|
MEAD
Mead konusu üzerinde yapılan inceleme, insanın hayatında cevaplamaya
çalıştığı üç temel sorudan biri olan, genel anlamda varlık aleminin ve özel
anlamda biz insanların sonunun ne olacağı ve nereye varacağı sorusunu halletmek
doğrultusunda olan bir incelemedir.
Bilindiği üzere, insanın yaratılışında bulunan bilinçlenme
içgüdüsü, insanın zihninde üç temel soru oluşturmuştur. Bu sorular, onun aklını
en çok meşgul eden en temel sorulardır. Hiçbir insan, bu sorulara bir cevap
bulmadıkça rahat edemez ve kendini mutlu hissedemez. Dolayısıyla istisnasız her
insanın, bu sorulara müspet veya menfi yönde mutlaka bir cevabı olmuştur. Bu üç
soru şunlardır:
1- Genel olarak varlık aleminin ve özel olarak insanın
menşei nedir, varlığı nereden kaynaklanmıştır?
2- İnsan ve varlık aleminin mevcudiyetinde bir hedef söz
konusu mudur? İnsanın şimdiki yaşamında riayet etmesi gereken belli bir yaşam
biçimi var mıdır?
3- Varlık aleminin, özellikle de insanın nihayeti nereye
varacak? Acaba insan ölmekle yok olup gidiyor mu? Yoksa ölüm, yok oluş olmayıp,
ölümden sonra farklı bir şekilde olsa bile yaşam devam etmekte midir?
İnsanın, cihanın bir yaratıcısı olup olmadığını araştırması
birinci soruya cevap bulmak içindir. İlahi elçilerin olup olmadığından bahsetmek
de, ikinci soruya bir cevap bulmak için yapılan bahislerdir. Ölümün hayatın son
bulması olmadığı, insanın ölmekle yeni bir hayata giriş yaptığı ve belli bir
günde dünyada yaptığından dolayı hesaba çekileceğini ifade eden, mead
konusundan bahsetmek ise, üçüncü soruyu cevaplamak doğrultusunda yapılan bir
incelemedir.
Ölüm: Ebedi Aleme Giriş
Ölüm, bazıları için dehşet verici ve korkunç bir olaydır.
Ama bütün ilahi dinlerde olduğu gibi, İslami dünya görüşünde de ölüm, farklı
bir şekilde değerlendirilmektedir.
İslam açısından ölüm, ebedi olan bir aleme geçiş kapısı ve
köprüsü olup, aslında ikinci bir doğum demektir. Bu kapı ve köprüden herkes geçecektir.
Ancak bu geçiş, bazıları için üzücü ve acı olabileceği gibi, kendileri ile bu
önemli yolculuk için yeterli azık götürenlere sevindirici ve çok tatlı bir
yaşantının başlangıcı olacaktır.
Kur'an-ı Kerim, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları bu konu üzerinde
fazlasıyla durmuş ve farklı tabirlerle herkes için geçerli olan bu önemli ve
kesin geleceğin hakikatini açıklamışlardır.
Kur'an-ı Kerim ve Ölüm
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Her nefis ölümü
tadıcıdır. Mükafatlarınız, ancak kıyamet günü eksiksizce ödenecektir..."
[39]
Bu ayette ölümün tüm canlı varlıklar için geçerli kesin bir
kural olduğundan bahsedilmektedir.
Kur'an-ı Kerim'in ayetleri, ölümün inanlar için verilmiş bir
söz, inanmayan ve dalalete sapanlar için ise, bir tehdit niteliğini taşıdığını vurgulamaktadır.
Allah Teala'nın:
"Şüphesiz amellerinizin karşılığını kıyamet gününde alacaksınız"
buyruğu, dünyanın amel yeri olduğuna, ahiretin ise, amel yeri olmayıp hesap
yeri olduğuna işaret etmektedir.
Hz. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu gün amel
günüdür, hesap günü değil, yarın ise hesap günüdür, amel günü değil."
[40]
Bir çokları, ölümü yok oluş ve her şeyin son bulması
zannettiklerinden, ölümden korkarlar. Oysa Kur'an-ı Kerim, ölümün yok olup
gitmek olmadığını ve yalnızca madde ötesi olan ruhun maddi bedenle olan
irtibatının kesilmesi olduğunu beyan etmiştir.
Bu anlam, ölümün beyanında kullanılan-teveffa- kelimesinden
anlaşılmaktadır. Bu kelime, Arapça'da bir kimsenin hakkının tamamını alması
anlamında kullanılmıştır.[41]
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Allah nefisleri, ölümü
anında, henüz ölmemişlerin de uyudukları sırada (ruhlarını) alır. Böylece
ölümüne hükmettiklerini (kıyamete kadar) alıkor. Diğerlerini (uykudakileri),
mukadder bir müddete (ecellerinin sonuna) kadar salıverir. Şüphe yok ki; bunda,
düşünen bir kavim için (Allah'ın kudret ve ilmine delalet eden) alâmetler vardır."
[42]
Allah Teala, ölüm
olayının kolayca kavranılması için, bu ayet-i kerimede uyku misalini
zikretmekle, uykuda olanların ruhlarının bedenleri ile ilişkilerinin azalmasının
ölüme bir misal teşkil ettiğini vurgulamıştır.
Ayette geçen (enfus) kelimesinden maksat insanların
bedenlerine ait olan ruhlardır. Yani; ölüm halinde ruhun bedenle alakası
kesilir ve artık ruhun beden üzerinde herhangi bir idare ve tasarrufu kalmıyor.
Ayette geçen –mevtiha- kelimesinden maksat, bedenlerin ölümüdür.
Kur'an-ı Kerim, uyku halinde alınan ruhlarla, ölüm anında bir daha bedene
dönmemek üzere alınan ruhlar arasında fark gözetip, iki kısma ayırarak, ölüm
fermanı gelmeyenlerin ruhlarının belli bir müddete kadar yaşamak için tekrar
bedenlerine döndürüldüğünü belirtmiştir.
Bu ayet-i kerime, insanları uyuduktan sonra tekrar uyanmak
üzerinde tefekkür ederek, bu günlük hadiseden bile ibret almaya davet
etmektedir. Bilmeliyiz ki, her şeyin tedbir ve idaresi Allah'ın elindedir. Bir
gün herkes nihayet onun tarafına dönüp hesaba çekilecektir.
Bu ayet-i kerimeden, insan ruhu ile bedeni arasında yakın
bir bağlantı olmasıyla birlikte, ruhun müstakil bir varlık olduğu da anlaşılmaktadır.
Çünkü ruh uyku halinde, özellikle de rüya halinde, bedenden ayrılıp müstakil
yaşayabilmektedir.
Ayrıca, bu ayet-i kerimede ölüm ve uykunun her ikisi de
"teveffi" olarak zikrediliyor. Bu ise, ruhun alınmasıdır.
Aralarındaki önemli fark şudur ki; ölüm, ruhun bir daha bedene dönmemek üzere
alınması, uyku ise, ruhun alınıp tekrar bedene dönebilmesidir.
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Uyku
halinde olan her şahsın ruhu gök alemine yükselir, ama can bedende kalır. O
halde ruh ile can arasında, güneş ile ışını arasında olan bağlantıya benzer bir
bağlantı vardır. Eğer Allah Teala, ruhun alınması için izin verirse, can da
ruha döner, ama eğer ruhun alınmasına izin vermezse, ruh cana doğru döner. İşte
Allah Teala'nın "Ruhları ölüm anında alır..." buyruğunun anlamı budur."
[43]
Demek ki, ruh bedene oranla üç özelliğe sahiptir:
1- Tam irtibat, (uyanık halinde)
2- Yarım irtibat, (uyku halinde)
3- İrtibatın tamamıyla kesilmesi (ölüm halinde).
Ehl-i Beyt'in Nazarında Ölümün Hakikati
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)'dan ölüm hakkında sorulduğunda,
Hazret şöyle buyurdular: "Ölüm, size her gece gelen uyku demektir. Sadece
değişen şey, ölümün uzun müddetli olmasıdır. Ölen şahıs ancak kıyamet günü ölüm
uykusundan kalkacaktır. Uykuda iken sevindirici ve korkutucu şeyler görenin hali
nasılsa, ölenin durumu da öyledir. O halde kendinizi kesin geleceğe hazırlayınız."[44]
Yine İmam Zeyn-ül Abidin (a.s)'a: "Ölüm nedir?"
diye sorulduğunda, cevaben şöyle buyurdular: "Ölüm, mü'min için kirli ve
üzeri haşere dolu elbiseyi çıkarmak, ağır zincirlerden kurtulmak ve en kıymetli
elbiselere, güzel kokulara, en iyi cennet bineklerine ve evlerine ulaşmak
demektir. Kafir için ise ölüm, kıymetli elbiseyi çıkarmak, çok sevdiği evlerden
ayrılmak, kirli ve eziyet verici elbiselere bürünmek, dehşet verici büyük azaba
yakalanmaktır." [45]
Hz. İmam Sadık (a.s)'a: "Bize ölümü vasfedin denince,
İmam (a.s) şöyle buyurur: "Ölüm, mü'min için en güzel bir kokuyu koklamak
gibidir, onun kokusunun güzelliğinden uykuya dalar. Ölüm ondan her türlü
yorgunluk ve acıyı giderir. Kafir için ise, yılanın veya akrebin sokması gibi
ve belki daha şiddetlidir."[46]
Bu arada Hazret'e: "Bazıları; "Ölüm testere ile
kesilmekten, makasla doğranmaktan, taşlarla vurulmaktan ve değirmen milini göz
içerisinde döndürmekten daha şiddetli olduğunu söylüyorlar" dendi.
Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle devam eder: "Bazı
kafirler ve fasıklar için ölüm böyledir. Onlardan bu acıları çekenlerin
durumunu görmüyor musunuz? İşte o acılar bundan ve dünya azabından daha ağırdır."
Bu esnada İmam'a: "Öyleyse, niçin bazı kafirlerin
ruhlarının kolaylıkla alındığını görüyoruz? Onlardan bazıları konuşur, şaka
yapar ve güle güle can verir, buna karşılık mü'minler içerisinde bazılarının
ölümü bu kolaylıkla olurken, bazı mü'min ve kafirler ise, ölüm anında bu
zorlukları görüyorlar" dendi.
İmam (a.s) bu soruya da şu cevabı verdi: "Ölüm
esnasında mü'minin karşılaştığı kolaylık, onun mükafatının acilen verilmesindendir.
Mü'minin karşılaştığı zorluk ise, onun günahlarını temizleyerek, ahirete temiz
olarak gelmesi ve hiçbir engelle karşılaşmadan ilahi mükafata liyakat kazanması
içindir.
Kafirlerin ölüm esnasında gördüğü kolaylık ise, dünyada iken
iyiliklerinin karşılığını görüp, ahirete yalnızca azabı gerektiren sebeplerle
girmeleri içindir. Kafirlerin ölüm anında karşılaştığı zorluklar ise,
iyiliklerinin mükafatı bittiğinden dolayı Allah'ın cezasının başlamasındandır.
İşte durum budur. Allah adildir, kimseye zulmetmez." [47]
Hz. İmam Musa Kazım (a.s), üzerine ölüm ağırlığının çöküp de
kimseye cevap veremez durumda olan bir hastayı ziyaret eder. Bu arada orada
bulununlar: "Ey Resulullah'ın oğlu! Arkadaşımızın durumunun nasıl olduğunu
ve ölümün ne olduğunu bilmek isterdik" derler.
Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurur: "Ölüm
temizleyicidir. Mü'minleri günahlarından temizler. Ölüm, mü'minin çektiği en
son acı ve üzerinde kalan en son günahlarının keffaresidir. Ölüm, kafirler için
de arındırıcıdır. Ancak onları iyiliklerinden arındırır. Dolayısıyla ölüm kafir
için tadacağı en son lezzet, en son nimet ve en son rahmettir. Kolay ölüm kafirler
için iyilikleri karşısında verilen en son mükafattır. Bu arkadaşınıza gelince,
o günahlarından arındı, suçlarından temizlendi ve bir elbisenin yıkanıp
kirlerden temizlendiği gibi, tertemiz olup, ebedi evimizde biz Ehl-i Beyt'le
beraber olmaya hak kazandı."[48]
ÖLÜMDEN KORKMANIN NEDENLERİ
1- Ölümü, Yokluk ve Her Şeyin Fani Olup Son
Bulması Olarak Görmek
Bazı insanlar ölüme yokluk ve her şeyin fani olup son
bulması olarak bakmaktadırlar. Materyalist düşünceye sahip olan bu tip insanlar,
elbette ki ölümden korkacaklardır. Zira onlara göre ölüm, hayat dahil, onların
candan bağlandıkları her şeylerini bir anda yokluk alemine götüren korkunç bir
hadisedir. O halde böyle insanların ölümden korkmaları tabiidir.
Buna karşılık, insanların yoğun çoğunluğu, ölüme yok olup gitme
değil, daha üstün, daha mükemmel bir hayata geçiş gözüyle bakmaktadırlar. İman
ehli olan bu gruba göre, ölüm yokluk ve her şeyin son bulması değildir ve insan
ölmekle fani olup gitmez.
İnsan, nasıl ölmekle yok olup gider? Oysa; Allah Teala,
yaratılış itibariyle insanın kalbinde ebedilik aşkı ve sevgisi koymuştur. İnsanın
içinde bulunan beka ve ebediliğe olan aşk ve istek, insanın yokluk ve fena için
yaratılmadığının en açık delildir. O halde ölüm, insanın fani olan dünya
hayatından ebedi bir hayat olan, ahiret hayatına geçişinden başka bir şey değildir.
Hz. Resulullah (s.a.a)'in: "Sizler fena (yokluk) için
değil, beka (ebedilik) için yaratılmışsınız ve ölümle sadece bir evden öteki
bir eve taşınıyorsunuz" [49]
buyruğu bunu en güzel şekilde ifade etmektedir.
Hz. Ali (a.s) da bu
hakikate işaretle şöyle buyurmuştur: "Fani dünyasını güzelleştiren,
ahiretini ise unutana şaşarım! Ölüm, fani dünyadan ayrılmak, temizlenmek ve
güzellik evine göç etmektir." [50]
Hz. İmam Hüseyin (a.s)'ın Aşura günü ashabına hitaben
yaptığı konuşmada geçen: "Ey büyük insanların oğulları! Sabırlı olunuz.
Ölüm, sadece sizleri dünya zorluklarından ve kederlerinden, ebedi nimetler ve
cennet bağlarının tarafına geçişinizi sağlayan bir köprüdür. Öyleyse, sizden
herhangi biriniz hapisten kurtulup saraya girmekten rahatsız olabilir mi?! Ama
ölüm, düşmanlarınız (Yezidiler) için saraydan, zindan ve azap tarafına intikal
etmektir. Babam, Allah Resulü'nün (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etti:
"Dünya mü'mine zindan, kafire cennettir. Ölüm, mü'minler için cennet
bağlarına, kafirler için ise cehenneme geçiş köprüsüdür"
[51]
buyruğu işte bu inancın ürünüdür. Böyle bir inanca sahip olan kimse, ölümden
korkmak bir yana; ölüme, kurtuluş ve saadete erme kapısı olarak bakar. Hatta
Hz. Ali (a.s)'ın tabiriyle "Eğer Allah'ın onlara yazmış olduğu ecel
olmasaydı, onların ilahi mükafata olan aşk ve ilahi cezadan olan korkularından
bir an bile ruhları bedenlerinde istikrar bulmazdı. Onların gözlerinde Yaratan
ululanmış ve O'ndan gayrı her şey küçülmüştür." [52]
2- Ölümün Hakikatini Bilmemek
İnsanın ölümün hakikatini bilmemesi, onun ölümden korkmasına
yol açan etkenlerden bir diğeridir. Bu etken özellikle de ölümün hakikatini
iyice bilmeyen iman ehli olan kimselerde söz konusudur.
İmam Ali Naki (a.s) ashabından hasta olan birinin ziyaretine
gider. İmam hastanın ölüm korkusundan ağladığını ve perişan bir vaziyette
olduğunu görünce, ona şöyle buyurur: "Ey Allah'ın kulu! Sen ölümden
korkuyorsun. Çünkü ölümün ne olduğunu (hakikatini) bilmiyorsun.
Söyle bakalım, eğer bedenin temiz olmaz, bedenindeki
kirlilik ve pislik seni rahatsız eder, vücudunu yara ve uyuz sarar ve bu arada
banyoya gitmekle bedenindeki bu pisliklerin hepsinin yok olup gideceği
bilincinde olursan, bu durumda banyoya giderek vücudundaki pisliklerin
temizlenmesini mi, yoksa bu işi sevmeyip, öyle kalmayı mı istersin?!
Hasta: "Ey Peygamberin oğlu! Banyoya gidip temizlenmeyi
tercih ederim" cevabını verir.
Bunun üzerine, İmam: "Öyleyse; bilmelisin ki, ölüm de
temizliktir. Kendini pisliklerden ve günahlardan arındırmak için ölüm son
fırsattır. Eğer ölümle karşılaşır ve o kapıdan geçersen, muhakkak her türlü
hüzün, keder ve pislikten kurtulup, her türlü neşe ve sevince kavuşarak saadete
ulaşacaksın" buyurur.
İmam (a.s)'ın bu
hekimane sözlerinden sonra hasta rahatlığa kavuşur. Hüzün ve kederi sevince
dönüşüp, gözlerini yumarak ölüme teslim olur. [53]
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)'a: "Neden şu Müslümanlar ölümden
nefret edip korkuyorlar?" dendi.
İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Onlar, onun hakikatini
bilmediklerinden ondan nefret ediyorlar. Eğer onlar, onun hakikatini iyice bilselerdi
ve doğrudan Allah'ın dostlarından olsalardı, onu sever ve ahiretin onlar için
dünya hayatından daha hayırlı olduğunu anlarlardı."
Sonra İmam orada bulunan hastaya: "Ey Allah'ın kulu! Acaba
çocuk ve deli bir insan, niçin ona sıhhati getirip, bedenindeki acıları gideren
ilacı kullanmaktan nefret ediyor?"dedi.
O adam: "Onlar ilacın faydasını bilmediklerinden ondan
korkuyorlar" dedi.
Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Muhammed'i
hak olarak peygamber kılan Allah'a yemin ederim ki, kim doğru olarak ölüme
hazırlanırsa, ölümün hastayı tedavi etmek için kullanılan ilaçtan daha faydalı
olduğunu anlar.
Eğer onlar, ölümün onlara getireceği nimetleri bilselerdi,
sabırlı ve akıllı bir insanın hastalığı giderip sıhhati kazandıran ilacı istemesinden
daha fazla ölümü isterlerdi." [54]
3- İnsanın Dünya Hayatına Olan Aşırı
Düşkünlüğü Neticesinde Ahiret Hayatını Unutması
İnsanın ölümden korkmasına yol açan üçüncü sebep, onun dünya
hayatına karşı aşka varacak şekilde olan aşırı düşkünlüğüdür. Zira hiçbir kimse
maşukundan ayrılmayı sevmez ve onu maşukundan ayıracak şeylerden de korkup
nefret eder.
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Adamın biri,
Resulullah (s.a.a)'in huzuruna gelerek şöyle dedi: "Ey Resulullah, ben
neden ölümden korkuyorum?"
Allah Resulü, o şahsa: "Mali durumun iyi midir?"
diye sordular.
O: "Ey Resulullah! Evet, mali durumum yerindedir"
dedi.
Allah Peygamberi: "Ahiretini kazanmak için bir şey
gönderebildin mi?" dedi.
O şahıs: "Hayır" dedi.
Hz. Resulullah: "İşte bundan dolayı ölümü
sevmiyorsun" buyurdular.
Sonra Hz. İmam Cafer Sadık (a.s): "İnsanın kalbi mal
varlığı iledir, eğer kendisinden öne gönderirse, ona kavuşmayı ve malıyla baş
başa kalmayı ister" buyurdu." [55]
4- Amel Dosyasının Günahlarla Dolu Olması
İnsanın ölümden korkmasına sebep olan bir etken de, amel dosyasının
günahlarla dolu olmasıdır. Böyle bir insan, ölümü yokluk olarak görmese bile,
ölümden korkar. Çünkü öldüğü taktirde yaptığı çirkinliklerden dolayı kendisini
acı bir akıbetin beklediğini görmektedir. Böyle bir insanın durumu hapishaneden
çıkarıldığında idam edileceğini bilen mahkumun durumuna benzer. Elbette ki,
böyle bir mahkum, hapishaneden çıkmayı istemez. Çünkü çıkarıldığı taktirde, dar
ağacına götürüleceğini bilmektedir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki: "Ey
Yahudiler! Eğer gerçekten diğer insanlar değil de, kendinizi Allah'ın dostları
sanıyorsanız ve sözünüzde doğruysanız, ölümü isteyiniz! Halbuki, onlar elleriyle
hazırladıkları şeyler yüzünden ölümü hiçbir zaman istemezler. Şüphesiz Allah
zalimleri iyi bilir."[56]
Bu ayet-i kerimede Allah Teala Resulü'ne Yahudiler'e, iddia
ettikleri şekilde, Allah'ın dostlarının yalnızca kendileri olduğu inancında
iseler, ölümü isteyerek Allah'ın likasını arzulamaları gerektiğini bildirmesini
buyuruyor. Çünkü Allah'ın velisi ve dostu Rabbine kavuşmayı temenni etmelidir.
Sizler de, kendinizin kesin olarak Allah'ın dostları olduğunuza inanıyorsanız,
o halde sizinle Allah'ın cenneti arasındaki engel sadece ölümdür ve ölümü arzu
etmeniz lazımdır. Çünkü engelin ortadan kalkmasıyla Allah'a ve O'nun sonsuz
nimetlerine kavuşacaksınız!
Sonra Allah Teala, onların işledikleri günahlardan dolayı
asla ölümü arzu etmeyeceklerini buyurarak, onların gerçekte zalim olduklarını
ve zalim olan kimsenin hiçbir zaman Allah'a kavuşmayı sevmeyeceğini belirterek,
bu hakikate işaret etmiştir.[57]
Adamın biri, İmam Hasan (a.s)'a: "Bizler neden ölümü
sevmiyoruz ve ondan çekiniyoruz?" diye sorduğunda, İmam (a.s) şu cevabı
verir:
"Sizler ahiretinizi viran ettiniz, dünyanızı ise
süslediniz, dolayısıyla süslediğiniz yerden harabeye gitmeyi istemiyorsunuz."
[58]
Netice olarak; ölümden korkmanın esas nedenleri, ölümü yok oluş
bilmek, ölümün hakikati konusunda yeterli ve doğru bilgi sahibi olmamak, amel
dosyasının sevaplardan boş olup günahlarla dolu olması ve aşırı dünya
sevgisidir. Tabiidir ki, bu duyguları yenmek ve Allah'ın huzuruna günahsız
olarak varmak, ancak gerçek bir tevbe ve kuvvetli bir imanla gerçekleşebilir.
İNSANLIK ALEMİ VE MEAD
Meada inanmak, bütün ilahi dinlerin temelini
oluşturmaktadır. Öyle ki, mead inancını dinden alması, o dinin temelden çöküp
yok olması demektir. Aslında bütün ilahi dinler mebde (yaratıcı) ve mead
(öldükten sonra tekrar dirilip kıyamet gününde yaptığının karşılığını bulmak)
inancı üzerine kurulmuştur.
Peygamber ve imamet
inancı, aslında bu iki ilkeyi tebliğ edip gereğinin uygulanmasını sağlamak
içindir. Bütün ilahi peygamberler, beşere onun ve varlık aleminin sonsuz ilim
ve kudret sahibi olan bir yaratıcısı olduğu, insanın yalnızca bu birkaç günlük
dünya hayatı için değil, ebedi bir yaşam olan ahiret hayatı için yaratıldığı,
dünyanın ise sadece bu ebedi yaşam için azık toplama yeri olduğu ve
kendilerinin ise, insana bu doğrultuda yardımcı olmak için gönderildikleri
mesajını vermişlerdir.
Sonra; ilahi dinlerin içeriği, mead inancının dinin temel
ilkelerinden biri olmasını gerektirir. Çünkü bütün ilahi dinler beşeri kemale
ulaştırmak gayesiyle gönderilmiş ve bu doğrultuda bir takım kanunlar getirmiş,
birtakım ilkeleri uygulamayı şart koşmuşturlar.
Açıktır ki, hiçbir kanun sisteminin ve uygulanması gereken
ilkelerin icra garantisi olmaksızın başarıya ulaşması mümkün değildir. İnsanın
zahiri yaşantısını kontrol etmeyi amaçlayan beşeri kanun sistemlerinde de bu
gerçek göz ardı edilmemiş ve icra garantisi olarak polis ve yargı sistemini
kurmuştur.
Ancak din, insanın hem zahir, hem de batınını kontrol etmek
ve belli bir düzene sokmak peşindedir. Dolayısıyla onun kontrol sistemi insanın
her iki boyutuna yönelik olmalıdır. İşte mead inancı, başlı başına varlık
aleminin gerçek olan bir boyutunu ifade etmekle birlikte, dinin kontrol
mekanizmasıdır. Bu inanca sahip olan insan, ne açık, ne gizli hiçbir şekilde
dinin ortaya koyduğu kanun ve ilkeleri çiğnemeye kalkmaz, hatta böyle bir şeyi
fikrinden bile geçirmez. Çünkü o, iç ve dışının her halükarda hatası olmayan,
güçlü bir makam tarafından kontrol altında olduğunu ve bir gün açık ve gizli bütün
yaptıklarından dolayı hesaba çekilip, hak ettiği karşılığı alacağını çok iyi
bilmektedir.
İşte bu nedenledir ki, bütün semavi dinlerin temeli, mebde
ve meada inanmaya davet etmek olagelmiştir. Her ne kadar İslam dini dışındaki
ilahi dinler, zaman süreci içerisinde tahrife uğramışlarsa da, onların bu
tahrif edilmiş halinde bile, mead inancının, o dinlerin temel inançlarının
başında geldiğini görmekteyiz. Dolayısıyla biz, her şeyden önce semavi dinlerin
en önemlilerinden olan Mecusilik, Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerindeki mead
inancına kısaca bir göz attıktan sonra, Kur'an-ı Kerim'in mead hususundaki öğretilerine
de kısaca değinmenin uygun olacağı kanısındayız.
Mecusilik Dininde Mead İnancı
Semavi dinlerin en eskilerinden olan Mecusilik dininde mead inancı
en temel inanç ilkelerinden biridir.
Mecusilik dininin peygamberi olan Zerdüşt, kendine tabi olanlara
şöyle talim ederdi: "Bu cihanın ömrü sona erdiğinde genel kıyamet günü
olacak. O günde iyileri ve kötüleri sayacaklar. İyileri ve kötüleri imtihan
etmek için ateş ve kızgın demirlerle dolu bir dere icat olacak, kötüler ateş ve
kızgın demirlerle dolu olan o dereye atılacak, onlar ebedi olarak orada azap
göreceklerdir." [59]
Zerdüşt Peygamber şöyle derdi: "Ölümden az sonra her
ruhun muhakemesi başlar ve akıbeti belirlenir. Ancak kıyamet günü olduğunda;
ister iyi, ister kötü bütün insanlar, iyileri kötülerden ayıran köprünün
üzerinden geçeceklerdir. Bu köprü cehennemin üzerinde kurulmuş ve cennetin
kapısına varmaktadır. Bu köprü üzerinde her ruhun yaptıkları ameller okunacak
ve bütün amelleri tartılacaktır. Eğer kulun iyilikleri kötülüklerinden fazla
olursa, o köprü üzerinden kolaylıkla geçip cennete varacaktır. Ama eğer,
kötülükleri ağır gelirse, onu cehennemin derin kuyusuna atacaklardır.
İyiler o köprü üzerinden salim olarak geçecekler, kötüler
için ise, cehennem kuyusuna düşmekten başka bir çare yoktur."
[60]
Görüldüğü üzere, mead inancı Mecusilik dininin temel inançlarından
biridir. Mecusilik dini hakkında inceleme yapan bütün bilginler, mead inancının
Mecusilik dininin temel inançlarından olduğundan şüphe etmemekteler.
Hatta dinler üzerinde araştırma yapan bazı materyalist
düşünceli bilginler, Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin mead inancını Mecusilik
dininden aldığını ileri sürmüşlerdir.
Ancak bu, çok yanlış bir düşünce tarzıdır. Zira semavi
dinlerin temelde birbirleriyle ortak yönlerinin bulunması, onlardan sonra geleninin,
o ilkeyi öncekinden aldığını ispatlamaz. Çünkü bütün ilahi dinlerinin temel
konularda ortak olmaları semavi din olmalarının gerektirdiği bir zorunluluktur.
Gerçekte onlar, ilahi dinlerin de, herhangi bir felsefi
düşünce gibi, beşerin kendi ürettiği bir düşünce olduğu önyargısına sahip olduklarından
böyle varsayımları öne sürmekteler. Oysa; ilahi dinler, beşeri düşüncenin
mahsulü olmayıp, ilahi vahye dayalıdır, ilahi vahiyden kaynaklanmaktadır. Bütün
ilahi dinler, öğretilerini Cenab-ı Hak'tan alırlar. Varlık aleminin
gerçeklerini ifade eden temel öğretiler değişmeyeceğine göre, elbette ki, onlar
temel öğretilerinde ortak olacaklardır. Onları birbirlerinden ayıran, temel
ilkeler dışında kalan şeriat farklılıklarıdır.
Yahudilik Dininde Mead İnancı
Her ne kadar Yahudilik dininin temelini oluşturan Eski
Ahitler diye adlandırılan Tevrat kitabında açıkça kıyamet gününden bahsedilmemişse
de, onda da mead ve kıyamet günü inancına işaret eden cümleler mevcuttur. Biz
örnek olarak onlardan birkaçına işaret ediyoruz:
"Allah'ın gazap edeceği günde ne gümüş, ne de altın
onları (insanları) kurtaramayacaktır. Çünkü o gün yeryüzünün tamamı Allah'ın
gayret ateşiyle yanacaktır ve O, pek yakında bütün yeryüzü sakinlerini sona
erdirecektir." [61]
"Senin ölülerin diriltilecektir, bizim ölülerimiz de
kalkacaklardır. Ey toprakta sükunet eden kimseler! Uyanın ve hareket edin. Zira
ki, senin de şebnemin, bitkilerin şebnemi gibidir ve yakında yerküre ölüleri
dışarı atacaktır." [62]
"Senin ölülerin bedenlerin kalkacağı günde
diriltilecektir. Öyleyse, ey Toprak sakinleri! Uyanın ve hareket edin."
[63]
İşte bu cümleler, kıyamet gününün olacağına ve o günde
ölülerin tekrar diriltileceğine işaret etmekteler. Elbette Yahudilik dininin zaman
süreci içerisinde pek çok tahriflere maruz kaldığına göre, onun temel inanç
esaslarının da bu tahriflerden uzak kalamayacağı kesindir. Dolayısıyla
Yahudilik dininde bu konuda az açıklama bulunmasını doğal karşılamak gerekir.
Hıristiyanlık Dininde Mead İnancı
Her ne kadar
Hıristiyanlık dini de, kendinden önceki ilahi dinler gibi, tahriflerden
kurtulamayarak asaletini kaybetmiş, hatta ilahi vahyi içeren İncil'in aslı
kaybolmuş ve sonradan Hz. İsa'ya talebelik yapan, yahut Hz. İsa'nın
talebelerinin talebeleri olan kişiler tarafından İncil ismini verdikleri bir
çok kitaplar yazılmış ve nihayet Hıristiyan alemi dört İncil üzerinde ittifak
etmişse de, Mead inancının tahrife uğramış bu dinde bile, belirgin bir şekilde
işlenmiş olduğunu görmekteyiz. Şimdi bu İncil'lerin meadla ilgili bazı
açıklamalarını görelim:
"Yakında İnsanoğlu, (Hz. İsa) babasının (Allah'ın)
[64]
azametinde melekleriyle gelecek, işte o gün herkes ameline göre cezalandırılacaktır."
[65]
"İşte alem sona erdiğinde böyle olacaktır. Melekler
çıkıp, kötüleri iyilerin arasından seçerek ateş fırınlarına atacaklardır. İşte
orada ağlamaktan ve korkudan dişlerin birbirine değmesinden başka bir şey olmayacaktır."
[66]
"Eğer ayağın seni saptırırsa, onu kes. Zira sakat
olarak hayata girmen, iki ayağın olup da, sönmeyen ateşe atılmandan senin için
daha hayırlıdır. Çünkü onların (cehennemlerin) böcekleri ölmez ve ateşi de
sönmez. Eğer gözün seni saptırırsa, onu çıkar. Zira tek gözlü olarak Allah'ın
melekutuna girmen, iki gözün olup da, cehennem ateşine atılmandan senin için
daha hayırlıdır. Çünkü onların böcekleri ölmez ve ateşi de sönmez."
[67]
"İşte bu, beni gönderen Pederin iradesidir. Kim, bana
bir şey verirse, ben onun hiçbir şeyini zayi etmeyeceğim ve onu kıyamet günü
ortaya çıkaracağım. Çünkü bu, beni gönderenin iradesidir ki, kim oğlu görür ve
ona iman getirirse, ebedi hayat onun olacaktır ve ben onu kıyamet günü ortaya
koyacağım." [68]
Görüldüğü üzere, tahrif edilmiş şekliyle de olsa, kıyamet
günü inancı, Hıristiyanlıkta daha açık bir şekilde ortaya konmuştur. Bizim bu
örnekleri zikretmekten maksadımız, bütün ilahi dinlerde mead inancının temel
ilke olduğunu göstermektir. Yoksa bu dinlerdeki mead inancını ele alıp
derinlemesine incelemek istemiyoruz.
İslam Dininde Mead İnancı
İlahi dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli olan İslam dininde
hiçbir şeye mead ve kıyamete inanmak meselesi kadar önem verilmemiştir. Hemen
hemen Kur'an-ı Kerim'in her sayfasında bir veya birkaç ayet doğrudan veya
dolaylı olarak kıyamet gününe değinmiştir. Kur'an-ı Kerim'in iki bine yakın
ayeti doğrudan veya dolaylı olarak mead konusu ile ilgilidir.
Kur'an-ı Kerim çeşitli açılardan mead meselesini ele alıyor.
Bazı ayetlerinde mead konusunun akıl açısından mümkün olduğunu vurguluyor, bazı
ayetlerinde onu zorunlu kılan delilleri zikrediyor, bazı ayetlerinde meadı
inkar edenlerin herhangi bir burhan ve delile dayanmaksızın sırf kendi heva ve
heveslerine meydan bulmak gayesiyle onu inkar ettiklerinden söz ediyor, bazı
ayetlerinde de mead inancının bütün ilahi dinlerin temel inanç esası olduğunu
ortaya koyuyor.
Bilahare Kur'an-ı Kerim, bir çok ayetinde kıyamet gününün
vuku bulacağından şüphe etmenin imkansız olduğunu bildiriyor. "Şüphesiz
kıyamet gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur. Ve muhakkak Allah, kabirdekileri
diriltecektir." [69]
Kur'an-ı Kerim, yeryüzünün ilk insanı ve aynı zamanda Allah
Teala'nın ilk peygamberi olan Hz. Adem'i, yasaklanan ağaçtan yemesi sonucu
dünya hayatına gönderirken, Adem'e olan ilk hitabında, ona insanların dünya
sürecinde yaptıklarından dolayı ahirette hesaba çekileceğini bildirdiğini buyuruyor.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hepiniz oradan
inin!" dedik. Tarafımdan size bir yol gösteren gelecektir. Kim, benim yoluma
uyarsa, ona ne korku vardır, ne de üzülecektir. İnkar eden kimseler ve ayetlerimizi
yalanlayanlar ise, onlar cehennemlik olanlardır, onlar orada temelli
kalacaklardır." [70]
Yine Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de bütün Ademoğullarına şöyle
hitap ediyor: "Ey İnsanoğulları! Size aranızdan ayetlerimizi okuyan
peygamberler geldiğinde, kim, onların bildirdiklerine karşı gelmekten sakınır
ve gidişini düzeltirse, işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar cehennemliklerdir,
orada temelli kalacaklardır." [71]
Yine Kur'an-ı Kerim, ilahi elçilerin şeyhi unvanını alan Hz.
Nuh (a.s)'ın ümmetine olan en önemli mesajının Allah Teala'nın onları bitki
gibi topraktan yeşerttiği, sonra tekrar ona döndüreceği, sonra da ondan
çıkararak hesaba çekeceği olduğunu bildirir.
Kur'an-ı Kerim Hz. Nuh'un kavmine şöyle seslendiğini haber veriyor:
"Ve Allah sizi topraktan bitirdi. Sonra sizi ona iade edecek ve bir daha
oradan çıkaracaktır." [72]
Kur'an-ı Kerim, tevhid kahramanı Hz. İbrahim (a.s)'ın
kavmine hitaben: "Siz Allah'ı bırakıp sâdece bir takım putlara tapıyor,
aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Doğrusu, Allah'tan başka taptıklarınızın
size rızk vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk
edin. O'na şükredin. En sonunda siz O'na döneceksiniz" buyurduğunu bildiriyor.
Yine Kur'an-ı Kerim, Hz. İbrahim'in Kabe'yi inşa ettiği
sırada Mekke şehri sakinleri için: "Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl,
halkından, Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızklandır" şeklinde
dua ettiğini, Allah Teala'nın da: "İnkar edeni de az bir müddet
geçindirir, sonra da onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım, ne kötü
sonuç" [73]
cevabını verdiğini bildirir.
Yine Kur'an-ı Kerim, Hak Teala'nın Hz. Musa'yı
peygamberlikle görevlendirirken ona: "Ey Musa! Verdiklerimle ve seninle
konuşmamla seni insanlar arasından seçtim; sana verdiğimi al ve şükret"
Ona levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her şeyi uzun uzadığa açıkladık;
onlara sıkıca sarıl, milletine de emret en güzel şekilde tutsunlar. Size
Allah'a karşı gelenlerin yurdunu göstereceğim. Yeryüzünde haksız yere büyüklük
taslayanları, ayetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün ayetleri görseler,
yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol olarak benimsemezler; azgınlık
yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, onların mucizelerimizi yalan
saymaları ve onlardan habersiz görünmelerinden ileri gelir. Ayetlerimizi ve
ahirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir. Onlar işlediklerinin
karşılığından başka bir şeyle mi cezalanırlar?" [74]
buyurduğunu ve Hz. Musa'nın hakka davet etmesine karşılık Firavun'un:
"Beni bırakın da Musa'yı öldüreyim, o, Rabbine yalvara dursun. Onun, sizin
dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgunluk çıkaracağından korkuyorum"
demesine karşılık Hz. Musa'nın: "Doğrusu ben, hesap görülecek güne
inanmayan böbürlenenlerin hepsinden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan
Allah'a sığınırım" [75]
buyurduğunu haber verir.
Bu arada Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa ile Firavun arasında geçen
bu tartışma esnasında Firavun'un ailesinden bir kişinin Hz. Musa'ya gizlice
iman ettiğinden söz ediyor ve onun kavmine nasihat ederken: "Ey milletim!
Bana uyun, sizi doğru yola eriştireyim. Ey milletim! Şüphesiz bu dünya hayatı
geçicidir, ama ahiret, doğrusu işte o, asıl kalınacak yurttur. Kim bir kötülük
işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, inanarak salih
amelde bulunursa, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde
rızıklanırlar. Ey milletim! Nedir başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum,
siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah'ı inkar etmeye, bilmediğim bir
şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, güçlü olan, çok
bağışlayan Allah'a çağırıyorum. Beni kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da
ahirette de çağırabilecek kabiliyette olmadığında, hepimizin Allah'a
döneceğinde, aşırı gidenlerin ateşlikler olduklarında şüphe yoktur. Size
söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Doğrusu Allah,
kulları görür" [76]
dediğinden bahsediyor.
Yine Cenab-ı Hakk'ın, Hz. İsa (a.s)'a: "Ey İsa! Ben
seni eceline yetireceğim, seni kendime yükselteceğim, inkar edenlerden seni tertemiz
ayıracağım; sana uyanları, kıyamet gününe kadar, inkar edenlerin üstünde
tutacağım. Sonra dönüşünüz Bana'dır. Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda
hükmedeceğim. İnkar edenleri de dünya ve ahirette şiddetli azaba uğratacağım.
Onların hiç yardımcıları olmayacaktır. İnanıp salih amellerde bulunanların
ecirleri ise tastamam verilecektir. Allah zalimleri sevmez"
[77]
buyurduğunu haber veriyor.
Velhasıl Kur'an-ı Kerim, bütün ilahi peygamberlerin davetlerinin,
mebde ve mead olmak üzere iki temel üzere kurulduğunu beyan buyurmaktadır.
Sonra Kur'an-ı Kerim, bizzat kendi davetini de bu iki ilke
üzerine temellendirerek, mead konusuna bütün ilahi kitaplardan daha fazla
ehemmiyet veriyor. Şimdi Kur'an-ı Kerim'in kendi muhataplarına mead konusunda
verdiği mesajlardan bazı örnekler verelim.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz, gökleri, yeri ve her
ikisi arasında bulunanları hak olarak yarattık. Kıyamet günü şüphesiz gelecektir.
O halde yumuşak ve iyi davran." [78]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Rabbinizden
sakının; doğrusu kıyamet gününün sarsıntısı büyük şeydir. Kıyameti gördüğünüz
gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür,
insanların sarhoş olduklarını görürsün; oysa sarhoş değildirler, fakat Allah'ın
azabı çok çetindir." [79]
Yine Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı günün
gelmesinden önce, sizi rızıklandırdığımızdan hayra infak edin. İnkar edenler,
işte onlar zalim kimselerdir." [80]
Bu ayetler, Kur'an-ı Kerim'in mead konusuna değindiği
onlarca ayetlerden sadece birkaçıdır. Bütün bu ayetler İslam dininin mead
konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir.
Ancak ilahi elçilerin meadın gerçekleşeceği hususundaki bu ısrarlarına
karşılık, genellikle müstekbirlerden oluşan materyalist düşünceli bir grup,
meadın gerçekleşmesinin bilim açısından imkansız olduğunu ileri sürerek, böyle
bir iddianın ortaya atılmasının, ya çıkar amaçlı bir iftira olduğunu, ya da bu
iddiada bulunan kimsenin aklını yitiren deli bir kimse olduğunu ortaya atmışlardır.
Kur'an-ı Kerim onların bu iddialarına değinerek, ilk
yaratılış, tabiatın öldükten sonra tekrar dirilmesi, insanın yaratılış süreci
ve bilahare ilahi kudretin sonsuzluğu ilkesine dayanarak, meadın gerçekleşmesinin
mümkün olduğunu ispatlamıştır. Şimdi meadı inkar eden materyalist düşünceli
insanların görüşlerine ve Kur'an-ı Kerim'in onlara verdiği cevaplara kısacaca
bir göz atalım.
Kur'an ve Meadı İnkar Eden Materyalistler
Yukarıda bir grup materyalist düşünceli insanların meadı
inkar ettiklerini söylemiştik.
Kur'an-ı Kerim, onların: "Hayat ancak bu dünyadakinden
ibarettir, biz dirilecek değiliz" [81]
veya: "Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız;
bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler" [82]
dediklerini hatırlattıktan sonra, onların hiçbir ilmi kanıta dayanmadan böyle
bir iddiada bulunduklarına işaret ederek; "Onların bu hususta bir bilgisi
yoktur, sadece böyle sanırlar" [83]
buyurur.
Sonra Kur'an-ı Kerim, onların meadın gerçekleşeceğini ortaya
koyan ilahi peygamberler hakkında olan: "İnkar edenler, insanlara:
"Size, siz parça parça dağılıp yok olduğunuz zaman yeniden dirileceğinizi
haber veren bir adam gösterelim mi? Allah'a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa
kendisinde delilik mi vardır?" derler" [84]
düşüncelerine işaret ettikten sonra, hemen "Hayır; ahirete inanmayanlar, azapta
ve derin bir sapıklık içindedirler" [85]
buyurarak, ilahi elçilerin onların bu isnatlarından müberra olduklarını ve asıl
onların kendilerinin derin bir sapıklık içinde olduklarını vurguluyor.
Demek ki, materyalist düşünceli bu tip insanlara göre, ilahi
elçiler, ya çıkar peşinde olan iftiracı kimselerdir, ya da aklını yitirmiş
deli.
Peki; onlar, peygamberler hakkında niçin böyle düşünüyorlar?
Niçin peygamberlerin deli olduğu kanısına varıyorlar? Onlara göre, peygamberler
hakkında böyle düşünmelerinin sebebi, onların kendilerince, akıl almaz çok uzak
bir ihtimal gördükleri, belki de imkansız saydıkları bir şeyi, peygamberlerin
gerçek gibi göstermeye çalışmalarıdır.
Kur'an-ı Kerim, onların bu düşüncelerini şöyle naklediyor:
"Öldüğünüz, toprak ve kemik yığını olduğunuz zaman tekrar dirilmenizle
sizi tehdit mi ediyor? Oysa tehdit edildiğiniz şey ne kadar, hem de ne kadar
uzak! Hayat ancak bu dünyadakidir. Ölürüz ve yaşarız; tekrar diriltilmeyiz. Bu,
sâdece Allah'a karşı yalan uyduranın biridir. Biz ona inanmayız."
[86]
Peki, onlar mead konusunun akıl dışı uzak bir ihtimal ve
belki de imkansız olduğunu neye bağlıyorlar?
Kur'an-ı Kerim, onların mead konusunu ortaya koyan ilahi
elçilere güldüklerini ve çürüyüp toprağa karışan insan kemiklerinin tekrar
diriltilmesini imkansız görüp bu görüşlerine: "Biz kemik ve ufalanmış
toprak olduğumuz zaman, yeniden mi diriltileceğiz?" [87]
"...Çürümüş kemikleri kim canlandırabilir?..." [88]
şeklinde delil getirdiklerini bildiriyor.
O halde materyalist düşünceli bu tip insanların meadı inkar
etmeye getirdikleri deliller, sadece ölerek çürüyüp toz toprak olan insan
bedeninin tekrar canlanmasının imkansız olduğu iddialarıdır.
Kur'an-ı Kerim'in Meadı İnkar Eden Materyalistlere
Cevabı
Kur'an-ı Kerim'in, meadın imkansız olduğunu ileri sürerek
inkar eden materyalistlere karşı; ilk yaratılış, tabiatın öldükten sonra tekrar
dirilmesi, insanın yaratılış süreci ve bilahare ilahi kudretin sonsuzluğu
ilkesine dayanarak meadın mümkün olduğunu ispatladığına işaret etmiştik. Şimdi
Kur'an-ı Kerim'in meadın mümkün olduğuna getirdiği delilleri teker teker kısaca
gözden geçirelim.
MEADIN İMKANINI İSPATLAYAN DELİLLER
1- İlk Yaratılış Meadın Mümkün Olduğunu
Gösterir
Materyalistlerin
meadı inkar ederken delil olarak, çürüyüp toz toprak olan insan bedeninin
tekrar dirilmesinin akıl almaz, çok uzak bir ihtimal ve hatta imkansız olduğunu
ileri sürdüklerini görmüştük.
Kur'an-ı Kerim mantıksal bir ilkeyle onlara cevap veriyor.
Şöyle ki, mantık açısından bir şeyin mümkün olmasının en sağlam delili, o şeyin
vuku bulmasıdır.
Sonra mantık
açısından birbirinin emsali olan şeyler, mümkün ve muhal olmak bakımından aynı
hükme tabidirler. Eğer bir şey mümkün olursa, onun misli olan şey de mümkün olur.
Bir şey muhal olursa da, onun misli olan şey de muhal olur.
Kur'an-ı Kerim bu ilkeye dayanarak, tekrar diriltme ile ilk
diriltme olayının arasında bağlantı kurar. Zira bunlar birbirlerinin emsalidirler.
Her ikisi de yaratış, her ikisi de icat etmedir.
Kur'an-ı Kerim, meadı (tekrar diriltmeyi) inkar eden materyalistlere
şu cevabı veriyor: "Siz, "çürüyüp toz toprak olan kemikleri tekrar
kim diriltecektir?" diyerek, meadın imkansız olduğunu iddia ediyorsunuz.
Oysa; eğer tekrar diriltmek imkansız olursa, ilk yaratılış olan, ilk
diriltmenin de imkansız olması gerekirdi. Zira bunların her ikisi de yaratılış
olup birbirlerinin emsalidirler. Mümkün ve muhal olma açısından aynı hükme
tabidirler. Halbuki ilk yaratılışın vuku bulduğunu görmektesiniz. O halde ikinci
yaratılış da mümkündür ve onu inkar etmek mantıksızlıktır.
Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim, onların: "Bizi tekrar kim
diriltecektir?"[89]
sorusuna: "İlk olarak sizi gül goncası gibi açıp yaratan, sizi tekrar
diriltecektir" [90]
cevabını verir. Yani eğer tekrar diriltmek imkansız olsaydı, ilk yaratılış da
imkansız olurdu. Oysa; ilk yaratılışın olduğunu görüyoruz. O halde ikinci
yaratılış da imkan dahilindedir.
Allah Teala'nın: "Acaba ilk yaratılış bize zor mu geldi
ki (onlar, ikinci yaratılıştan şüphe ediyorlar). Doğrusu onlar, yeni yaratılış
konusunda şaşkınlık içindedirler" [91]
ayeti de aynı istidlale işaret etmektedir.
Yine, Allah Teala'nın: "Ölümü aranızda Biz taktir
ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi
bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek, kimse önümüze geçemez. Andolsun ki,
siz ilk yaratılışı bildiniz, yine de düşünmez misiniz?"
[92]
ayetleri de beşerin dikkatini aynı hususa çekiyor.
Keza; Allah Teala, meadı imkansız görüp inkar edenlerin
deliline, Yasin Sûresi'nde değinip, aynı metotla cevap vermiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnsan kendisini bir
nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi
yaratılışını unutur da: "Çürümüş kemiklere kim hayat verecek?" diyerek,
Bize misal vermeye kalkar. De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecektir.
O, her türlü yaratmayı bilendir." [93]
Bu ayeti kerimede de Allah Teala, insana ilk yaratılışını
hatırlatarak; insanın, ikinci yaratılışını da birinci yaratılışına kıyas etmesi
gerektiğini ve birinci yaratılışının, ikinci yaratılışının mümkün olduğunu
gösterdiğini hatırlatmaktadır.
Hadis kitaplarında bu ayetin nüzul sebebi şöyle
açıklanmıştır: "Müşrik olan bir Arap, çürümüş bir kemik parçasını yerden
bulup: "İşte bununla Muhammed'le tartışıp, onun öldükten sonra tekrar dirilme
haktır, sözünü çürüteceğim" dedi.
Sonra o Arap, Hz. Resulullah'ın yanına gelerek, elinde
bulundurduğu o kemiği ufalayıp, Peygamberimizin huzurunda yere dökerek şöyle
dedi: "Kim bu çürümüş kemiğin tozlarını tekrar toplayıp insan
yapabilir?" İşte bu olaydan sonra yukarıda zikredilen ayet inerek
müşriklerin cevabını verdi.
Sonra Allah Teala,
insanların mantıklı düşündükleri taktirde, aslında ikinci yaratılışın daha
kolay olduğu hükmüne varacaklarını hatırlatarak şöyle buyuruyor:
"Yaratmayı başlatan da, sonra onu tekrarlayan da O'dur. Bu (tekrar
yaratma), O'nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur.
O, izzet, kudret ve hikmet sahibidir." [94]
Gerçekten de ikinci yaratmanın birinci yaratmadan daha kolay
olması gerekir. Çünkü birinci yaratma, ortada bir madde ve örnek olmaksızın
gerçekleşmiştir. İkinci yaratmada ise, hem madde vardır, hem de örnek
mevcuttur. O halde ikinci yaratma daha kolaydır. Ancak inkarcılığına bahane
arayan materyalist düşünceli insan bunu görmezlikten gelir.
2- Tabiatın Öldükten Sonra Tekrar Dirilmesi
Meadın Mümkün Olduğunu Kanıtlıyor
Kur'an-ı Kerim, mead konusunu yadırgayanların dikkatini, her
yıl gözleri önünde cereyan eden tabiatın öldükten sonra tekrar canlanması
olayına çekerek, meadın mümkün olduğunu kanıtlıyor.
Gerçekten de her sene sonbahar ve kış mevsiminde yemyeşil olan
tabiat cansız bir hal alıyor. Ama bahar gelip yağmurlar yağmaya başlayınca,
kuruyup cansız olan bu tabiatın birden canlanıp yeşerdiğini görmekteyiz.
Acaba bu, ölerek
cansız olan insanın ve diğer canlı varlıkların da ahiret baharında tekrar
canlanabileceğine bir örnek teşkil etmez mi?
Çünkü cansız hale gelen bir varlığın tekrar canlanması
mümkün olmasaydı, tabiatın da tekrar canlanmaması gerekirdi. Oysa, her sene
tabiatın öldükten sonra canlandığına şahid oluyoruz. O halde tabiatta bunu
gördüğümüz halde, niçin insan ve diğer canlılar için aynı olayı mümkün görmüyoruz?
Akli ilkelerde istisna olamaz. Eğer canını yitiren bir şeyin
tekrar canlanması imkan dışı ise, hiçbir şeyin canını yitirdikten sonra canlanmaması
gerekir. Eğer bazı canlılarda bu oluyor ve mümkün ise, o halde her canlı için
aynı kural geçerlidir ve her canlı için aynı şey mümkündür. Allah Teala
Kur'an-ı Kerim'in çeşitli ayetlerinde insanın dikkatini bu hakikate çekmiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Yeri de kupkuru sönük
olarak görürsün; fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır,
her güzel bitkiden çift çift yeşertir. Bunlar, yalnız Allah'ın gerçek olduğunu,
ölüleri dirilttiğini, gücünün her şeye yettiğini, şüphe götürmeyen kıyamet
saatinin geleceğini, Allah'ın kabirlerde olanı dirilteceğini gösterir."
[95]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Rahmetinin önünde,
müjdeci olarak rüzgarları gönderen Allah'tır. Rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları
taşıdığında, onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü
ürünü yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan
ibret alırsınız." [96]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Gökten bereketli
bir su indirdik, kullara rızk olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli
ekinler, küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaçları yetiştirdik. O su
ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir."
[97]
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Rüzgarları
gönderip de bulutları yürüten Allah'tır. Biz bulutları ölü bir yere sürüp,
onunla toprağı ölümünden sonra diriltiriz. İnsanları diriltmek de
böyledir." [98]
Yine Hak Teala şöyle buyurmuştur: "O, ölüden diri
çıkarır, diriden ölü çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra O canlandırır. Ey insanlar!
İşte siz de böylece diriltileceksiniz." [99]
Görüldüğü üzere, Allah Teala; tabiatın her yıl öldükten
sonra tekrar dirilmesini, insanın mead konusu için bir örnek alması ve bundan
insanın da öldükten sonra tekrar diriltilmesinin mümkün olduğunu çıkarması
gerektiğini vurgulamaktadır.
Tabiatın Öldükten Sonra Diriltilme Deliline
Yapılan İtiraz
Ancak burada bazıları şöyle bir itirazda bulunabilirler ki;
yer kürenin öldükten sonra diriltilmesi mead ve ahiret yaşantısının mümkün
olduğuna delil olamaz.
Zira, sonbahar ve kış mevsiminde ne ağaçlar, ne de yerde bulunan
tohumlar gerçekten ölmüyorlar. Sonbahar ve kış mevsiminde olan, sadece
ağaçların ve yerde bulunan tohumların bir süre için hayatsal faaliyetlerini
tatil etmelerinden ibarettir.
Başka bir deyimle onlar, bir çeşit uyku dönemine girerler.
Yoksa, hayatlarını tamamıyla kaybetmiyorlar. Bahar gelip, onların hayati
faaliyetlerini başlatmaları için ortam müsait olunca, onlar tekrar çalışmalarını
başlatıyor ve biz onların öldükten sonra tekrar canlandığını sanıyoruz. Ama
gerçek böyle değildir. O halde mead konusunu tabiatın canlanmasına kıyas etmek
doğru değildir.
Cevap: İlk önce;
insanın öldüğünde, yok olup gidecek şekilde hayatını tamamıyla kaybettiğine
dair hiçbir ilmi kanıt yoktur. Aksine, bütün ilmi kanıtlar insan ruhunun
öldükten sonra da hayatını sürdürdüğünü ispatlamaktadır. Zaten bizim inancımız
da budur. Nitekim ölümün hakikati bölümünde Ehl-i Beyt İmamları'nın ölümü uzun
süreli bir rüyaya benzettiklerini görmüştük. O halde insan, öldükten sonra ruhi
hayatını devam ettirmektedir ve hayatını sürdürmekte olan insan ruhu, Allah
Teala'nın dilediği bir zamanda tekrar bedensel yaşamına dönebilir. Bu durumda
Allah Teala'nın mead konusunu uyku dönemine girmiş olan bitkilerin tekrar
canlanmasına benzetmesi yerinde bir benzetmedir.
Sonra; ileride de açıklanacağı üzere, aslında insan ruhu
hiçbir zaman bedenini yitirmemektedir. Dünya hayatındayken dünyadaki bedeniyle
hayatını sürdürür. Öldüğünde de kıyamet gününe kadar berzah bedeniyle hayatını
sürdürür. Kıyamet olunca da kıyamet bedeniyle hayatını sürdürecektir.
Bu üç beden birbirinden ayrı bedenler olmayıp, her biri
diğerinin özü ve devamıdır. Aralarındaki farklılık sadece bir bedenin tekamül
sürecinden geçerek bulunduğu aleme layık durumu almasıdır.
Nasıl ki, bir insanın ilk dünyaya geldiği sıradaki bedeniyle
ömrünün sonundaki bedeni, bir beden olmasıyla birlikte, bulunduğu döneme göre,
tekamül sürecinden geçip değişikliklere uğraması, onun ayniyetine bir halel
getirmiyorsa, insan bedeninin dünya, berzah ve kıyamet sürecinde geçirdiği
tekamül kademeleri de onun ayniyetini bozmamaktadır.
Bu durumda mead, şimdi içinde bulunduğumuz dünya hayatına
tekrar dönüş değildir. Aksine mead, dünya ve berzah hayatının sona erip, ahiret
hayatının başlamasıdır. Yani mead hayatında, dünya hayatında olan her şey,
berzah hayatını aşarak mead hayatına ulaşacaktır.
Bu, bir varlığın tekamül süreçlerini kat etmesi demektir.
Bir varlığın yok olduktan sonra tekrar var edilmesi değildir. Dolayısıyla
meadı, bitkilerin uyku döneminden sonra tekrar canlanmalarıyla kıyas etmek
yerinde bir kıyastır.
Bu durumda
bitkilerin uyku dönemi, dünya varlıklarının berzah dönemi yerindedir. Nasıl ki;
bitkiler, uyku dönemlerini aştıktan sonra, tekrar canlanma dönemlerine
ulaşırlarsa, dünya varlıkları da, berzah dönemini aştıktan sonra, berzah
hayatına göre daha canlılık sayılan mead hayatlarına ulaşıyorlar.
İşte bunun içindir ki, Allah Teala, asıl canlılığın ahiret
hayatında olduğunu bildirerek; "Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve
oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!"
[100]
buyurmuştur.
İlaveten; Allah Teala, bu ayetlerde meadı bitkilerin tekrar
canlanmasıyla kıyas etmiyor. Allah Teala meada, toprağın tekrar canlanmasını
misal getiriyor.
Bilindiği üzere,
toprak her türlü hayattan yoksun cansız bir varlıktır. Ama bahar gelip yağmur
yağmaya başlayınca, bitki tohumları ve ağaçlar, Allah Teala'nın izniyle bu
cansız varlığı canlı varlığa dönüştürür.
İşte Allah Teala bu misali zikretmekle bize, kıyamet günü
gelince, berzah aleminde bulunan ruhlarımızın Allah Teala'nın izniyle bu cansız
toprak haline dönüşmüş olan bedenlerimizi ahiret alemine uygun canlı varlıklara
dönüştüreceğini hatırlatmak istiyor. Dolayısıyla bu mukayese, yerinde bir
mukayese olup, yapılan bu itiraz da mesnetsiz bir itirazdan başka bir şey değildir.
Nitekim, Allah Teala'nın, yukarıda değindiğimiz, Rum
Sûresi'nin 19. ayetinde ölüden diri, diriden de ölü çıkardığından söz etmesi
de, bu hakikate işaret etmektedir. Yani, bizim bedenimiz önceleri cansız bir varlıktı.
Allah Teala'nın, zatı itibariyle hayat olan ruhu ona vermesiyle canlılık
kazandı. Sonra; Allah Teala'nın ruhu bedenden almasıyla, beden tekrar cansız
hale gelir ve kıyamet günü, ruhu tekrar ona döndürmesiyle o, yeniden ahiret
yaşamına uygun bir canlılık kazanacaktır.
3- İnsanın Yaratılış Süreci Meadın Mümkün
Olduğunu İspatlıyor
Kur'an-ı Kerim, mead konusunda tereddüt edenlerin, yersiz olarak
tereddüt ettiklerini ve meadın pekala mümkün bir olay olduğunu göstermek için
insanı, kendi yaratılış süreci üzerinde düşünmeye davet ediyor.
Şöyle ki, her gün gözümüz önünde cereyan eden, bir insan
veya bir hayvan yavrusunun dünya hayatına ayak basmasına defalarca şahid
olduğumuzdan bu olay, bizler için güncel ve önemsiz bir hadise halini almıştır.
Oysa, bir canlı yavrunun oluşup dünya hayatına ayak basması olayı, o kadar
önemli ve ince bir konudur ki, onun sadece bilinen yönlerini anlatmaya
kalkışmak, bilim adamlarının ciltlerce kitap yazmalarını gerektirir.
Küçük bir toprak zerresinden ibaret olan, gözle görülemez
küçük bir canlı hücre, anne rahminde kendisi gibi olan başka bir canlı hücreyle
birleşir. Sonra, tek hücreli olan bu canlı varlık, akıl almaz bir süratle
aldığı cansız besinleri birkaç ay içerisinde milyarlarca canlı hücreler haline
getirir. Sanki o karanlık yerde onlarca mühendis, teknisyen, kimyacı, fizikçi
ve ressam çalışmaktadır. Nihayet tek hücreli bu varlık, kısa bir süre
içerisinde bütün mühendislerin, teknisyenlerin, fizikçilerin, kimyacıların ve
ressamların akıllarını hayran bırakan bir varlık olarak belli bir günde
karşımıza dikiliverir.
Acaba birkaç gram demir, fosfor, kalsiyum, karbon ve bir
miktar su ile böyle akılları hayran bırakan bir varlığın oluşmasını sağlayan ve
bunu yapmaya gücü yeten bir varlığın, canlı varlıkları öldükten sonra tekrar
diriltmeye gücü yetmez mi?
İşte Kur'an-ı Kerim, bu nükte üzerine el koyarak, küçük bir
su damlasını kamil bir insan haline getiren yaratıcının, elbette ki, öldükten
sonra bir varlığı tekrar diriltmeye gücünün yeteceğine dikkatleri çekiyor.
Kur'an-ı Kerim, ölen canlı varlıkların kıyamet gününde
tekrar diriltilmelerinin bundan ağır ve zor olan bir olay olmadığını vurguluyor
ve biz insanlara hitaben: "Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar diriltilmekten
şüphede iseniz bilin ki, ne olduğunuzu size açıklamak için, Biz sizi
topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra da yapısı belli
belirsiz bir parça etten yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar
rahimlerde tutarız; sonra sizi çocuk olarak çıkartırız, böylece yetişip
erginlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına
ulaştırılır ki, bilirken bir şey bilmez olur. Yeri de kupkuru ve sönük olarak
görürsün; fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman; harekete geçer, kabarır, her
güzel bitkiden çift çift yeşertir. Bunlar, yalnız Allah'ın gerçek olduğunu,
ölüleri dirilttiğini, gücünün her şeye yettiğini, şüphe götürmeyen kıyamet
saatinin geleceğini, Allah'ın kabirlerde olanı dirilteceğini gösterir"
[101]
buyuruyor.
Evet mead olayı, insanın ve diğer canlıların yaratılış
sürecinde geçirdikleri evrimlerden daha ağır ve daha zor bir olay değildir.
Buna kadir olan, elbette ki, ona da kadirdir. Ancak bunu görmek için, gözün kör
olmaması ve bunu kavramak için de aklın selim olması gerekir.
4- İlahi Kudretin Sonsuzluğu Meadın Mümkün
Olduğunu Belgeliyor
Kur'an-ı Kerim bazı
ayetlerinde; meadı, "Ölüp toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)? Bu,
çok uzak bir dönüştür" [102]
diyerek, mümkün görmeyen inkarcılara, Allah Teala'nın sonsuz kudretini hatırlatarak,
bunun Allah'ın kudreti karşısında pekala mümkün ve kolay bir iş olduğunu vurguluyor.
Şöyle ki; bazı şeyler, zatları itibarıyla muhal olan şeyler
sınıfına girer. Zatı itibarıyla muhal olan şey elbette ki, gerçekleşemez. Zatı
itibariyle muhal olan şeyin gerçekleşmemesi, kudret sahiplerinin onun
karşısında aciz kaldığından olmayıp, böyle bir şeyin aslında kudret dışı kalmasındandır.
Başka bir deyişle; kudret, her zaman zatı itibarıyla mümkün
olan şeye nispet verilir ve onun gerçekleşmesi için yeterli gücün olup olmadığı
ölçülür. Zatı itibarıyla imkansız olan şey ise, ilk baştan kudret dışı kabul
edilip, onun gerçekleşmesinin imkansız olduğuna hükmedilir. Bu, kudret
sahiplerinin ona güçlerinin yetmediğinden veya güçlerinin azlığından değil, o
şeyin zatı itibarıyla var olma imkan ve liyakati olmadığındandır.
Bazı şeyler de, zatları itibarıyla mümkün şeyler sınıfına
girdiği halde gerçekleşmiyor. Zatı itibarıyla mümkün olduğu halde bir şeyin
gerçekleşmemesi; bazen, onun gerçekleşmesi için yeterli gücün olmamasından
kaynaklanır. Bazen de, hikmete aykırı olduğu için imkan dahilinde olduğu halde,
ilim ve hikmet sahibi bir fail onu gerçekleştirmez.
Örneğin; aya gitmek, zatı itibarıyla mümkün olduğu halde;
beşer, eski zamanlarda aya gidecek güce sahip olmadığından bunu gerçekleştiremiyordu.
Fakat bu gün, bu güce sahip olduğundan bunu gerçekleştirmiş ve zatı itibarıyla
mümkün olan aya gitmek, beşerin bilfiil gücü dahiline girmiştir.
Zatı itibarıyla mümkün olup da, mantık ve hikmete aykırı olduğundan
yapılmayan bir işe de, insan eylemlerinden, aklı selim sahibi bir insanın kendi
canına kıymamasını misal olarak zikredebiliriz. İnsanın kendi canına kıyması
olayı, zatı itibarıyla mümkün olan bir eylemdir. Ancak, hiçbir aklı selim
sahibi bunu yapmaz. Çünkü bu, mantık ve hikmete aykırıdır. Buna, tekvin
aleminden de bir misal getirmek istersek; insanın gözünün elinin içinde veya
ayaklarının altında yaratılmamasını, örnek olarak zikredebiliriz. Allah
Teala'nın hilkatinde, böyle hikmet ve mantığa aykırı bir yaratık bulunmamaktadır.
"O, öyle bir Allah'tır ki, yedi göğü ahenkli ve uygun olarak yedi kat
halinde yaratmıştır. Rahman'ın yaratmasında, uygun olmayan hiçbir şey
bulamazsın. Gözünü çevir de bir bak! Bir delik (kusur, eksiklik) bulabilecek
misin? Sonra tekrar tekrar bak! O göz sana yorgun ve bitkin olarak dönecektir
(bir kusur bulamayacaktır)." [103]
Mead olayına gelince; onun, zatı itibarıyla muhal olan
olaylar sınıfına girmediğinde bir şüphe yoktur. Ancak şu var ki, zatı
itibarıyla mümkün olan bu olayın gerçekleşmesi, onu gerçekleştirebilecek bir
gücün varlığını ve hikmet ve mantığa aykırı olmamasını gerektirir. O halde
sorun zatı itibarıyla mümkün olan mead olayını gerçekleştirebilecek bir gücün
olup olmadığı ve mantık ve hikmete aykırı olup olmadığıdır.
Meadın hikmet ve mantığa aykırı olup olmadığı konusuna gelince;
ileride ispatlayacağımız üzere, meadın tahakkuk bulması, hikmet ve mantığa
aykırı olmadığı gibi, aslında hikmet ve mantık onun varlığını zorunlu
kılmaktadır. O halde mantık ve hikmet açısından meadın olmasında bir sorun yoktur.
Gelelim, meadı gerçekleştirebilecek bir gücün olup
olmadığına; inkarcılar, Allah Teala'nın kudreti hakkında yanlış düşünceye sahip
olduklarından, Allah'ın kudretinin buna yetmeyeceğini sanarak, onu inkar
etmişlerdir. Buna karşılık Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de kendi sonsuz
kudretini ve bu kudretiyle yarattığı varlıkları örnek gösterip, mead olayının
Allah Teala için göz kapayıp açmaktan bile kolay olduğunu hatırlatarak, onların
ne kadar yanlış düşündüklerini ortaya koymuştur.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Onlar Allah'ı gereği gibi
değerlendirmediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü O'nun avucundadır; gökler O'nun
kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak koşmalarından yüce ve
münezzehtir" [104]
Allah Teala bu ayet-i kerimede mead konusunu inkar edenlerin
gerçekte, Allah'ı iyi tanımadıklarından ve O'nun kudretini kendi kudretleriyle
kıyas ettiklerinden, böyle bir şüpheye kapıldıklarını belirtiyor. Yoksa; onlar
Allah Teala'yı doğru tanısaydılar, asla böyle bir şüpheye kapılmaz ve meadın,
Allah için pek kolay bir hadise olduğunu anlarlardı.
Daha sonra Allah Teala, konuya daha da açıklık getirerek,
Allah'ın kudreti karşısında meadı inkar edenlerin şüphelerinin yersiz olduğunu,
yeri ve gökleri yaratanın kudretine nispet ölüleri tekrar diriltmenin pek kolay
olduğunu ve bu azamete sahip yer ve gökleri yaratanın ölüleri de diriltmeye
kadir olduğunu belirtmiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Gökleri, yeri yaratan ve
onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu
görmezler mi? Evet; O, her şeye kadirdir." [105]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Gökleri ve yeri
yaratan Allah'ın, onların benzerlerini de tekrar yaratmaya kadir olduğunu
görmezler mi?" Onlar için şüphe götürmeyen bir süre tayin etmiştir.
Öyleyken, fakat zalimler, inkarcılıkta hâlâ direnirler."
[106]
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Gökleri ve yeri
yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü
O, yaratan ve bilendir." [107]
Allah Teala bu ayetlerinde, gökleri ve yeri yaratmaya
kudreti yeten yaratıcının kudretinin, mead olayını da gerçekleştirmeye yeteceğinden
şüphe etmenin yersiz olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir. Zira; sadece
şimdiye kadar keşfedilen bölümü, milyonlarca ışık yılı genişliğinde olan bu
sonsuz evreni, içindeki bütün bu azametli galaksileri ve akılları hayran
bırakan çeşitli varlıklarıyla yaratan kudret için ölüleri diriltmek; elbette
ki, zor bir olay sayılamaz. Gerçekten de bu azametli fezayı sonsuz
varlıklarıyla yaratarak kudretinin azametini sergileyen Allah Teala'ya, ölüleri
tekrar diriltmek, hiç de zor olamaz.
İşte bunun içindir ki, Allah Teala, mead olayının kendisi
için kolay olduğundan bahsederek şöyle buyurmuştur: "Bir çağrıcının yakın
bir yerden çağıracağı güne kulak ver. O gün, çığlığı gerçekten duyarlar; işte
o, kabirden çıkış günüdür. Doğrusu, Biz diriltiriz; Biz öldürürüz; dönüş
Bize'dir. O gün, yer yarılır onlar çabucak ayrılır; bu, Bize göre kolay bir
toplanmadır." [108]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "İnkar edenler,
tekrar dirilmeyeceklerini ileri sürerler. De ki: "Evet; Rabbime andolsun
ki, şüphesiz diriltileceksiniz; sonra da, yaptıklarınız size bildirilecektir.
Bu, Allah'a kolaydır." Öyleyse; Allah'a, Peygamberi'ne ve indirdiğimiz
nura, (Kur'an'a) inanın; Allah işlediklerinizden haberdardır. Toplanma günü
için, sizi bir araya getirdiği zaman, işte o gün, kimin aldandığının ortaya
çıkacağı gündür; Allah'a kim inanmış ve salih amelde bulunmuşsa, Allah onun
kötülüklerini örter; onu, içinde temelli ve sonsuz kalacağı, içlerinden
ırmaklar akan cennetlere koyar; büyük kurtuluş işte budur."
[109]
Bütün bu açıklamalardan sonra, meadın olabileceğinden şüphe
edenlerin ne kadar büyük bir sapıklık içerisinde olduklarını kestirmeyi, siz
aziz okurların taktirine bırakıyoruz.
Ayrıca; Kur'an-ı Kerim, mead olayının mümkün bir olay olduğunu
kanıtlamak gayesiyle, geçmiş ümmetlere, bazı ölmüş insan veya hayvanları tekrar
diriltmek suretiyle, ölen bir canlının diriltilmesini bizzat gösterdiğinden de
bahsetmektedir.
Hz. İbrahim (a.s)'ın, öldürüp parça parça doğrayarak
birbirine karıştırdığı kuşları Allah Teala'nın izniyle tekrar diriltmesi,
[110]
Hz. Uzeyr Peygamber'in yüz sene ölü yattıktan ve merkebinin ölüp kemiklerinin
çöle dağıldığından sonra tekrar dirilmesi, [111]
İsrailoğulları'ndan bir grubun, ölüm korkusuyla şehirlerini terk ettikten
sonra, ölüp tekrar diriltilmeleri, [112]
yine İsrailoğulları'ndan bir kişinin, öldürülüp suçunun başkasının üzerine
atıldığında, kendi katilini göstermek üzere tekrar diriltilmesi,
[113]
yine İsrailoğulları'nın: "Allah'a, görmedikçe inanmayız"
dediklerinde, onların kendilerinin ve onlardan temsilci olarak seçilen yetmiş
kişinin, Allah Teala'nın azamet tecellisini gördüklerinde öldükten sonra
diriltilmeleri, [114]
Kehf Ashabı'nın, bir çeşit ölüm olan, üç yüz sene boyunca uyuduktan sonra
Allah'ın va'dlerinin hak olduğunu görmeleri üzere, tekrar uyandırılmaları
[115]
ve bilahare, Hz. İsa'nın, halkın gözü önünde ölüleri diriltmesi ve çamurdan kuş
şekli yapıp, ona üflediğinde onun kuş olup uçması [116]
bu doğrultuda gösterilen örneklerdir.
Ancak bu olayları bizzat bizim kendimiz yaşamadığımız için;
bunlar, bizler için sadece bir iman konusu olur. Yani, Kur'an-ı Kerim'e inanan
kimseler olan bizler, elbette ki, Kur'an'ın bütün haberlerinin de doğru
olduğuna inanmaktayız.
Fakat böyle bir iman sahibi olmayan kimseler için, Kur'an-ı
Kerim'in bu haberleriyle delil getiremeyiz. Onlara, Kur'an-ı Kerim'in yukarıda
zikrettiğimiz, akli istidlal yöntemiyle delil getirmemiz gerekir.
Buraya kadar zikrettiğimiz deliller, meadın aklen mümkün
olan ve Allah Teala'nın kudretine nispet kolay sayılan bir olay olduğunu
ispatlamakla birlikte, bir taraftan bu delillerin ve meadın gerçekleşeceği
va'dinin Kur'an-ı Kerim'de yer alması, diğer taraftan da önceden Allah
Teala'nın varlığı ile Kur'an-ı Kerim'in Allah Teala'nın kitabı olduğu kesin
akli delillerle ispatlandığı nazara alınınca; bu deliller, aynı zamanda meadın
kesin olarak vaki olacağını da ispatlamış olurlar. Ancak buna rağmen, İslam
uleması tarafından meadın kesin olarak vaki olacağını ispatlayan akli deliller
de zikredilmiştir. Şimdi bu delilere kısaca bir göz atalım.
[1]-
Sahih-i Buhari hadis no: 6682, Sahih-i Müslim hadis no: 3393, 3394, 3395, 3396,
3397, 3398, Sünen-i Tirmizi hadis no: 2149, Sünen-i Ebu Davut hadis no: 3731,
3732, Müsned-i Ahmet hadis no: 19875, 19901, 19920, 19963, 20017, 20019, 20032,
20125
[2]-
Musned-i Ahmed c.1 s. 398 hadis no: 3593, 3665
[3]-
Kenz-ül Ümmal c. 13 s. 27
[6]-
Yenabi-ül Meveddet s. 441
[7]-
Bihar-ül Envar c. 6 s. 16
[8]-
Tehzib-üt Tehzib İbn-i Hacer'in c. 7 s. 324, Tarih-üt Taberi c. 10 s. 85,
Tarih-ül Hatib c. 12 s. 181, Künuz-ül Hakaik s. 10 Menavi'nin, Şerh-i Nehc-ül
Belağa İbn-i Ebu-l Hadid'in c. 1 s. 348, Tarih-ül Kebir Belazuri'nin ve ayrıca
bkz. El-Ğadir c. 10 s. 142
[9]-
Tarih-i Taberi c. 10 s. 60
[10]-
Bkz. El-Bidaye ven Nihaye İbn-i Esir'in c. 8 s. 142, Tezkiret-ül Havvas s. 235,
Tarih-i Taberi c. 10 s. 60, 63. yıl olayları
[12]-
Müruc-üz Zeheb c. 3 s. 216
[13]-
İbn-i Arabi'nin Sahih-i Tirmizi'ye yazmış olduğu şerhi c. 9 s. 69 ve 88
[14]-
Tarih-ül Hülefa s. 12
[15]-
Feth-ül Bari c. 16 s. 321
[16]-
Yenabi-ül Meveddet s. 447
[17]-
Nehc-ül Belağa: 242. hutbe
[19]-
Bihar-ül Envar c.25 s.140
[20]-
Bihar-ül Envar c.25 s.116
[22]-
Bihar-ül Envar c.26 s.138
[23]-
Usul-u Kafi c.1 s. 258
[24]-
Nehc-ül Belağa Hutbe: 128
[25]-
Bihar-ül Envar c. 40 s.130
[26]-
İrşad-ı Mufid, s.152-154
[30]-
Lisan-ül Arap c. 12 s. 373
[33]-
Yenabi-ül Meveddet s.125
[34]-
Ed-Dürr-ül Mensur, c.5 s.199
[35]-
Dürr-ül Mensur c.5 s.199
[36]-
Yenabi-ül Meveddet, s.445
[37]-
Bahr-ül Menakıb, s.100
[40]-
Nehc-ül Belağa Hutbe: 42
[41]-
Mecme-ül Beyan c. 8 s. 645
[43]-
Tefsir-i Numune c. 19 s. 478
[44]-
Mizan-ül Hikmet c. 9 s. 235, İlm-ül Yakin c. 2 s. 1045
[45]-
Me'an-ül Ahbar s. 289, İlm-ül Yakin c. 2 s. 1045
[46]-
Bihar-ül Envar c. 6 s. 152
[47]-
İlm-ül Yakin c. 2 s. 1055, Bihar-ül Envar c. 6 s. 152
[48]-
İlm-ül Yakin c. 2 s. 1056
[49]-
Bihar-ül Envar: c. 6 s. 249
[50]-
Bihar-ül Envar c. 6 s. 136
[51]-
Me'an-ül Ahbar: s. 289
[52]-
Nehc-ül Belağa Muttakin hutbesi
[53]-
Me'an-ül Ahbar s. 290, İlm-ül Yakin c. 2 s. 1057
[54]-
İlm-ül Yakin c. 2 s. 1057
[55]-
Numune Tefsiri c. 18 s. 152
[57]-
El- Mizan Tefsiri c. 19 s. 455
[58]-
Bihar-ül Envar: c. 6 s. 129
[59]-
İlahiyat Cafer Sübhani'nin s. 447 naklen Tarih-i Camii Edyan s. 310
[60]-
İlahiyat Cafer Sübhani'nin s. 447 naklen Tarih-i Camii Edyan s. 310
[61]-
İlk Semuol 2. bölüm 6. cümle
[62]-
Esfiya Nebi'nin Kitabı 1. bölüm 18. cümle
[63]-
Eşiya: 26. bölüm 19.cümle
[64]
- Hıristiyanlar, Hz. İsa (a.s)'ın babası olmadığından Cenab-ı Hakk'ı Hz. İsa'nın
babası olarak anarlar.
[65]-
Matta İncili 16. bölüm 27. cümle
[66]-
Matta İncili 13. bölüm 49 ve 50. cümleler
[67]-
Markos İncili 9. bölüm 42. cümleden 49. cümleye kadar
[68]-
Yuhanna İncili 6. bölüm 39 ve 40. cümleler
[74]-
A'raf: 144. ayetten 147. ayete kadar
[76]-
Mü'min: 38. ayetten 44. ayete kadar
[77]-
Al-i İmran: 55. ayetten 57. ayete kadar
[86]-
Mü'minun: 35. ayetten 38. ayete kadar
[108]-
Kaf: 41. ayetten 44. ayete kadar
[114]-
Bakara: 55, 56 ve A'raf: 155
[116]-
Al-i İmran: 49 ve Maide: 110
|