle
bilen, bizim hata ve bilinçsizliğimizden uzak olup, bu
eksikliklerimizi gidererek, bizi hayatın her sahasında
aydınlatan ve saadetimizi gerektiren her türlü bilgiyi
cömertçe bize sunan, bir öğretmene ihtiyacımız yok mu?
Bu öğretmen, ilmi sonsuz ilahi ilimden kaynaklanan,
hayatın her yönünü tam anlamıyla bilen, ilahi elçilerden
başkası olabilir mi?
Açıktır ki, cevap; bu öğretmenin ilmini ilahi öğretiden
alan ilahi elçilerden başkası olamayacağıdır. O halde,
beşerin kemali ve saadetiyle ilgili doğru bilinçlenmesi
için, ilahi elçilerin gelmesi zorunludur. Sonsuz ilim,
hikmet ve şefkat sahibi olan yaratıcının bunu ihmal
etmesi mümkün değildir.
Beşerin kendine layık kemal ve saadete ulaşması, sadece
kemal ve yaratılış gayesiyle ilgili bilgilere sahip
olmasıyla sağlanamaz. Bunun yanı sıra, bu bilgileri
hayata geçirmekte, ona yardımcı olacak mürebbiye ve
örnek önderlere de ihtiyacı vardır.
Kısacası, beşer ancak talim ve terbiye ikilisiyle layık
olan kemal ve saadetine ulaşabilir ve kendinden beklenen
yaratılış gayesine varabilir. Talim, ilim öğretmenini,
terbiye de, ahlak mürebbisini gerektirir. Terbiye etmek,
ilimden fazla ameli yönle bağlantılıdır. Mürebbi,
terbiyesi altında bulunan kimselerin can ve ruhlarının
derinliğine kadar inebilmeli, onların duygu ve
içgüdülerini tadil edebilmelidir. Kamil bir mürebbi,
insanın kemalini ve saadetini ilgilendiren her şeyi,
bütün iyi ve kötüleri tam detaylarıyla bilmesiyle
birlikte, insan ruhunun inceliklerine, ahlaki
özelliklerine, duygu ve içgüdülerine de kamilen vakıf
olmalı ve bu ilkeleri hayata geçirmek açısından kusursuz
bir örnek olmalıdır. Yoksa kendi terbiye olmamış
birinden diğerlerini ıslah etmesini beklemek abes ve
yersiz bir beklentiden öteye gitmez.
Ayrıca
mürebbi, terbiyesi altında bulunan kimselerin itminan ve
güvenine mazhar olmalıdır ki, terbiyesi altında bulunan
kimseler, ona güven ve alaka duyarak ondan etkilensinler.
Acaba
böyle bir mürebbi, ilmini sonsuz ilahi ilimden alan ve
yüce yaratıcının terbiye ettiği, her türlü çirkinlik ve
sapıklıktan uzak olan ilahi elçilerden gayrisi olabilir
mi?
O
halde, insanoğlu ilahi elçiler olmaksızın, kendine layık
kemale erişemez. Özellikle de beşerin ahlaki kemali bunu
elzem kılmaktadır.
Açıktır
ki, sonsuz hikmet ve şefkat sahibi olan yüce yaratıcı,
beşerin bu ihtiyacını ihmal edip görmezlikten gelmez.
Nitekim ihmal etmemiş ve kendi terbiye ettiği yüce
mürebbilerini, insanlara gerçekleri öğretmek ve onların
ruhlarını bütün çirkinliklerden arındırıp güzelliklerle
süslemek üzere her zaman göndere gelmiştir.
"Andolsun
ki, Allah; inananlara, ayetlerini okuyan, onları
arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten,
kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir
iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık
sapıklıkta idiler."
[32]
İlahi
elçilerin gönderilmesinin lüzumu konusunda, bilginler
genellikle insanın toplumsal yaşantısının ilahi
elçilerin gönderilmesini zorunlu kıldığı hususu üzerinde
durmuşlardır.
Şöyle
ki, bu bilginler; "İnsan doğal olarak toplumsal
yaşantıya sahiptir. Sosyal hayat kanun ve kuralsız
olamaz. İnsanın kemal ve saadetini temin edebilecek
kamil kural ve kanunlar, ancak onun her yönüne vakıf
olan yaratıcısı tarafından koyulabilir. Beşer bu
kanunları doğrudan yaratıcıdan alma imkanına sahip
olmadığına göre, ilahi lütuf, O'nun kendi elçilerini
göndererek işbu kanunları beşere iletmesini iktiza eder"
şeklinde istidlal etmişlerdir. Şimdi bu konuyu biraz
açalım:
İnsan
yaratılışı itibarıyla toplumsal yaşama sahiptir. Ancak
sosyal yaşam ile layık olduğu kemale ulaşabilir ve
gerekli ihtiyaçlarını ancak toplumsal hayat sayesinde
giderebilir. Zira insan, yaşamı için gerekli olan
şeyleri çalışarak kendi çabalarıyla kazanmak zorundadır.
Öte
yandan; insanın yaşamı için zorunlu ihtiyaçları o kadar
geniş ve detaylıdır ki, bireysel olarak bu ihtiyaçların
tamamını giderebilmesi olanaksızdır. Dolayısıyla bu
doğrultuda diğer insan bireyleriyle yardımlaşmak,
onların güç ve bilgi birikiminden yararlanmak zorundadır.
Bundan
gayri; insanın bir takım ihtiyaçları vardır ki, onlar
ancak toplumsal yaşamla giderilebilir. Bir çok kemali de
böyledir. İnsan onlara, ancak toplumsal yaşantıda
ulaşabilir. İşte bunun için insanoğlu ailesel yaşantıdan
başlamak üzere, köy, kent ve ülke oluşturmak suretiyle
toplumsal yaşama girmek zorundadır. İnsanoğlunun ilk
varoluşundan itibaren devamlı olarak bir toplum
içerisinde hayatını sürdürmesi bunun en kesin kanıtıdır.
Toplumsal
yaşam kanunsuz olamaz. Zira, sosyal yaşamda zorunlu
olarak bireyler arasında menfaat sürtüşmesi meydana
gelir. Öte yandan insan bireyleri, kendi doğalarında
bulunan kendini isteme ve kendi çıkarını düşünme
içgüdüleri gereği olarak, her biri mümkün olduğu kadar
kendi yararına gördüğü her şeyin en iyisine sahip olmak
ister. Bu uğurda elinden gelen çabayı göstermekten
kaçınmadığı gibi, önüne çıkacak engelleri aşmak ve
isteğine en layıkıyla ve en kolay yoldan sahip olmak
uğruna başkalarını da kullanmaktan, onların hak ve
hukuklarına tecavüz etmekten çekinmez. Bu ise, toplumda
kargaşa ve bozgunluğun meydana gelmesine ve sonuçta da
toplumsal yaşantının yıkılmasına sebep olur. İşte bunun
için insan aklı, toplumsal yaşantıyı düzenleyerek,
bireylerin hak ve hürriyetlerini teminat altına alacak,
zorbaların tecavüz ve sitemlerinin önüne geçecek kural
ve kanunların ve bunları uygulayacak bir yönetimin var
olması gerektiğine hükmeder.
Yukarıdaki açıklamamız, toplumsal yaşam kanunsuz
olamayacağını gözler önüne serdi. Ancak iş bununla
bitmiyor. Şimdi sorun, beşerin layık olduğu asıl kemal
ve saadetine nasıl bir kanununun ulaştırabileceğidir.
Nasıl bir kanun, insan toplumunu gerçek anlamda insan
toplumu yapıp, her şahsın hak ve hukukunu koruyabilir?
Nasıl bir kanun, toplumdan zulmü, tecavüzü ve sömürüyü
giderip hakiki anlamda medeni bir toplum oluşmasını
sağlayabilir?
Açıktır ki, her kanun bunun uhdesinden gelemez. Böyle
medeni bir toplum yaratabilecek bir kanunun en azından
aşağıda sayacağımız şartlara haiz olması gerekir:
1-
İnsanoğlunun gerçek ihtiyaçları temeli üzere hazırlanmış
olup, insanın bütün toplumsal, hukuki, siyasi ve ahlaki
gereksinimlerini temin etmekte yeterli olmalı,
2- O
kanunlarda insanın manevi yaşantısı ihmal edilmiş
olmamalı, aksine insanın manevi hayatını geliştirip
ilerletmesinde ve bu hususta elde edebilecek bütün
kemallerine yardımcı olabilecek şekilde hazırlanmış
olmalıdır.
3- Her
türlü bireysel ve toplumsal baskı, sömürü, zülüm ve
sitemi önleyecek şekilde kapsamlı ve kamil olmalıdır.
4-
Belli bir grup veya tabakanın yarar ve çıkarlarını
koruyacak şekilde değil, toplumun bütün fertlerinin
yarar ve çıkarını koruyup, saadetlerini temin edebilecek
şekilde hazırlanmış olmalıdır.
Açıktır ki, böyle bir kanunu, ancak evrenin ve insanın
yaratıcısı Cenab-ı Hak koyabilir. Zira, Cenab-ı Hak'tan
gayri hiçbir kimse, tam anlamıyla evrenin ve insanın
bütün inceliklerini, sırlarını bilemez. Yalnızca Cenab-ı
Hak'tır ki, insanın bütün içgüdü ve duygularına, hakiki
ruh ve beden saadetine vakıftır. Sadece Cenab-ı Hak'tır
ki, dünya ve ahiret yaşantısı arasındaki derin irtibatı
tam anlamıyla ve bütün detaylarıyla bilmektedir. Sadece
Cenab-ı Hak'tır ki, bütün yaratıklar O'na aynı nispete
sahiptir ve kimseye karşı bir taraftarlık ve kayırması
söz konusu değildir. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, her
türlü taassup ve dar görüşlülükten münezzeh olup,
kanunlar arasındaki ilişki ve çatışmalardan en iyi
şekilde haberdardır. O nasıl bilmeyebilir? Her şeyin
yaratanı O'dur. Her şeyin başlangıcını da, sonunu da,
şimdiki halini de en güzeliyle O bilmektedir. Hiçbir şey
O'na gizli kalamaz. "Evet, yaratan bilir. O, latiftir (madde
değil ki, engellere takılsın), habirdir. (sonsuz ilim
sahibidir)"
[33]
"O göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her
şeye kadirdir."
[34]
Buna
ilaveten; O, kullarına karşı sonsuz şefkat ve rahmet
sahibidir. "...Muhakkak Allah insanlara karşı çok şefkat
eden ve çok rahmedendir."
[35]
"O, çok bağışlayıcı ve çok sevendir."
[36]
Zaten bütün yaratıklarının ihtiyarına koyduğu bu sonsuz
nimetler ve onları muhtaç oldukları her türlü araç ve
gereçlerle donatması bunun en bariz kanıtıdır.
Şimdi
böyle yüksek ilim, hikmet, şefkat ve rahmet sahibi bir
yaratıcının yaratıklarının en eşrefi olan insan türünü,
kemalinin en zorunlu ihtiyacı olan hidayetten esirger mi?
Onun bu ihtiyacını görmezlikten gelip ihmal eder mi?
Böyle bir Rabbin, bütün yaratıklardan üstün yarattığı ve
bütün yaratıkları ihtiyarına sunduğu bir varlığın
yaratılış gayesi olan kemaline ermekte onu kendi başına
bırakıp, ihmal etmesi mümkün müdür? Bu O'nun sonsuz
şefkat, hikmet, ilim ve kudreti ile bağdaşır mı?
Açıktır ki, cevap hayırdır. O'nun sonsuz lütfü, beşerin
bu en zorunlu ihtiyacını da karşılamasını iktiza eder.
İşte bunun için, seçtiği kamil insanlar aracılığıyla ona
yol göstermiş ve saadet yolunu açmıştır. Onlara saadet
ve kemallerinin ne olduğunu ve nelerin onu bedbahtlığa
sürükleyeceğini bildirmiştir. İşte bunun için, seçilmiş
ilahi elçilerin beşere yol göstermesi zorunludur. Zaten
hep böyle ola gelmiştir.
Büyük
İslam filozofu İbn-i Sina, en büyük eseri olan "Şifa"
adlı kitabının ilahiyat bölümünde şöyle der: ""İnsanın
bekası ve olgunlaşması için peygamberlerin
gönderilmesine olan ihtiyaç, kirpiğin ve kaşın çıkmasına,
ayakların içinin içeri doğru eğik olmasına ve benzeri
zorunlu olmayan yararların teminine olan ihtiyaçtan
kesinlikle daha çoktur. O halde ilahi ezeli inayet ve
lütfün insanın vücudundaki bu incelikleri ve faydaları
göz önüne alıp ta insanlığın bekasında esas olan
peygamberleri göndermek gibi bir ihtiyacı düşünmemesi
mümkün değildir."
[37]
Yine,
İbn-i Sina, "El-İşarat vet Tenbihat" adlı eserinde şöyle
yazıyor: "İnsan, tek başına yaşantısında gerekli olan
ihtiyaçlarını karşılayamadığından, kendi türünden diğer
insanların bu ihtiyaçları karşılamakta onunla ortaklık
yapmalı, aralarında bir takım konularda alış veriş
olmalı, her biri diğerinin tek başına çözmeye kalkıştığı
taktirde, fazlalığı yüzünden halletmesi olanaksız olan
veya olanaklı olsa bile zor olan ihtiyaçlarından birini
karşılamayı uhdesine almalıdır. Bu ise, onların arasında
alış verişin ve iş birliğinin olmasını zorunlu kılıyor.
Bireyler arasındaki alış veriş ve iş birliği ise, bunu
koruyacak bir adalet yönetiminin ve kanunun ve Allah
katından mahsus kılındığı belirtilerle itaat edilme
hakkıyla ayrıcalık kazanan bir kanuncunun varlığını
zorunlu kılmaktadır..."[38]
Büyük
düşünür Hace Nasiruddin, İbn-i Sina'nın bu sözlerinin
açıklamasında şunları yazıyor: "İnsan tek başına
yaşantısının gereksinmelerini karşılamaktan acizdir.
Zira, insanın hem kendi, hem de ailesini oluşturan
kişilerin yemeğe, elbiseye, oturacağı meskene ve koruma
aletlerine ihtiyacı vardır. Bunların tamamı sanat
mahsulü olup, bir kişi bunların tamamını bizzat kendisi
yapmaya kalkışırsa, onları ancak onlar olmadan yaşantıyı
sürdürmesi mümkün olmayan veya mümkün olsa bile zor olan,
uzun bir müddet içerisinde temin edebilir. Fakat
birbirleriyle yardımlaşma ve ortaklık içerisinde bulunan
bir grup için, bunları temin etmek pekala kolay olur.
Onlardan her biri, arkadaşını yaşantı için gerekli olan
bir ihtiyacın temininde yardım edip rahatlatabilir.
Örneğin, her biri, bir yönde tahassüs kazanıp, diğerine,
kendi uzmanlığı kolunda yardım eder, diğerinden de aynı
şekilde yardım alabilir. Dolayısıyla insan doğası gereği
yaşantısında topluma muhtaçtır. İşte bilginlerin: "İnsan
doğal olarak medenidir" sözlerinin anlamı budur.
Medeniyetten maksatları toplumsal yaşantıdır.
Sonra,
insanlar arasında toplumsal işbirliği, aralarında vuku
bulacak, bir alış veriş ve adalet mekanizmi olmaksızın
düzene giremez. Zira onlardan her biri, kendi
ihtiyacının peşinde olacak ve bu konuda kendine engel
teşkil edene karşı buğzedecektir. Onun bu istek ve buğzu
ise, onu diğerlerinin hakkına tecavüz etmeye itecektir.
Böylece de arada kargaşa doğup toplumsal yaşantıyı
tehlikeye düşürecektir. Fakat eğer toplumda bir adalet
mekanizmi bulunursa, böyle bir sorun ortaya çıkmaz. O
halde toplumsal yaşantı kanunu gerektirir.
Sonra
her kanun, bir kanun koyucuyu gerektirir. Eğer bu kanunu
onların kendileri koymaya kalkışırlarsa, yine aynı sorun
ortaya çıkıp, onların birbirleriyle niza etmelerine ve
toplumda kargaşa doğmasına sebebiyet verecektir. O halde
kanun koyan kimse, itaat hakkı olma ayrıcalığına sahip
olmalıdır ki, diğer insanlar ona itaat etsinler ve
koyduğu kanunlara boyun eğsinler. Böyle bir itaat hakkı
ise, ancak onun yaratıcı tarafından olduğunu belirten
ayet ve belirtilere sahip olmasıyla doğar. Dolayısıyla,
onun yaratıcı tarafından ve O'nun adına konuştuğunu
belirten, alametlere ve ayetlere sahip olması zorunludur.
İşte bu belirti ve ayetler mucizedir. Bu mucizeler sözlü
ve fiili olabilir. Has insanlar sözlü mucizelere, avam
halk ise, fiili mucizelere daha eğilimlidir. Fiili
mucizeler, sözlü mucizeler olmaksızın olamaz. Zira,
hayra davet olmaksızın, nübüvvet ve mucize gerçekleşemez.
O halde toplumsal yaşam mucize sahibi olan bir
peygamberin varlığını zorunlu kılmaktadır."
[39]
Büyük
kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin Tusi, "Tecrit" adlı
kitabında da şöyle yazıyor: "Peygamber gönderilmesi,
hayırlı ve güzel bir şeydir. Zira, onda bir çok fayda
mevcuttur. Akla, kestirdiği konularda yardımcı olur,
aklın bir hükmü bulunmadığı konularda hükmü beyan eder,
korkuyu giderir, haseni ve kabihi, menfaat ve yararları
açıklar, insan türünü korur, insan bireylerini sahip
oldukları çeşitli istidatlara göre kemale ulaştırır,
onlara bilmedikleri sanatları, ahlak ve siyaseti öğretir,
öteki yaşamlarındaki (ahiret hayatındaki) ceza ve
mükafatları haber verir ve böylece mükellef insanlara
bir lütuf olur."[40]
Hişam
bin Hakem şöyle rivayet ediyor: "İmam Cafer Sadık (a.s),
Allah'ın varlığına inanmayan birisinin: "Peygamberlerin
gönderilmesinin gerekliğini ve peygamberlerin
doğruluğunu nasıl ispat edebilirsiniz?" şeklindeki
sorusuna şu cevabı verdi:
"Bütün
yaratıkların sıfatlarından yüce -yaratıkların her türlü
niteliğinden münezzeh- hikmet sahibi olan, halkın
göremeyeceği, dokunamayacağı, kendisiyle konuşamayacağı
ve görevlerini kendisinden soramayacağı bir yaratıcımız
olduğunu ispatladıktan sonra, onunla kulları arasında
aracı olan, kulların maslahat ve yararlarına olan
bekalarını sağlayan şeyleri onlara öğretecek ve helak
olmalarına sebep olan şeyler hakkında onları uyaracak
olan elçi ve temsilcilerin bulunmasının gerekliliği
kendiliğinden ispat olur. O halde halk arasında ilim ve
hikmet sahibi, Allah tarafından tayin edilmiş,
müjdeleyen ve uyaran aracıların varolmasının gerekliliği
kesin ve açıktır. Onlar, Allah'ın kendi hikmetiyle
terbiye ettiği ve hikmetle gönderdiği peygamberlerdir ki,
yaratılış ve fiziksel açıdan diğer insanlarla ortak
olmalarına rağmen, ruhsal özellikler bakımından onlarla
hiçbir ortak yönleri yoktur.
Hekim
ve alim olan Cenab-ı Hak, onları hikmetiyle desteklemiş
ve her türlü hata ve günahtan korumuştur. Sonra yer yüzü
gerçek hüccetten (ilahi önderden) boş kalmasın diye her
asırda gönderilen peygamberler, bunu getirdikleri
deliller, burhanlar, doğruluk alametleri ve mucizelerle
ispatlamışlardır."
[41]
Allah
Teala peygamberlerin gönderiliş nedenini şöyle beyan
ediyor: "Müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler
gönderdik ki, peygamberlerin gelişinden sonra,
insanların Allah'a karşı bir hüccet ve özürleri olmasın.
Allah azizdir, hikmet sahibidir."[42]
Yine
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun! Biz
peygamberlerimizi belgelerle gönderdik ve onlarla
birlikte kitap ve ölçek indirdik ki, insanlar adaleti
ayakta tutsunlar..."
[43]
O
halde insanlığın hedefine uygun bir şekilde hidayete
ermesinde ve sosyal adaleti kökleştirecek kanunların
koyulmasında peygamberlere olan ihtiyaç açıklığa
kavuşmuştur.
Elbette ilahi peygamberlerin yarar ve hedefleri sadece
bu saydıklarımızla sınırlı olmayıp, aşağıda işaret
edeceğimiz konular da peygamberlerin gönderilmesinin
yarar ve hedefleri arasında yer almaktadır.
1-Tevhid
ve İbadet
Tüm peygamberlerin asıl
hedefleri halkı, tevhid inancına, Allah'tan başka bir
ilah olmadığına davet etmektir.
Kur'an-ı Kerim
peygamberlerin hedeflerinde esas olan çağrıyı şöyle
beyan etmiştir: "Resulüm! De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda
müşterek olan bir söze gelelim: Allah'tan başka hiçbir
şeye kulluk etmeyelim. Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım.
Allah'ı bırakıp da bir birimizi rabler (mabudlar)
edinmeyelim. Eğer onlar (bu kelimeden) yüz çevirirlerse;
"Şahid olun, gerçek Müslümanlar biziz" deyin."
[44]
Kur'an-ı Kerim bu
ayet-i kerimede tüm insanlığı, her zaman için gerekli
olan bir hakikate çağırmaktadır. Bu hakikat, yaratıcıdan
gayrisine ibadet ve kulluk etmeme hakikatidir. Bu öyle
bir hakikat ve esastır ki, geçmiş zamanda esas olduğu
gibi, bugün de beşer için yegane kurtuluş yolu sadece
odur.
Peygamberler, yalnızca
Allah'a ibadet esasına dayalı bir toplum kurmak için
mücadele vermişlerdir. Onlar, insanları sömürü ve
cehaletten kurtarmak ve tağutun çeşitli görünümleri
olarak ortaya çıkan isimlere ibadet etmekten kurtarmak
için kıyam etmişlerdir.
2- İlim
ve Ahlaki Değerler
Peygamberler, insanları
cehalet ve her türlü zulümden kurtararak, ahlaki
değerler çerçevesinde uygarlık ve ilim ışığına
kavuşturan ilahi önderlerdir. Peygamberimizin (s.a.a)
Allah tarafından risalete seçildiğinde ilk aldığı emrin
"oku" olması sözümüzün şahididir.
Peygamberler eğitim ve
öğretime önem vermekle beraber, başta kendileri
amelleriyle örnek olarak, halkı ahlaki değerlere davet
etmişlerdir.
İslam Peygamberi (s.a.a)
şöyle buyurmuştur: "Ben ahlaki değerleri tamamlamak için,
peygamberliğe seçildim."[45]
Allah Teala şöyle
buyuruyor: "Okuma yazma bilmeyenlere içlerinden bir
peygamber gönderen O'dur. Peygamber, Allah'ın ayetlerini
onlara okur, onları temizler, kendilerine kitap ve
hikmet öğretir. Halbuki, onlar daha önce açık bir
sapıklık içinde idiler."[46]
3-
İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak
Peygamberin
hedeflerinden biri de, insanları batıl inançlar, hurafe
ve yanlış gelenek ve göreneklerin zulmet ve
karanlığından kurtararak, Allah'ın gösterdiği nurlu yol
ve aydınlığa yönlendirmektir.
Allah Teala şöyle
buyuruyor: "... Onlara iyiliği emreder, kötülüklerden
sakındırır. Hoş, güzel şeylerin onlara helal olduğunu,
pis şeylerin de haram olduğunu beyan eder, omuzlarında
olan ağır yükleri ve zincirleri omuzlarından indirir.
İşte ona iman edip onu düşmandan koruyanlar, ona yardım
edip onunla gelen nura tabi olanlar asıl kurtuluşa
erenlerdir."[47]
Yine Allah Teala şöyle
buyuruyor: "Bu Kur'an, öyle bir kitaptır ki, insanları
Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, her şeye
galip ve bütün övgülere layık olan Allah'ın yoluna
çıkarman için onu sana indirdik."
[48]
4- Tağut
ve Müstekbirlere Karşı Mücadele
İlahi elçilerin en
büyük vazife ve hedeflerinden biri de, insanları
köleleştirerek, kendi hizmetine alan müstekbirlerle
savaşıp, onların zulmü altında inleyen insanları
kurtarmak ve onları layık oldukları insani makama
ulaştırmaktır. İşte bu yüzdendir ki, tarih boyunca
peygamberlere karşı amansız savaş açanların hep
müstekbirler olduğunu görmekteyiz.
Allah Teala şöyle
buyuruyor: "Biz hangi memlekete uyarıcı bir peygamber
gönderdiysek, muhakkak o memleketin ileri gelen refah
düşkünleri: "Biz sizinle gönderilen mesajları inkar
edenleriz" dediler."
[49]
Her Musa'nın bir
Firavun'u olagelmiş ve her zaman hakla batılın
mücadelesi olmuştur, olacaktır da. Genelde hakkın
hakimiyetine engel olanlar; dünya düşkünü, refahını
gayr-ı meşru bir şekilde temin etmeye alışmış,
başkalarının elinin emeğine göz diken, her zaman
kendilerinin egemen olmasını isteyen müstekbirlerdir. Bu
tür insanlar tağut ve evliya-uş şeytandırlar.
Peygamberler, her zaman
mustazafların (zayıf bırakılmışların) safında yer alıp,
zalim ve müstekbirlerin aleyhine mücadele etmişlerdir.
Allah Teala şöyle
buyuruyor: "Andolsun; biz her ümmete: "Allah'a ibadet
edin ve tağuttan kaçının" diye bir peygamber gönderdik.
Böylelikle onlardan bir kısmına Allah hidayet verdi, bir
kısmı da delalet ve sapıklıkta kalmaya müstahak oldu.
Şimdi yer yüzünü bir gezip dolaşın da yalanlayıcıların
uğradıkları sonucu görün."[50]
5-
İhtilaf ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak
Peygamberlerin
hedeflerinden biri de, insanlar arasında çıkan yerli
yersiz ihtilafları giderip, hak ve hakikat esası üzere
kurulu olan, birlik ve beraberliğe sahip bir toplum
yaratmaktır.
Allah Teala şöyle
buyuruyor: "İnsanlar tek bir ümmet idiler. (Sonra
ayrılığa düştüler de) Allah uyarıcı ve müjdeleyici
olarak peygamberleri gönderdi. Onlarla birlikte,
insanların aralarında ayrılığa düştükleri şeyde
hükmetmek için hak üzere kitap indirdi. Fakat
kendilerine açık deliller geldikten sonra, aralarındaki
zulüm ve hasetlerinden ötürü onda ayrılığa düşenler, o
kitap verilenlerden başkası değildi. Böylece onların
ayrılığa düştükleri konularda Allah kendi izni ile iman
edenleri hakka hidayet etti. Allah dilediğini doğru yola
iletir."[51]
6- Aklı
Teyit Etmek
İslam bilginlerinin,
peygamberlerin gönderilme nedenlerini açıklarken,
peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden birinin de,
akla, kestirdiği konularda yardımcı olmak, aklın bir
hükmü bulunmadığı konularda ise, hükmü beyan etmek
olduğunu vurguladıklarına yukarıda işaret etmiştik. O
halde peygamberlerin görevlerinden biri de aklı teyit
etmektir.
Hz. Ali (a.s) şöyle
buyurmuştur: "Allah, unutulan nimetleri hatırlatsınlar,
aklın gizli kalmış kabiliyet ve yeteneklerini ortaya
çıkarsınlar diye peygamberleri gönderdi."[52]
Hz. İmam Kazım (a.s)
şöyle buyurmuştur: "Ey Hişam! Allah Teala'nın zahir ve
batın olmak üzere iki hücceti vardır. Zahir hüccet,
peygamberler ve imamlardır. Batıni hüccet ise akıllardır."
[53]
7-
Ruhsal Hastalıkları Tedavi Etmek
Peygamberler insanların
ruhsal hastalıklarını tedavi eden en büyük doktorlardır.
Hz. Ali (a.s) şöyle
buyuruyor: "Peygamber tıbbıyla gezen bir doktordur.
Merhemlerini tam itinayla hazırlamış, araç gereçlerini
kızartıp sterilize etmiştir. Körleşmiş kalplerden,
sağırlaşmış kulaklardan ve lâl olmuş dillerden nerede
bir ihtiyaç görürse, ilacını orada kullanır. Peygamber,
ilaçlarıyla birlikte, hikmet nuruyla aydınlanmış, ilim
çakmağıyla ateşlenmiş bir doktor olarak, gaflet ve
şaşkınlık yerlerini aramaktadır..."
[54]
8- Ölen
Ruhları Tekrar Diriltmek
Peygamberler, günah ve
isyan etmek sonucu kararak ölen kalplere hayat vermek
için gönderilmişlerdir.
Allah Teala şöyle
buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah ve Peygamber, sizi,
hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin.
Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda
O'nun katında toplanacağınızı bilin."
[55]
9- Güzel
Bir Örnek Oluşturmak
Peygamberler, ahlak ve
sireleriyle insanlık için uyulması gereken en güzel
örneklerdir.
Allah Teala şöyle
buyuruyor: "Ey iman edenler! Andolsun ki, sizin için,
Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı
çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir."
[56]
Elbette peygamberlerin
hedef ve görevlerinin bu saydıklarımızla sınırlı
olduğunu söylemek istemiyoruz. Biz sadece peygamberlerin
hedef ve görevlerinden bazılarına işaret ettik.
Peygamberlik makamı çok yüce bir ilahi makam olduğu için,
zaman-zaman bu makama özenerek Museylemet-ül Kezzab gibi,
peygamberlik iddiasında bulunanlar olagelmiştir. Tabii
ki, her iddiayı, özelikle de peygamberlik iddiası gibi,
inançta esas olan bir meseleyi açık bir delil olmaksızın
kabul etmek akıl karı değildir.
İbn-i
Sina diyor ki: "İddiacının iddiasını bir delil ve burhan
olmaksızın kabul eden kimse, insan fıtratından çıkmıştır."
Dolayısıyla yalan olan peygamberlik iddiasıyla gerçek
peygamberliğin ayrımı için, açık delillerin olması
zaruridir. İşte gerçek peygamberin iddiasının
doğruluğunu ispatlamak için getirdiği delile mucize
denir.
Allah
tarafından gönderilen bir peygamberin iddiasının
doğruluğunu ispatlamak için, getirdiği delile mucize
denir demiştik. Fakat Kur'an-ı Kerim'de mucize kelimesi
yerine, burhan, beyyine (açık delil) ve ayet (nişane)
tabirleri kullanılmıştır. Mucize, sözcük olarak Arapça
bir kelimedir. Ecz kökünden üretilen bir ism-i faildir.
Acze düşüren anlamını ifade eder. Ulema, bir peygamberin
kendi peygamberlik iddiasını ispatlamak amacıyla ilahi
güce dayalı olarak getirdiği, diğer insanların benzerini
getirmekten aciz kaldığı, harik-ül ade delil ve nişaneye
mucize ismini vermişlerdir. Yani, bir peygamberin
getirdiği delile mucize ismi verilmesi, diğer insanların
onun benzerini getirmesinden aciz kaldığından dolayıdır.
Büyük
kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin, mucizenin tanımını
şöyle yapmıştır: "Bir peygamberin doğruluğunu tanımanın
yolu, mucize göstermesidir. Mucize, bir peygamberin
iddiasına uygun olarak, harik-ül ade olan bir olayı var
etmesi veya aynı özellikte bir şeyi yok etmesinden
ibarettir."
[57]
Hz.
İmam Cafer Sadık (a.s) mucizenin gerekliliğini şöyle
açıklıyor: "Mucize, ilahi bir nişanedir. Allah o
nişaneyi ancak peygamberine ve Allah tarafından imamet
makamına tayin edilen kimseye, iddiasının ve
getirdiğinin doğruluğunun yalancı iddiacıların
iddiasından ayrılması için vermektedir."
[58]
Görüldüğü üzere, mucizenin bir takım şartları vardır. O
halde her harik-ül ade olan iş, mucize olarak kabul
edilmez.
Evvela;
mucizeyi getiren kimsenin peygamberlik veya imamlık
iddiası olmalı.
Saniyen; bütün diğer insanların benzerini getirmekten
aciz kaldığı harik-ül ade bir olay olmalı.
Salisen; iddiasıyla uyum içinde olmalı.
Rabien;
tahaddi makamında olmalı. Yani, meydan okurcasına diğer
insanları mukabele ve mübarezeye davet niteliğinde
olmalıdır.
a)
Harik-ül ade bir olayın mucize telakki edilebilmesi için,
onu getirenin peygamberlik veya imamlık iddiası
olmalıdır. Yoksa böyle bir iddia söz konusu olmadan bazı
salih kullardan görülen harik-ül ade olaylara mucize
değil keramet denir.
b) Bu
harik-ül ade olay, hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan
tahakkuk bulmalı ve diğer insanlardan hiç birinin, hatta
en dahi insanların veya Allah'ın diğer salih kullarının
böyle bir olayın benzerini yapmaları imkansız olmalıdır.
Yoksa, diğer insanların da sahip oldukları üstün
yetenekleri sayesinde belli şartlar altında
yapabildikleri veya diğer bir salih kulun getirebileceği
türden bir olay olursa, bu da mucize sayılmaz.
Meselâ,
sihirbazlar, mürtazlar ve salih kullar gibi, bazı
insanlar da yoğun ve yıpratıcı çalışmalardan sonra bir
çok insanın yapamadığı bir takım işleri yapabiliyorlar.
Ama bu gibi işler, bir takım temrin ve zahmete dayalı
olarak, belli şartlar altında tahakkuk bulduğu için,
başka birisi çıkıp ondan daha üstününü de yapabilir.
Hiçbir sihirbaz, hiçbir mürtaz, hiçbir dahi, hiçbir veli
hiçbir kayıt ve şarta tabi olmadan her halükarda
harik-ül ade bir olayı tahakkuk ettiremez. Onların
yaptıkları harik-ül ade olaylar, illa da belli şartları
içeren türden olup, diğer insanların da benzeri şartlar
altında aynısını veya daha üstününü
gerçekleştirebileceği türden harik-ül ade olaylardandır.
Allah
peygamberleri, herhangi bir özel öğretim ve eğitim
görmeden, istenilen şey mantıklı olduğu taktirde, hiçbir
sınır söz konusu olmaksızın, Allah'ın izniyle her alanda,
zaman ve ortam farklılığı göz önüne alınmaksızın mucize
gösterebilirler.
Kısacası, dahilerin, sihirbazların, mürtazların ve
keramet ehlinin yaptıkları bazı işler de, harik-ül ade
olma özelliğini taşıyor. Ama onların yaptıkları işler,
beşer türünün kadir olmadığı bir iş değildir. Başka biri
de aynı şartlara haiz olduğu taktirde, benzeri bir işi
veya daha üstününü yapabilir. Fakat mucize olan şey,
beşer türünün gücü dışında kalan bir olay olmalıdır ve
hiçbir kimse hiçbir koşul altında onun benzerini
tahakkuk ettirememelidir.
Örneğin, altı yaşındaki bir çocuğun, büyük bir bilgin
insan gibi ilmi kariyere ulaşması, harik-ül ade bir
olaydır. Ancak bu, dahi insanlarda görülebilen bir olay
olup, beşer türünün kudreti dışında değildir. Onun gibi
başka bir dahi de çıkabilir. Fakat, Hz. İsa (a.s)'ın
olayında olduğu gibi, henüz yeni doğmuş bir çocuğun, en
üstün bilginlerin bile ulaşamayacağı bir ilmi ve
olgunluğu ortaya koyup, kendini ilahi peygamber ilan
etmesi, bir dahilik işi değildir, bu bir mucizedir ve
sonsuz ilahi kudrete bağlı olduğunu göstermektedir.
c)
Mucize, peygamberlik veya imamet iddiasında bulunan
kişinin sözüyle uyum içinde olmalıdır. Yani, mucize
olarak göstereceğini söylediği şeyin kendisini tahakkuk
ettirmelidir. Yoksa, mucize olarak göstermek istediği
şeyin tersi gerçekleşirse, bu mucize sayılmaz.
Örneğin, eğer; "Ben mucize olarak anadan kör olan
kimseye şifa veririm veya ölü insanı diriltirim" diyorsa,
bunun kendisini tahakkuk ettirmelidir. Yoksa, anadan kör
olan birine şifa vereceğim deyip de, onun başına elini
sürdüğünde faraza, o insan sağır da olursa (gerçi, bu iş
diğer insanların elinden gelmese bile), mucize sayılmaz.
Nitekim, yalancı peygamber Museyleme, Hz. Resulullah'ın
suyu çok az olan bir kuyunun suyundan bir miktar ağzına
alıp, tekrar o kuyuya boşalttığında, kuyunun suyunun
coşarak çoğaldığını duyunca: "Bunu ben de yaparım" deyip,
yine suyu az olan bir kuyunun suyundan bir miktar alıp
tekrar onun üstüne boşaltınca, o kuyunun suyunun tamamen
kuruduğu rivayet edilmektedir. İşte Hace Nasiruddin'in
mucizenin tanımında zikrettiği, "iddiasıyla uyum içinde
olmalı" kaydı bu şartı belirtmektedir.
d)
Mucize olarak yapılmak istenen iş, tahaddi makamında
olmalı. Yani, yalnızca peygamberlik veya imamlık
iddiasının ispatı için yapılmalı ve diğer insanlara
meydan okurcasına ve onları mübarezeye davet edercesine
olmalıdır. Bu durumda eğer, böyle bir iddia sahibi,
insan türünün kudreti dışında kalan bir mucize
gerçekleştirir, onlar da onun benzerini getirmekten aciz
olduklarını itiraf edip, böyle bir şeyin eğitim, öğretim
ve benzeri herhangi bir normal yollarla gerçekleşmesinin
mümkün olmadığını görürlerse, o işin mucize olduğu ve
ilahi güç sayesinde gerçekleştirildiği anlaşılır. Aksi
taktirde, böyle bir iddia söz konusu olmadan ve diğer
insanları mübarezeye davet etmeden bazı salih kullarda
görülen harik-ül ade işlere keramet denir.
Mucizenin sadece peygamberlik veya imamlık iddiasında
olan kişiye mahsus olmasının nedeni şudur ki, mucize,
bir peygamberin veya imamın iddiasının doğruluğunun
kanıtıdır. Zira Allah Teala'nın, iddiasında doğru
olmayan bir peygamber veya imama böyle bir imkan
sağlayarak kullarının sapıklığa yönelmelerine izin
vermesi O'nun hikmetiyle bağdaşmaz ve muhaldir.
Allah
Teala şöyle buyuruyor "Eğer o peygamber bazı şeyleri
uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı, elbette biz onu
kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da onun
kâlp damarlarını keserdik (helak ederdik)
[59]
Yine,
Cenab-ı Hak Hz. Musa ile mübarezeye kalkışan
sihirbazların Allah tarafından teyit göremeyeceklerini
şöyle açıklıyor: "Onlar yapacaklarını ortaya koyunca,
Musa: "Sizin yaptığınız bir büyüdür. Şüphesiz Allah
müfsitlerin (fesat çıkaranların) işlerini düzeltmez. Ve
suçlular istemese de Allah kelimeleriyle hakkı
gerçekleştirir" dedi."
[60]
Fakat
bu dediklerimizin anlamı şu değil ki; peygamber, her
karşısına dikilip mucize talebinde bulunanın isteğine
icabet edip, ona mucize göstermek zorundadır. Hayır, bir
peygamberin mucize göstermesi için, makul bir gerekçesi
ve hikmete uygun olması gerekir. Yoksa, bazıları gerçeği
anlamak için değil, kendi küfürlerine ve inatlarına
bahane aramak veya başka makul olmayan nedenlerden
dolayı mucize talep ediyorlardı. Elbette ki, peygamber
böyle birilerinin isteğini yerine getirmek zorunda
değildi.
Sonra
peygamber, Allah'ın izni olmadan kendi yanından mucize
gerçekleştiremez. Hangi makamda mucize göstermek
gerektiğini ve mucizeyi göstermek için gerekli hikmetin
oluşup oluşmadığını Allah Teala belirler.
Allah
Teala şöyle buyuruyor: "De ki: Mucizeler ancak Rabbimin
katındadır (onun elindedir). Doğrusu ben sadece apaçık
bir uyarıcıyım."[61]
Yine
şöyle buyuruyor: "Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber
hiçbir ayet (mucize) getirmez."[62]
Ayrıca
mucize olarak istenilen şey, yapılması akılca mümkün
olmayan veya peygamberlik makamı ve hedefiyle çatışır
türden olmamalıdır. Meselâ, bazı kafirler, Hz.
Resulullah'a: "Sen yerden bize bir kaynak fışkırtmadıkça,
biz sana inanmayacağız. Veya hurma ve üzüm bağların olup
aralarında nehirler akmadıkça veya iddia ettiğin gibi
göğü başımıza parça-parça düşürmedikçe veya Allah'ı ve
melekleri gözümüzün önüne getirmedikçe veya altın ve
mücevherattan bir evin olmadıkça veya sen göğe
yükselmedikçe biz sana inanmayız..."
[63]
diyorlardı.
Açıktır ki, bu isteklerden bazıları, akıl açısından
mümkün değil, bazıları da peygamberlik makam ve
hedefiyle çelişmektedir. Dolayısıyla böyle isteklerin
gerçekleşmesi olanaksızıdır.
Meselâ,
Allah Teala'yı getirmek gayri mütenahi varlığı mütenahi
kılmaktır ve bu muhaldir.
Bir
peygamberin altın ve mücevherattan evi olması ve
müstekbirler gibi göz kamaştırıcı hayat sürmesi
peygamberlik makamına yakışmaz.
Gökten
taşlar yağdırıp insanların yok olmasına sebep olmak da
peygamberlik hedefiyle uyuşmaz. Dolayısıyla böyle
isteklerin yerine getirilip mucize gösterilmesi
olanaksızdır.
Burada
şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin yaşam tarzları,
yüce hedefleri, sahip oldukları üstün sıfat ve güzel
ahlakları onların getirdikleri harik-ül ade işlerin
mucize olduğunu ayrıca kanıtlamaktadır.
Şöyle
ki, peygamberlerin yaşam tarzları ve hedefleri, dost
düşman her kesin taktirini kazanırken, böyle bir makam
ve hedefe sahip olmadan, bazı harik-ül ade işleri
gerçekleştiren dahi, mürtaz ve sihirbaz gibi insanlar,
halk arasında nüfuz sahibi olmak, diğerlerini aldatmak,
avam tabaka arasında meşhur olmak, zalimlerin emrinde
maddi menfaâtler elde etmek gibi, ucuz hedefler peşinde
olmakla beraber, onları; ne özel yaşantıları, ne de haiz
oldukları sıfat ve ahlakları açısından peygamberlerle
kıyaslamak mümkün değildir.
Nitekim, Firavun'un sihirbazlarının, Hz. Musa'ya galip
geldikleri taktirde ondan ücret talebinde bulunarak: "Eğer
biz üstün gelirsek, muhakkak bize mükâfat vardır değil
mi?" dediklerini, Firavun'un da onlara: "Evet, şüphesiz
ki, siz yakınlarımdan olacaksınız"[64]
dediğini görmekteyiz. Bu, onların ucuz hedef peşinde
koştuklarını göstermektedir. Ama hiçbir ilahi peygamber
böyle ucuz hedef peşinde olmamıştır ve olamaz.
Ayrıca,
şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin birbirinden
farklı mucize getirmeleri bir tesadüf eseri değildir.
Mucizelerin farklı oluşu hikmet üzeredir. Zira her
zamanda getirilen mucize, kendi zamanında yaygın olan
maharetler türünden olmalıdır ki, zamanın uzmanları o
konuda hakemlik edebilsinler. İmam Rıza (a.s)'dan
nakledilen aşağıdaki rivayet bu konuyu en iyi şekilde
açıklamaktadır:
İmam
Rıza (a.s), İbn-i Sıkkiyt adlı ashabının: " Neden Allah
Teala, Hz. Musa'ya nur saçan el ve asa, Hz. İsa'ya tıp
ve Hz. Muhammed'e konuşma yeteneğini vermiştir?"
şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir: "Allah Teala
Hz. Musa'yı peygamberliğe seçtiği zaman, o ortamda
sihirbazlık yaygındı. Hz. Musa Allah'ın izniyle öyle bir
mucize getirdi ki, sihirbazların onu yapmaları mümkün
değildi. Böylece onların sihirlerini batıl edip,
kendilerine hücceti tamamladı.
Allah
Teala Hz. İsa'yı peygamberliğe seçtiği zaman ise,
toplumda tıp ve tababete çok ihtiyaç vardı. Halk çeşitli
hastalıklara yenik düşmekteydi. Hz. İsa, onların
nezdinde bulunmayan bir tıp ilmiyle gelip, felçlik ve
benzeri hastalıklara yakalananlara, anadan doğma körlere
Allah'ın izniyle şifa vermek ve ölüleri diriltmek
vesilesiyle nübüvvetinin doğruluğunu halka beyan etti.
Hz.
Muhammed'e (s.a.a) peygamberlik verildiği zaman ise,
halk arasında şiir ve hitabet sanatı yaygın idi. İşte
bunun için Hz. Muhammed Allah'ın kitabından,
nasihatlerinden ve kanunlarından öyle bir şey getirdi ki,
onların sözlerini çürüğe çıkarıp, hücceti onlara
tamamladı. İmam (a.s)'ın bu açıklamasını duyan İbn-i
Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, böyle bir gün
yaşamamıştım. Bu gün halka hüccet nedir?" dedi. İmam (a.s):
"Akıldır. Onunla Allah'a doğru konuşanı tanıyıp tasdik
eder ve yalan konuşanı tanıyıp tekzip edersin" buyurdu.
Bunu gören İbn-i Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, cevap
budur" dedi.[65]
Vahiy,
Allah Teala'nın, peygamberliğe seçtiği kişilerle,
emirlerini iletmek amacıyla, niteliği bizim his ve
idrakimizi aşan bir tür tekellüm şeklidir.
Allah
Teala şöyle buyuruyor: "Biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen
peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik..."[66]
Büyük
filozof Sadruddin Şirazi şöyle yazıyor: "İnsan nefsi
ister vacib-ül vücut, ister mümkün-ül vücut olsun, bütün
hakikatlerin onda tecelli etme kabiliyetine sahiptir.
Ancak bu tecelli nefsin zorunlu bir sıfatı olmadığından
önceden zikrettiğimiz bir takım dış etkenler buna mani
olabilir. Nefis aynen bir ayna misalidir. Engelleyici
sebepler ise, onunla Allah Teala'nın kıyamete kadar
bütün olup bitenleri kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfuz
cevheri arasında bir perde oluşturmaktadır. İşte bu
engelleyici sebepler gittiği taktirde ilmi hakikatler
işbu akli levhadan nefis aynasına yansıyacaktır.
Nasıl
ki, iki ayna arasında olan engel bazen işe koyulan
birinin çabasıyla gider, bazen de örneğin, bir rüzgar
esmesi o engeli giderebilirse, böylece insanoğlu da,
ilmi hakikatlere bazen kendi tefekkür gücüyle eşyadan
ilmi suretleri soyutlayarak varabiliyor, bazen de ilahi
lütuf rüzgarı sayesinde bu engeller ortadan kaybolur.
Böylece basiret gözünden perdeler kalkar ve Levh-i
Mahfuz'da yazılı olan ilmi hakikatlere nail olup
görebilir.
Bu,
bazen uyku halinde gerçekleşebilir. Böylece gelecekte
olacak şeyleri rüyada görebilir. Fakat, tam anlamıyla
perdenin kalkıp hakikatin tecelli etmesi, ancak ölüm
hakikatinin tecelli etmesiyle gerçekleşir.
Bundan
anlaşıldı ki, insan ilmi hakikatlere çeşitli şekillerle
ulaşabilir. İnsan bazen, bizzat her kesin kendi sahip
olduğu kazanma, talim ve taallüm (eğitim ve öğrenim)
yoluyla ilim elde edebilir. Bazen de, kişinin kendi şevk
ve isteğinden sonra veya şevk ve istek söz konusu
olmadan ilim ona akım eder. Öyle ki, nasıl ve nereden
geldiğini anlayamaz. Bu ikinci kısım ilim edinme yoluna
sezgi ve ilham denir. Bunun kendisi de iki kısma ayrılır.
Bazen böyle bir ilme mazhar olan kişi, o ilmin sebebi ve
kaynağı olan şeyi anlar. Bu, Allah tarafından ilim
getiren meleği müşahede etmekle olur. Bazen de, o ilmin
kaynak ve sebebini teşhis edemez. O halde ilim edinme
yolu bu üç yoldan ibarettir. Birincisine kazanma ve
talim, ikincisine, sezgi ve ilham, üçüncüsüne de vahiy
denir. Vahiy yolu peygamberlere, sezgi ve ilham yolu da,
velilere mahsustur. Birinci yol ise, bütün insanlar
arasında ortaktır....İşte bunun içindir ki, Allah Teala:
"Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde
arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle,
dilediğini vahyeder. Doğrusu O, yücedir, Hakimdir"[67]
buyuruyor."
[68]
İşbu
tanıma göre vahiy, ilahi ilmi getiren meleğin vahiy alan
kişi tarafından bilindiği ilim türüne denir. Nitekim
bazı hadislerde de, peygamberler ile veliler arasındaki
farkın bu olduğu belirtilmiştir. Yani, vahiy alan
peygamber kendine ilahi ilmi getiren meleği görür, ama
ilham alan veli görmez.
Hz.
İmam Muhammed Bakır (a.s)'a: "Resul, nebi ve muhaddesin
(velinin) farkı nedir?" diye sorulunca, Hazret şu cevabı
vermiştir: "Resule Cebrail açıkça gelir ve o Cebrail'i
görerek konuşur. Resul bu kimsedir. Nebi ise, rüyasında
görür. Nitekim Hz. İbrahim rüyasında görürdü ve Hz.
Resulullah da kendine vahiy gelmeden önce nübüvvet
sebeplerini rüyasında görürdü. Ancak Cebrail Hz.
Resulullah için risalet makamını Allah katından getirip,
Hazret hem nübüvvet hem de risalet makamına haiz olunca,
Cebrail açıktan Hazret'e gelir ve konuşurdu....
Muhaddese gelince; o, kendisine ilim getiren sesi işitir,
ancak onu (sesin sahibini); ne açıktan, ne de rüyasında
görmez."
[69]
Ancak
buna rağmen, Kur'an-ı Kerim'de vahiy, yukarıda
değindiğimiz ıstılahi manadan daha geniş manada
kullanılmıştır.
Örneğin, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Rabbin bal
arısına vahyetti ki: "Dağlardan, ağaçlardan ve
insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin"[70]
Bu
ayet-i kerimede geçen vahyin niteliği bizlere meçhuldür.
Belki de bir çeşit ilham ve yönlendirme manasını ifade
etmektedir.
Yine,
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Musa'nın anasına şöyle
vahyettik: "Onu (Musa'yı) emzir sonra öldürülmesinden
korktuğun zaman onu denize (Nil nehrine) bırakıver.
Sakın korkma ve üzülme! Biz, muhakkak onu sana geri
vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız."[71]
Bu
ayette geçen vahyin niteliği de bizlere meçhuldür. Ulema
Hz. Musa'nın annesinin peygamber olmadığını göz önüne
alarak, bu ayette geçen vahyin de ilham manasını ifade
ettiğini belirtmişlerdir.
Fakat
ilahi elçiler olan meleklerin yalnızca peygamberlere
görülebileceğini iddia edemeyiz. Zira, Kur'an-ı Kerim'de
meleklerin peygamber olmayan bazı kutsal insanlara
göründüğünden de söz edilmiştir.
Buna;
Hz. Lut peygamberin kavmini yok etmekle görevlendirilen
meleklerin Hz. İbrahim (a.s)'ın evini de ziyaret ederek,
Hazret'in ailesine görünerek, onlara ihtiyar yaşlarında
evlat müjdesi vermeleri olayı ile, Hz. Ruh'un (Cebrail'in)
Hz. Meryem (a.s)'a temessül ederek, görünme olayını
örnek olarak zikredebiliriz.
O
halde farkı, meleğin görünüp görünmemesinde değil,
getirilen mesajın içeriğinde aramalıyız. Yani, getirilen
mesaj risalet niteliğinde olursa, bu peygamberliğe ait
bir vahiydir. Aksi taktirde vahiy olsa bile
peygamberlikle bir alakası yoktur.
Şüphe
yok ki, peygamberler ve keza peygamberlerden sonra ilahi
hüccetler olan imamlar gayb alemiyle irtibatlı olan
kişilerdir. Onlar beşerin hidayetinde gerekli olan
bilgilerini Cenab-ı Hak'tan almaktadırlar. Ancak sorun
bu irtibatın nasıl olduğu konusudur.
Allah
Teala şöyle buyuruyor: "Allah bir insanla ancak vahiy
suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi
gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O,
yücedir, Hakimdir."[72]
Buna
göre, ilahi tekellüm üç şekilde gerçekleşebilir:
1-
Allah'la insan arasında hiç aracı olmaksızın direk kalbe
yerleştirme şeklindeki konuşma.
2- Bir
perde arkasında işitilen ilahi konuşma, Hz. Musa (a.s)'ın
Tur dağında bir ağaçtan gelen ilahi konuşmayı işitmesi
gibi.
3- Bir
melek tarafından peygambere getirilen ilahi mesaj.
Acaba
bir peygamber veya ilahi hüccet olan imam gaybi ilim
olarak nitelenen ilimlere sahip olabilir mi? Konuyu
Kur'an'a arz ettiğimizde, şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:
Gaybı bilmek bizatihi Hak Teala'ya mahsustur. Hiçbir
yaratık bizatihi gaybi ilme sahip değildir. Ancak Allah
Teala dilerse, dilediği kimseye gaybe dair ilim de
verebilir.
Allah
Teala şöyle buyuruyor: "Gaybın anahtarları O'nun
katındadır, O'ndan başka kimse onları bilmez..."[73]
Yine
şöyle buyuruyor: "De ki: "Gayb Allah'ın elindedir.
Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim"
[74]
Her
iki ayetten de gaybı bilmenin sadece Allah Teala'ya
mahsus olduğu anlaşılmaktadır.
Peygamberlerin gaybı nasıl bildikleri sorusuna gelince,
onlar da ancak, Allah'ın onlara açıklamasıyla gaybı
bilebilirler.
Allah
Teala şöyle buyuruyor: "O bütün gaybı bilendir. Gaybe
dair ilmini hiç kimseye açmaz. Meğer razı olduğu bir
peygamber olsa, (ona gaybe dair bazı ilimleri açıklar)..."
[75]
Yine
şöyle buyuruyor: "Allah size gaybı da bildirecek
değildir. Fakat Allah, (gaybı bilmek hususunda)
resullerden dilediğini seçer..."[76]
İşte
Hz. İsâ (a.s)'ın peygamberliğinin ispatı için (mucize
olarak) halka: "Evlerinizde ne yiyor ve ne
biriktiriyorsanız size haber veririm...."
[77]
şeklindeki beyanı ile, Hz. Hızır (a.s) ile Hz. Musa
arasında geçen olaylar bunun bir örneğidir.
Demek
ki; peygamberler ve imamlar kendi yanlarından gaybı
bilemezler. Ancak Allah Teala dilerse, onlara gaybi
ilimler verebilir.
Hz.
Ali (a.s) bir gün halka yaptığı konuşmasında gelecekte
vuku bulacak olaylara işaret ettiğinde, ashabından biri:
"Ey Mü'minlerin Emiri! Size gaipten ilimler mi verildi?"
diye sorar. İmam (a.s) onun cevabında şöyle buyurur: "Bu
dediklerim gayb ilmi değil. Bu bir ilimdir ki, onu ilim
sahibinden (Peygamber'den) öğrendim. Gaybi ilim, kıyamet
gününün ne zaman olacağı ve Allah Teala'nın; "Kıyamet
saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O,
indirir, rahimlerde bulunanı O, bilir, kimse yarın ne
kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini
bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır"[78]
ayetinde saydığı şeyleri bilmektir. Ancak Allah Teala
rahimlerde olanın erkek veya dişi olacağını, çirkin veya
güzel olacağını, cömert veya cimri olacağını, saadetli
veya bedbaht olacağını, kimin cehenneme gideceğini,
kimin cennette peygamberlere arkadaş olacağını bilir.
İşte Allah'tan gayri kimsenin bilmediği gaybi ilim budur.
Bunun dışındaki ilimleri ise, Allah Teala Peygamberi'ne
öğretmiştir. Peygamber de onları bana öğretmiş ve
kalbimde yerleşmesi için dua etmiştir."
[79]
İmam
Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Eğer birisi,
Allah'ın yeryüzünde halka hüccet ve önder seçtiği
kimseye her hususta ihtiyaç duyduğu ilmi vermediğini
iddia ederse, Allah'a yalan isnat etmiştir."[80]
|