|
Biz Ehl-i Beyt dostları İslam'ın temel ilkelerinden bir
diğerinin de imamet olduğuna inanıyoruz. Bize göre, imamet makamı aynen
nübüvvet makamı gibi ilahi bir makam olup, o makama gelecek kişiyi Allah Teala
seçer. Nasıl ki, kullar peygamber seçme hakkına sahip değillerse, imam seçme
hakkına da sahip değillerdir.
Biz Ehl-i Beyt dostları, peygamberlerde gerekli olan bütün
şartların imamlarda da şart olduğuna ve peygamberlerin varlığını zorunlu kılan
gerekçelerin aynen imamların da varlığını zorunlu kıldığına inanıyoruz.
Bize göre; nasıl ki, peygamberler her türlü günah ve hatadan
masum olup ilahi ilimle teyit ediliyorlarsa, imamlar da aynen öyledir. Böyle
oldukları için de onları ancak Allah tayin edebilir. Çünkü kimin masum olup,
nübüvvet veya imamet makamına layık olduğunu ancak Allah bilir. Bu sıfatı
kulların teşhis etmesi imkansızdır.
Biz, imamlarla peygamberler arasındaki farkın sadece
nübüvvet makamı olduğuna inanıyoruz. Yani, peygamberler nübüvvet makamına sahip
olup, ilahi vahiy alarak dinin kurucuları unvanını taşırlar.
İmamlar ise, dinin
koruyucusu, uygulayıcısı ve müfessiridirler. İmamlar insanların din ve dünya
işlerinde mercii olup, onlara peygamberlerden teslim aldıkları din üzere her
hususta önderlik ederler.
Elbette bazı peygamberler peygamberliklerinin yanı sıra
imamlık makamına da sahiptirler. Nitekim, Ulu-l Azm peygamberler böyle idiler.
Peygamberliklerine ilaveten imamlık makamına da sahiptiler. Ama peygamber
olduğu halde imam olmayan peygamberler olduğu gibi, imam olduğu halde peygamber
olmayan imamlar da vardır. Nitekim, Adem'den Hatem'e kadar imamlar çoğunlukla
böyle olagelmişlerdir.
İşte bunun için biz Ehl-i Beyt dostları, imameti de nübüvvet
gibi inanç esaslarından sayıyoruz. Yani bize göre, nasıl ki, peygamberler
Allah'ın kulları arasında olan hüccetleri ise, imamlar da Allah'ın kulları
arasında aynı konuma sahiptir. Nasıl ki; her insana, Allah'ın peygamberini
tanımak ve ona itaat etmek farz ise, peygamberden sonra Allah'ın hücceti olan
imamı da tanımak ve ona itaat etmek farzdır.
Biz, hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında Hz.
Resulullah'tan nakledilen: "Zamanının imamını tanımadan ölen kimse
cahiliye ölümü ile ölmüştür" hadisinin bu gerçeğe işaret ettiğine
inanıyoruz. Biz bu inancımızı, hem Kur'an-ı Kerim'e, hem Hz. Resulullah'ın
hadislerine, özellikle de Ehl-i Beyt'ten aldığımız öğretilere dayandırmaktayız.
Hz. İmam Rıza
(a.s)'ın aşağıda nakledeceğimiz hadisi, biz Ehl-i Beyt dostlarının imamet
inancını en güzel şekliyle ortaya koymaktadır.
Abdulaziz bin Müslim diyor ki: "Hz. İmam Rıza (a.s) ile
birlikte Merv şehrinde bulunuyorduk. Oraya girişimizin ilk günlerinde cuma günü
camide toplandık, camide imamet konusundan bahsedilip, bu konuda insanların
düştüğü derin ihtilaflardan söz edildi.
Bu arada, ben efendime (İmam Rıza'ya) giderek, insanların bu
konuda ne konuştuklarını haber verdim. Bunun üzerine, İmam (a.s) gülümsedi,
sonra da şöyle buyurdu: "Ey Abdulaziz bin Müslim, onlar cahil kalmış ve
görüşlerinde aldatılmışlardır. Allah Teala Peygamberi (s.a.a)'in ruhunu kabzetmeden
önce, onun için dinini kamil kıldı ve her şeyin açıklaması olan Kur'an'ı ona
indirdi. Onda helalı, haramı, hududu ve insanların bütün ihtiyaç duydukları
şeyleri kamil olarak açıklayarak: "...Kitapta hiç bir şeyi eksik
bırakmadık...." [112]
buyurdu. O Hazret'in ömrünün sonlarında olan Haccet-ül Veda'da ise: "...Bu
gün sizin için dininizi kamil kıldım, nimetimi size tamamladım ve İslam'ın
sizin için din olmasına razı oldum...." [113]
buyurdu. İşte imamet konusu, dinin tamamlanmasındandır.
Hz. Resulullah (s.a.a) da dünyadan göçmeden önce, ümmetine
dinin talimatlarını beyan buyurdu. Yollarını onlara açıkladı. Onları hak
yolunun ortasında bıraktı. Hz. Ali (a.s)'ı onlara bir örnek ve imam olarak
tayin edip, ümmetin muhtaç olduğu hiç bir konuyu açıklamadan gitmedi. Kim,
Allah Teala'nın dinini kamil kılmadığını zannederse, Allah'ın kitabını
reddetmiş olur, kim de Allah'ın kitabını reddederse, onu inkar etmiş olur.
Acaba onlar, imametin değerini ve onun ümmet içerisindeki
mevkiini biliyorlar mı ki, onu seçmek onlara ait olsun?
İmamet makamı, insanların kendi akıllarıyla onu idrak etmelerinden,
kendi düşünceleriyle ona ulaşabilmelerinden veya kendi seçenekleriyle bir imam
tayin etmelerinden çok daha yüksek değere, büyük şana ve yüce mevkie sahiptir.
Allah Azze ve Celle, Hz. İbrahim'i nübüvvet ve halillik
makamına seçtikten sonra, onu; üçüncü bir makam olarak, imamet makamına tayin
etti. Bir fazilet olarak onunla şereflendirdi ve onunla anısını yükselterek:
"Ben seni insanlara imam kılıyorum" [114]
buyurdu. Hz. Halil (a.s) ise, bunun sevincinden: "Benim zürriyetimden
de" dedi. Allah Tebareke ve Teala ise: "Benim ahdim zalimlere
ulaşmaz" cevabını verdi. Böylece bu ayet-i kerime, kıyamet gününe kadar,
bütün zalimlerin imametini batıl kılıp, bu makamı seçkin insanlara bıraktı.
Sonra Allah Teala, Hz. İbrahim'i yüceleyerek, seçkinlik ve
taharet ehli kimseleri onun neslinde karar verdi ve şöyle buyurdu: "Ve biz
ona İshak'ı ve Yakub'u bir hediye olarak bahşiş ettik ve hepsini salih
insanlardan karar kıldık. Ve biz onları bizim emrimizle hidayet eden imamlar
kıldık. Onlara hayır işler yapmalarını, doğrudan namaz kılmalarını ve zekat
vermelerini vahyettik ve onlar bize ibadet edenlerdi."
[115]
Böylece bu makam, onun zürriyetinde devam ede geldi. Asırdan
asra, onu birbirlerinden miras alıp gidiyorlardı. Ta ki, Allah Celle ve A'la bu
makamı, Hz. Nebiyy-i Ekrem (s.a.a)'e miras olarak ulaştırarak: "İbrahim
(a.s)'a en evla olanlar; ona uyanlar, bu Nebi ve iman getiren kimselerdir.
Allah mü'minlerin velisidir" [116]
buyurdu.
O halde, imamet makamı o Hazret'e özgü idi. O Hazret de
Allah Teala'nın emriyle, Allah Teala'nın ona çizip farz kıldığı şekilde, onu
Hz. İmam Ali (a.s)'a bıraktı ve sonra da, Allah Teala'nın: "Ve kendilerine
ilim ve iman verilen kimseler, onlara derler ki: "Allah'ın kitabında kıyamet
gününe kadar bırakıldınız..." [117]
kavli gereğince, o Hazret'in kendilerine ilim ve iman verdiği seçilmiş
zürriyetine ait oldu. Dolayısıyla, kıyamet gününe kadar o, yalnızca Hz. Ali
(a.s)'ın evlatlarında olacaktır. Çünkü Hz. Muhammed'den sonra artık bir
peygamber yoktur. Öyleyse, bu cahiller onu nasıl seçebilirler?!
İmamet, peygamberlerin makamı ve vasilerin mirasıdır.
İmamet, Allah'ın ve Resul'ün hilafeti, Emir-ül Mü'minin
Ali'nin makamı, Hasan ve Hüseyin'in mirasıdır.
İmamet, dinin yuları, Müslümanlar'ın düzeni, dünyanın ıslahı
ve mü'minlerin izzetidir.
İmamet, İslam'ın gelişen kökü ve yücelen dalıdır.
İmamla namaz, zekat, oruç, hac ve cihad kamil olur, ganimet
ve sadakalar çoğalır, had (şer'i ceza) ve ahkam uygulanır, hudut ve sınırlar
korunur.
İmam, Allah'ın helalını helal, haramını da haram kılar,
şer'i cezaları uygular, Allah'ın dinini müdafaa eder, (halkı) hikmet, güzel
öğüt ve üstün delillerle Allah'ın yoluna davet eder.
İmam, gözlerin göremeyeceği ve ellerin ulaşamayacağı bir ufukta
doğup, ışınlarını aleme saçan güneşe benzer.
İmam, ışık saçan dolunay, parlak kandil, açık nur,
karanlıklar ortasında hidayet yıldızı, şehirlerin ve çöllerin yol gösteren
kılavuzu ve helak olmaktan kurtaran bir kurtarıcıdır.
İmam, yüksek tepede yanan bir ateştir, ısınmak isteyene
sıcaklık bahşeder. Tehlikeli yerlerde kılavuzdur, ondan ayrılan helak olur.
İmam, yağmur yağdıran bulut, bol sağanak yağmur, ışık saçan
güneş, kapsayıcı gölgesi olan gök, döşenmiş yer, bol-bol suyu olan pınar, selin
bıraktığı göl ve yerin yeşerttiği yeşilliktir.
İmam, yumuşak huylu arkadaş, şefkatli baba, ikiz kardeş,
küçük yavrusuna iyilik yapan anne ve kara günlerde kulların sığınağıdır.
İmam, Allah'ın, yeryüzündeki ve mahlukatı arasındaki emini,
kullarına hücceti ve şehirlerindeki halifesidir. (Halkı) Allah'a çağıran ve
O'nun belirlediği sınırları savunandır.
İmam, günahlardan tertemiz kılınan, ayıplardan arındırılmış
olan, özelliği ilim, nişanesi hilim olan, dinin düzeni, Müslümanlar'ın izzeti,
münafıkların öfkesi ve kafirlerin yok edicisidir.
İmam, zamanın yeganesidir. Hiçbir kimse onun makamına ulaşamaz,
hiçbir alim onun dengi olamaz. Onun bedeli, misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayan
Allah'ın fazlı ile, talep ve kesbe dayanmaksızın, bütün faziletleri taşır.
Durum böyle iken; kim, İmam'ı tanıyabilir veya özelliklerinin özüne ulaşabilir?
Heyhat, heyhat! İmam'ın makamlarından veya faziletlerinden birini
tarif etmekte akıllar yitmiş, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayran
kalmış, hatipler aciz olmuş, şairler yorulmuş, edipler acze düşmüş, fasihler
yorulup güçsüzleşmiş, bilginler susup kalmış, hepsi acz ve güçsüzlüğünü itiraf
etmiştir.
Şu halde, onu bütünüyle anlatmak, olduğu gibi nitelemek
nasıl mümkün olur? Kim, onun yerine geçebilir veya ona olan ihtiyacı
giderebilir? Bu nasıl mümkün olur? Oysa İmam, yıldızlar gibi kendisine ulaşmak
isteyenlerin elinden ve niteleyenlerin nitelemesinden uzaktır.
Bunlar, bu makamın Resulullah sallallahu aleyhi ve alih'in Ehl-i Beyti'nden başkasında
bulunacağını mı zannediyorlar?
Andolsun, Allah'a, nefisleri onları aldatmış ve onları
yanlış arzulara sevk etmiştir. Onlar, sarp ve kaygan olan yüksek bir yere çıkmak
istemişler de, ayakları kayarak uçuruma yuvarlanmışlardır. Kendilerince bir
imam seçmek istemişler, oysa imam seçmek nerede onların işi olabilir?
İmam, cehaletten uzak alim, hile yapmayan yönetici ve
nübüvvet madeni olmalıdır.
Nesebiyle ayıplanmamalı ve soy sop sahibi hiçbir kimse
onunla boy ölçüşememelidir.
Kureyş kabilesinden, Haşimi soyundan ve Peygamber ailesinden
olmalı; şereflilere şeref vermelidir. Abdülmenaf neslinden gelmelidir.
Coşkun ilme ve kamil hilme sahip, işleri yürütebilen,
siyaset bilen, riyasete layık, itaati farz olan, Allah'ın emrini ayakta tutan
ve Allah'ın kullarının hayrını isteyen biri olmalıdır.
Allah, peygamberleri ve onların vasilerini (Allah'ın selatı onlara olsun) muvaffak
eder, onları sebatlı kılar, başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerden
onlara verir. İlimleri, zamanlarındaki bilginlerin ilminin üstünde olur.
Allah Teala buyurmuştur ki: "Hakka ulaştıran mı
uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete
ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" [118]
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Hikmeti dilediğine
verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan
ancak akıl sahipleri ibret alır."[119]
Talut'un kıssasında da şöyle buyurmuştur: "...Şüphe yok
ki, Allah onu, sizin içinizden seçkin kıldı ve onu bilgi ve vücutça sizden
üstün yaptı. Allah, mülkünü dilediğine verir." [120]
Davut (a.s)'ın kıssasında da şöyle buyurmuştur: "Davut
Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk (saltanat) ve hikmet ihsan etti ve ona
dilediğinden öğretti." [121]
Resulü'ne de şöyle buyurmuştur: "Allah, sana kitabı ve
hikmeti indirdi. Sana bilmediğin şeyleri öğretti ve Allah'ın senin üzerindeki fazlı
(lütuf ve ihsanı) pek büyüktür." [122]
Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beyt'i, itreti ve soyundan
olan İmamlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "Yoksa onlar, Allah'ın kendi
fazlından insanlara (Peygamber Ehl-i Beyt'ine) verdikleri şeyler için onlara
haset mi ediyorlar? Doğrusu biz İbrahim'in soyuna kitap ve hikmet verdik ve
onlara büyük bir mülk (saltanat) de ihsan ettik. Böylece onlardan kimi ona
inandı, kimi de ona sırt çevirdi ve çılgın ateş olarak cehennem onlara
yeter." [123]
Allah Azze ve Celle bir kulu, kullarının işini yönetmek için
seçtiğinde bu iş için onun göğsünü genişletir, hikmet çeşmelerini kalbine
yerleştirir, ona ilim ilham eder. Artık bundan sonra hiçbir sorunun cevabında
aciz kalmaz, onda doğrudan şaşmaz. O, masumdur; daima ilahi tevfik, sebat ve
teyitten yararlanarak, hata, sürçme ve çirkinlikten emin olur. Allah bu
özellikleri, kullarına üstün hücceti ve yaratıklarına şahidi olsun diye, ona
tahsis kılar. Bu Allah'ın bir fazlıdır, dilediğine verir, Allah gerçekten büyük
fazıl sahibidir.
Acaba onların böyle birini tanımaya güçleri yeter mi ki, onu
seçsinler? Veya onların seçtikleri kimseler, bu özellikleri taşıyabilir mi ki,
onu öne geçirsinler?
Andolsun Allah'ın Beyti'ne ki, onlar haktan çıkmışlar ve
bilmiyorlarmışçasına Allah'ın Kitabı'nı sırtlarına atmışlardır. Oysa, hidayet
ve şifa Allah'ın Kitabı'ndadır. Onlar O'nu bırakıp, kendi heva ve heveslerine
uymuşlardır. Allah da onları kınamış ve onları gazap ve helaketin beklediğini
belirterek şöyle buyurmuştur: "Allah'tan bir hidayet olmaksızın, kendi
heva ve heveslerine uyanlardan daha sapık kim olabilir? Allah zalim bir kavmi
hidayet etmez." [124]
Yine şöyle buyurmuştur: "..Yazıklar olsun onlara, Allah
onların amellerini saptırmıştır." [125]
Yine buyurmuştur: "Bu Allah katında ve iman edenlerin
nezdinde en büyük suçtur. İşte Allah her kibirli ve tuğyankar kalbi böylece
mühürler." [126]
Allah'ın selatı ve çoklu selamı Muhammed'e ve onun Ehl-i Beyt'ine olsun."
[127]
Ancak buna karşılık Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, imamet konusunu
İslam'ın inanç esaslarından saymayıp, onun İslam'ın fer'i hükümlerinden biri
olduğunu, imamlarda masumluk, ilahi ilim ve ilahi tayin gibi şartların
gerekmediğini, Hz. Resulullah'tan sonra imamet işinin halkın kendi seçimine
bırakıldığını ve imametin toplumun tümünün veya toplumun ileri gelenlerinin
seçimi ile ve hatta silah zoruyla bile yönetimin ele geçirilmesiyle tahakkuk
bulduğunu savunmaktalar.
Ehl-i Sünnet'in önde gelen alimlerinden olan Teftazani şöyle
yazıyor: "Eğer imam ölür ve şartlarına haiz olan biri, biat ve istihlaf
olmaksızın, imamet makamını ele geçirir, şevketi ile insanları kendine itaat
ettirir ve onları kontrolü altına alırsa, onun hilafeti sabit olur. Bu kişi,
fasık veya cahil biri olsa da, en güçlü görüşe göre hüküm aynıdır.... Bu durumda
eğer zor kullanarak üstünlük sağlama yoluyla birinin imameti tespit olur, sonra
da başka biri gelip ona galip olursa, birincisinin imameti düşer ve sulta bulan
ikincisi imam olur. Ayrıca imam, fasık olmak veya bayılmakla imametten
düşmez." [128]
Buna göre, biz Ehl-i Beyt dostları imamet konusunda Ehl-i Sünnet
kardeşlerimizden şu üç hususta ayrılmaktayız:
1- İmam insanlar tarafından değil, Allah tarafından seçilmeli,
2- İmamın ilmi ilahi ilimden kaynaklanıp hatasız olmalı,
3- İmam günahtan masum olmalıdır.
Elbette bizim inancımıza göre, masumluk makamı sadece imamlara
ve peygamberlere mahsus değildir. Zira biz, Hz. Fatime (a.s) ve Hz. Meryem
(a.s) gibi mübarek zatların da masum olduğuna inandığımız halde, onların
peygamber veya imam olmadıklarını bilmekteyiz. Belki Allah'ın has kulları
arasında diğer masum insanlar da bulunabilir.
Yukarıdaki açıklamalarımızın, biz Ehl-i Beyt dostlarıyla,
Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz arasında olan imamet anlayışındaki farkı gözler
önüne sermek açısından yeterli olduğu kanısındayız.
Şimdi genel anlamda imameti zorunlu kılan akli ve nakli delillerle,
yine biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı olan, Hz. Resulullah'tan sonra ilahi
imam ve hüccetlerin Hz. Ali ve onun on bir evladı olduğunu ispatlayan delillere
kısaca bir göz atalım.
Elbette bizim kitabımız, özet niteliğini taşıdığı için, konu
hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyen kardeşlerimizin, konu hakkında telif
edilmiş olan, daha geniş eserlere baş vurmaları gerekmektedir.
Nübüvvet bölümünde zikrettiğimiz peygamberlerin varlığını zorunlu
kılan akli deliler, aynen imamların varlığını da zorunlu kılmaktadır.
Şöyle ki; nübüvvet bölümünde beşerin layık olduğu kemale
erip yaratılış gayesine ulaşması için, ona yol gösterecek, herkesi sahip olduğu
istidada göre terbiye edecek ilahi elçilerin gönderilmesinin zorunlu olduğunu
ve sonsuz hikmet ve şefkat sahibi Cenab-ı Hakk'ın beşerin bu ihtiyacını ihmal
edip, görmezlikten gelmesinin mümkün olmadığını akli delillerle ispatlamıştık.
Öte yandan biliyoruz ki, beşerin bu ihtiyacı belli bir
zamana ait olmayıp, her zaman için söz konusudur. Yani her zaman beşerin bu
ihtiyacı vardır. Dolayısıyla yeryüzü hiçbir zaman ilahi hüccetten yoksun
kalamaz. Her zaman için beşerin bu ihtiyacını karşılayacak ilahi hüccetin
bulunması zorunludur.
Peygamber hayatta bulunduğu zaman, bizzat kendisi beşerin bu
ihtiyacını karşılar. Fakat peygamberin bulunmadığı yer ve dönemlerde durum
nasıl olmuştur? Acaba Allah Teala beşeri kendi başına bırakıp onların bu
ihtiyacını ihmal mı etmiştir?
Geçmiş ümmetlere baktığımızda devamlı olarak bu ihtiyacın karşılandığını
görmekteyiz. Yani, devamlı olarak, ya toplumun içerisinde bir ilahi peygamber
olagelmiştir, ya da o ilahi peygamberin vasisi ve halifesi niteliğinde olan bir
zat bu sorumluluğu uhde edinip, insanların mercii olagelmiştir.
Şimdi kendi dönemimize dönelim. Şüphe yok ki, İslam dini en
son ilahi dindir. İslam dininden sonra başka bir din gelmeyecek ve İslam
peygamberinden sonra bir ilahi peygamber zuhur etmeyecektir.
Bu durumda peygamberlik makamının son bulması, ancak o zaman
peygamber gönderme hikmet ve gerekçesiyle bağdaşabilir ki, İslam dini beşerin
bu husustaki bütün ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayabilsin. Aksi taktirde
Allah Teala beşerin bu ihtiyacını ihmal edip, onları kendi başına koymuş olur
ki bu, Allah'ın hikmet ve sonsuz şefkatiyle bağdaşmaz.
Bazıları, Allah Teala'nın beşerin bu ihtiyacını, son
peygamberi Hz. Hatim-i Risalet vasıtasıyla bize gönderdiği ve korunmasını
bizzat kendisinin garanti ettiği kitabı (Kur'an-ı Kerim) aracılığıyla temin
ettiğini iddia edebilirler.
Ancak açıktır ki, Kur'an-ı Kerim, sadece İslam dininin ana
hatlarını bize beyan etmektedir. Kur'an'ın zahirinden İslam'ın bütün ahkamı
anlaşılmamaktadır.
Meselâ, Kur'an'da namaz, oruç, hac, zekat ve benzeri bir çok
şeyler emredilmiştir. Ama onların açıklaması ve tafsilatı Kur'an'da mevcut
değildir. Dolayısıyla da İslam'ın anayasası niteliğinde olan Kur'an-ı Kerim'in
açıklanmasıyla, İslam'ın hükümlerinin tafsilat ve teferruatının beyan edilmesi
görevi, Allah'ın Resulü'ne ait olduğu da bizzat yine Kur'an'da belirtilmiştir.
"...Sana da Kitabı (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara, onlara nazil olan
şeyi açıklayasın. Umulur ki, tefekkür ederler." [1]
Fakat, acaba o zamanda bulunan şartlar Hz. Resulullah'a bu
vazifesini tam olarak yerine getirmesine imkan verdi mi?
Hz. Resulullah'ın dönemine baktığımızda şartların öyle de
müsait olmadığını ve Hazret'in bu imkana tam manasıyla sahip olmadığını
görmekteyiz.
Hazret ömrünün çoğunda İslam düşmanlarının baskısı altında olup,
vakt-i şerifinin büyük bir bölümünü İslam düşmanlarıyla savaşmakta geçirmiştir.
Bu ise Hazret'in ilahi öğretiyi tam manasıyla insanlara ulaştırmasını zorlaştırmıştır.
Bundan başka Hazret'in ulaştırdığı miktarın da korunması
garanti altında değildi. Yani, Kur'an-ı Kerim'in aksine, Hz. Resulullah'ın
sünnet olarak ulaştırdığı miktarın mahfuz kalacağına ilahi bir garanti yoktu.
Nitekim öyle de olmuştur. Hz. Resulullah'tan sonra İslam ümmeti arasında en
basit bir konu olup, her gün insanların gözü önünde cereyan eden, Hazret'in
abdest alma şeklinde bile ihtilafa düşülmüş ve ashabın her biri ayrı bir şey
nakletmeye kalkışmıştır. Hiçbir menfaat söz konusu olmayan bir konuda, böyle
bir ihtilafa düşüldüğüne göre, menfaat ve çıkar söz konusu olan konularda,
neler olabileceğini söylemeye bile gerek kalmıyor.
İslam ümmeti arasında meydana gelen bunca ihtilaflar ve
Hazret'in kendi tabiriyle yetmiş iki fırkadan daha fazlaya varan gruplaşma ve
bölünmeler, bunun en bariz kanıtıdır. O halde Hz. Resulullah'ın sünneti de bu
ihtiyacı tam olarak karşılamamaktadır.
Bundan başka, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin anlamı herkes
tarafından tam olarak bilinmemektedir. Kur'an-ı Kerim'in kendisi, ayetlerinin
bir bölümünün müteşâbih olduğunu ve onların te'vilini ancak Allah ve ilimde
kökleşmiş kimselerin bilebileceğini vurguluyor. Kur'an-ı Kerim'in müteşâbih
ayetlerinin anlamını tam manasıyla bildiğini İslam ulemasından hiçbir kimse
iddia etmemiştir, edemez de.
Peki bu ayetler niçin nazil olmuştur? Her halde, Allah
kullarına muamma demek istemiyordu. O halde İslam ümmeti arasında bunların
anlamını bilen birileri olmalıydı.
Hz. Hatim-i Risalet'in kendisi hayatta iken bunları
insanlara açıklayabilirdi. Ama Hazret'ten sonraki dönemlerde ne olacaktı? Elbette
bunun için bir yol bulunmalıydı. Bundan şu sonuç çıkar: Allah Teala beşerin bu
ihtiyacına cevap verecek bir yolu kesin olarak İslam'ın metninde koymuştur. Bu
yol, kesin olmalıdır ve hata ve sapmalardan masum olmalıdır. Bu yol, Hz.
Resulullah'tan sonra ortaya çıkan boşluğu tam manasıyla doldurmalı ve Allah'ın
hüccetini herkese tamamlamalıdır.
İşte bizim inancımıza göre, Hz. Resulullah'tan sonraki dönemlerde
bu yol, ancak ilahi ilimle teyit olan masum imamların varlığıyla temin olur. Bu
yol, hem Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin, hem de biz Ehl-i Beyt dostlarının
kaynaklarında mütevatir olarak Hz. Resulullah'tan nakledilen Kur'an ve Ehl-i
Beyt yoludur.
İşte Hz. Resulullah'ın: "Ben sizin aranızda iki paha
biçilmez emanet bırakıyorum. Onların biri diğerinden büyüktür. O Allah'ın
kitabıdır. O gökle yer arasında olan Allah'ın ipidir. Ona sımsıkı sarılın.
Diğeri de benim İtretim ve Ehl-i Beyt'imdir. Onlar, kıyamette Havz-i Kevser
başında tekrar bana dönünceye kadar, asla birbirlerinden ayrılmazlar. Onlara
sarıldığınız müddetçe, asla sapmazsınız" [2]
hadisi, bize; bu yolu ve bu yolun masum olup, doğruluk açısından kesin garanti
altında olduğunu göstermektedir.
Kısacası, peygamberliğin son bulması, ancak nübüvvet dışında
peygamberde bulunan bütün özelliklere sahip olan bir imamın tayin edilmesiyle
hikmete uygun olabilir. Akıl bunu emrediyor. Aksi taktirde, Allah Teala'nın
beşerin en zorunlu ihtiyacını görmezlikten gelmesi doğar ki, bu ilahi hikmet ve
şefkatle bağdaşmaz.
İşte Hz. İmam Rıza (a.s) bu hakikate işaret ederek şöyle
buyurmuştur: "Biz hiçbir fırka ve hiçbir milletin bir önder ve liderleri olmadan
hayatta kaldıklarını görmemekteyiz. Zira onlar din ve dünya işlerinde bir
öndere muhtaçtırlar. O halde Hekim olan Allah'ın hikmetinde yaratıklarını bir
önder ve liderleri olmaksızın kendi başlarına bırakması caiz değildir...."[3]
Kelam ilminde risalet ve imamet konusu ele alınmış ve her
ikisinin de lütuf ilkesi gereği, Cenab-ı Hakk'a vacip olduğu vurgulanmıştır.
Büyük kelamcı Şeyh Tusi "Fusûl-ül Akaid" adlı
kitabında şöyle der: "İmamın varlığı lütuftur. Lütuf ise Allah Teala'ya
vaciptir." [4]
Lütuf, insanın yapması gereken işte zorunlu olan yardıma ve
yapmaması gereken işte de, onu o işten alıkoyan zorunlu engelleyiciye denir.
Öyle ki, o yardım olmadan o işi yapamaz ve o engelleyici olmadan da o işten
sakınamaz. Dolayısıyla lütuf, gerekli imkanların hazırlanması, gerekli bilginin
verilmesi ve amelde gerekli önderliğin yapılması olmak üzere, üç kademeyi
içerir.
Bu durumda başı boş bırakılmayıp sorumlu kılınan ve sorumluluk
alanı nübüvvet yoluyla belirlenen insana, amel açısından da gerekli önderliğin
yapılması gerekir. Aksi taktirde, onun bu sorumluluğunun uhdesinden gelmesini
ondan beklemek, hikmete uygun bir beklenti olamaz. Allah Teala'nın rahmet ve
şefkat sıfatı da bunun gereğini yerine getirmesini gerektirir. O halde
insanlara amelde önderlik yapacak imamın varlığı zorunludur.
Cenab-ı Peygamber'in kendi hayat döneminde bunu, o Hazret'in
bizzat kendisi yerine getirirdi. O Hazret'ten sonraki zamanlar için de aynı
ihtiyaç söz konusu olduğu için, o Hazret'ten sonra da böyle önderlerin olması
zorunludur. Böyle bir önderliğe imamet ve bu görevi ifa eden kimseye de imam
denir. O halde her türlü hata ve günahtan masum olan imamın varlığı zorunludur
ve lütuf olduğundan dolayı Allah Teala onu ihmal etmez. [5]
Büyük filozof İbn-i Sina ve Sadr-ül Müteallihin hem risalet,
hem de imamet konusunda aynı ilkeye dayanarak imamet ve risaletin zorunluluğunu
ispatlamışlardır. [6]
Bu konuda ayrı akli deliller de zikredilmiştir. Bizim
maksadımız ihtisar olduğundan bu kadarıyla iktifa ediyoruz.
Burada Hz. İmam Sadık (a.s)'ın öğrencilerinden olan Hişam
bin Hakem ile Amir bin Ubeyde ve bir Şamlı arasında geçen imametin gerekliliği
ile ilgili tartışmayı nakletmeyi uygun buluyoruz.
1- Yunus bin Yakup dedi ki: "Hz. Ebu Abdullah İmam
Sadık (a.s)'ın nezdinde ashabından bir grup bulunuyordu. Bunların arasında
Humran bin A'yun, Muhammed bin Numan, Hişam bin Salim ve Tayyar ile aralarında
genç yaşta olan Hişam bin Hakem'in de bulunduğu bir topluluk vardı.
Bu arada Hz. İmam Sadık (a.s) Hişam'a yönelerek: "Ey
Hişam, Amir bin Ubeyde'ye ne yaptığını ve nasıl soru sorduğunu bana bildirir
misin?" dedi.
Hişam: "Ey Resulullah'ın oğlu, ben sizin
büyüklüğünüzden etkileniyorum, sizden utanıyor ve sizin önünüzde konuşamıyorum"
dedi.
Bunun üzerine, Hz. İmam Sadık (a.s): "Size bir şey
emrettiğim zaman onu yapın" buyurdu.
Hişam: "Bana, Amir bin Ubeyde'nin durumu ve Basra Mescidi'ndeki
toplantıları ulaştı ve bu olay bana çok ağır geldi. Dolayısıyla hareket ettim.
Cuma günü Basra'ya varıp, Basra Mescidi'ne gittim. Kendimi, aralarında Amir bin
Ubeyde'nin de bulunduğu kalabalık bir topluluk içerisinde buldum. O, yünden
olan siyah bir izar giyinmiş ve bir diğerini de rida olarak omzuna atmıştı.
Orada bulunanlar, ona soru soruyorlardı. Ben orada bulunanlardan ayrılarak bana
yol vermelerini istedim. Onlar da ayrılarak bana yol verdiler. Ben, o topluluğun
sonlarında iki diz üzere oturarak: "Ey alim, ben yabancı bir insanım,
benim bir konuyu sormama müsaade eder misin?" dedim.
O bana: "Sorunu sor" dedi.
Bunun üzerine ben ona: "Acaba senin gözün var
mıdır?" dedim.
O bana: "Ey oğlum, bu nasıl bir soru, gördüğün bir şeyi
nasıl soruyorsun?" dedi.
Ben ona: "Benim sorum böyledir" dedim.
O: "Sorunu sor gerçi, sorun bir nevi aptallıktır"
dedi.
Ben ona: "O sorumu cevaplandır" dedim.
O bana: "Sorunu sor" dedi.
Ben: "Gözün var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla renkleri ve şahısları görüyorum" dedi.
Ben ona: "Burnun var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla kokuları kokluyorum" dedi.
Ben ona: "Ağzın var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla tatları tadıyorum" dedi.
Ben ona: "Kulağın var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla sesleri duyuyorum" dedi.
Ben ona: "Senin kalbin var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla bu organlarıma gelen her şeyi birbirinden
ayırıyorum" dedi.
Ben ona: "Bu organlar kalpten müstağni olamazlar
mı?" dedim.
O: "Hayır olamazlar" dedi.
Ben ona: "Bu nasıl olabilir, oysa bu organlar sapa
sağlamdırlar?" dedim.
O: "Ey oğlum, organlar kokladığı, gördüğü, tattığı ve
duyduğu bir şey hakkında şüpheye düşerse, onu kalbe irca ettirir. İşte kalptir
ki, yakini sağlamlaştırır ve şüpheyi de yok edip giderir" dedi.
Hişam diyor; bunun üzerine, ben ona: "O halde, Allah
Teala kalbi, organların şüphesini gidermek için karar kılmıştır" dedim.
O: "Evet öyledir" dedi.
Ben ona: "Demek ki, kalbin varlığı zorunludur, aksi
taktirde organlar yakine kavuşamazlar" dedim.
O: "Evet" dedi.
Bunun üzerine, ben ona: "Ey Ebu Mervan, Allah Teala
senin organlarını kendi başına bırakmamış ve onlara doğruyu gösterecek ve
şüpheye düştükleri konularda, onlara yakin kazandıracak bir imam tayin etmiş
de, acaba bütün bu insanları şaşkınlıkları, şüpheleri ve ihtilafları konusunda
kendi başlarına mı bırakmış? Onlara şüpheler ve şaşkınlıklarda baş vuracakları
bir imam tayin etmemiş mi? Oysa, senin organların için imam tayin etmiş ve sen
kendi şaşkınlık ve şüphelerinde ona baş vuruyorsun" dedim.
Hişam diyor; bunun üzerine, Ebu Ubeyde sustu ve artık bir
şey söylemedi ve bir süreden sonra başını kaldırarak bana: "Sen Hişam bin
Hakem misin?" dedi.
Ben ona: "Hayır" cevabını verdim.
O: "Öyleyse, onun derslerine katılan birisin"
dedi.
Ben: "Hayır" dedim.
O: "Peki neredensin?" dedi.
Ben: " Kufe'denim"dedim.
O: "Şu halde, sen onun kendisisin?" dedi ve beni
yanına çağırıp yerinden kalkarak, kendi yerinde oturttu ve ben oradan
ayrılıncaya kadar, hiçbir şey konuşmadı".
Hişam diyor; bu arada Hz. Ebu Abdullah İmam Sadık (a.s) gülümsedi
ve bana yönelerek: " Bunları sana kim öğretmiştir ey Hişam?" dedi.
Ben: "Bunlar, sizden alıp tertiplediğim şeylerdir"
dedim.
Bunun üzerine İmam (a.s): "Andolsun Allah'a ki, bunlar,
İbrahim ve Musa peygamberin suhufunda yazılmıştır" dedi."[7]
2- Bu tartışmanın bir benzeri de yine Hişam bin Hakemle
Şamlı bir alim arasında geçmiştir. Hz. İmam Sadık (a.s) ile bir grup ashabı
huzurunda Şamlı alim ile Hişam arasında geçen bu tartışma şöyledir:
Hişam: "Ey Şamlı, Rabbin mi yaratıklarının çıkarını
daha çok gözetler, yoksa onların kendileri mi çıkarlarını daha çok
kollarlar?"
Şamlı: "Rabbim daha çok gözetler"
Hişam: "Rabbin bu gözetlemesi sonucu onlar için ne
yapmıştır?"
Şamlı: "Rabbim onların bölünüp tefrikaya düşmemeleri,
onların arasında ülfet kurup onların eğriliklerini düzeltmesi ve onlara Rableri'nin
farzını bildirmesi için, hüccet ve delil tayin etmiştir"
Hişam: "O delil
kimdir?"
Şamlı:
"Resulullah'tır"
Hişam:
"Resulullah'tan sonra kimdir?"
Şamlı: "Kitap
ve sünnettir"
Hişam: "Acaba
Kitap ve sünnet bu gün aramızda bulunan ihtilafları gidermeye yararlı
olabiliyor mu?"
Şamlı:
"Evet"
Hişam:
"Öyleyse, benle sen neden ihtilafa düşmüşüz ve sen ihtilaf ettiğimiz
konularda bahsetmek üzere Şam şehrinden buraya kadar gelmişsindir?"
Yunus diyor: "
Şamlı sustu ve cevap vermedi." Bu arada, Hz. İmam Sadık (a.s) Şamlı'ya
dönerek: "Ne oldu sana, niçin konuşmuyorsun?" dedi.
Şamlı: "Eğer, ihtilafımız yoktur dersem yalan konuşmuş
olurum ve eğer, Kitap ve sünnet aramızdaki ihtilafları giderir dersem, batıl
bir söz söylemiş olurum. Çünkü onları çeşitli yorumlarla yorumlamak mümkündür.
Eğer, her birimizin hak olduğunu iddia ettiği halde, ihtilaf ettiğimizi
söylersem, Kitap ve sünnet bize bir yarar sağlamaz. Ancak bu benim onun
aleyhine olan hüccetimdir.
Bu arada, Hz. İmam Sadık (a.s) Şamlı'ya: "Şimdi sen
ondan sor. Onun dolu olduğunu göreceksin" dedi.
Şamlı Hişam'a yönelerek: "Ey falan, yaratıkların
çıkarını kim daha çok gözetler Rableri mi, yoksa kendileri mi?" dedi.
Hişam: "Rableri onların kendilerinden daha çok onların
çıkarını gözetler" dedi.
Şamlı: "Acaba, Allah onların sözlerini bir araya
toplamak, eğriliklerini düzeltmek ve onların batıl ve hak sözleri hakkında
onlara bilgi vermek için, bir kimseyi tayin etmiş midir?" dedi.
Hişam: "Resulullah (s.a.a)'in zamanında mı yoksa şimdi
mi?" dedi.
Şamlı: "Resulullah'ın zamanında Hz. Resulullah idi.
Şimdi kimdir?" dedi.
Hişam: "Babaları yoluyla ceddinden miras aldığı ilimle
bize göklerin (ve yerin) haberini veren, halkın kendine göçüp geldiği, işte bu
oturan zattır" dedi.
Şamlı: "Ben bunu nasıl bilebilirim?" dedi.
Hişam: "Ne istersen ona sor" dedi.
Şamlı: "Özrümü kestin. Şimdi sormak benim
hakkımdır" dedi.
Bu arada, Hz. Ebu Abdullah İmam Sadık (a.s) ona yönelerek:
"Ey Şamlı, ben sana yolculuğunun nasıl geçtiğini ve yolunun nasıl olduğunu
bildireyim. Senin yolculuğun böyle-böyle geçti ve yolun böyle-böyle idi" dedi.
Bunun üzerine, Şamlı İmam'a dönerek: "Doğru söyledin,
ben şimdi Allah'a İslam getirdim (İslam dinine girdim)" dedi.
Hz. İmam Sadık (a.s): "Hayır, sen şimdi Allah'a iman
getirdin (mü'min oldun). İslam imandan öncedir. İslam bağı ile Müslümanlar
birbirlerinden miras alır ve evlilikleri caiz olur. İman ile de, ilahi mükafatı
hak ederler" dedi.
Şamlı: "Doğru
söyledin, ben şimdi şehadet getiririm ki, Allah'tan gayri kulluğa layık bir
ilah yoktur, Muhammed (s.a.a) de onun resulüdür ve sen ise, vasilerin
vasisisin" dedi." [8]
Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda imamet makamının aynen nübüvvet
makamı gibi ilahi iradeden kaynaklanan bir makam olduğunu görmekteyiz.
Şöyle ki; Kur'an-ı Kerim sadece İslam ümmetinde değil,
geçmiş ümmetlerde de imamın bir ilahi sünnet olarak bizzat Allah Teala tarafından
tayin edildiğini beyan etmektedir.
Kur'an-ı Kerim, bazı ayetlerinde, nübüvvet makamının yanı
sıra imamet makamını da, bir hakikat olarak ortaya koymuş ve ilahi iradeyle
kişilerin bu makama getirildiğini, hatta bazı peygamberlerin ancak bir takım
zor imtihanlardan geçtikten sonra bu makama gelme liyakatini kazandıklarını ve
bu makamın ilahi bir ahid olarak, zalimlere ulaşmayacağını beyan buyurmuştur.
Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinde de, bazı peygamberlerin
bizzat Allah tarafından imamet makamına tayin edildiğinden söz edilmiştir. Bu
ayetler, imamet makamına gelecek kişinin bizzat Cenab-ı Hak tarafından
seçildiğini açıkça göstermektedir. Şimdi bu ayetlerden bazılarına kısaca bir
göz atalım.
Hz. İbrahim (a.s)'ın imamet makamına tayin edilişini
açıklayan ayetler imamet makamının ilahi bir makam olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır.
Allah Teala bu konuda şöyle buyuruyor: "Rabbi İbrahim'i
bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, "seni insanlara
önder kılacağım" demişti. O "soyumdan da" deyince, "zalimler
benim ahdime erişemez" buyurmuştu."[9]
Görüldüğü üzere, Cenab-ı Hak Hz. İbrahim'i bir takım zor imtihanlardan
geçirdikten ve o Hazret de o imtihanlardan başarıyla geçtikten sonra böyle bir
makama getirmiş ve Hazret'in o makamı kendi zürriyeti için talep etmesinin
cevabında da, bu makamın kendi ahdi olduğu ve zalim sayılan kimselerin (günah
ehli olan kimselerin) böyle bir makama gelemeyeceğini açık ve net olarak o
Hazret'e bildirmiştir. Bunun anlamı şudur: "Ancak senin gibi zor
imtihanlardan geçerek senin derecende olan kimseler böyle makama gelebilir. Senin
gibi olmayanlar ise, bu makama layık değil ve ulaşamazlar."
Bilindiği üzere, mezkur ayette geçen Hz. İbrahim'in imtihanlarından
maksat, Hazret'in ateşe atılması, Şam'dan Hicaz'a hicret ederek kendi ailesini
yalnız başına Allah'ın emri gereği o kuru çölde bırakması ve ihtiyar yaşında
oğlu İsmail'i Allah yolunda kurban etmeye gitmesi gibi zor imtihanlardır.
Bütün bu imtihanlar, Hazret'in nübüvvet makamına ulaşmasından
sonra gerçekleşmiştir. Demek ki, Hazret nübüvvet makamına ulaştıktan sonra bu
gibi zor imtihanlardan geçmek suretiyle imamet makamına liyakat kazanmıştır.
İşte bu ayet, imamet makamının önemini ve imamet makamına ulaşacak kimselerde
hatta nübüvvet makamında aranan şartlardan daha ağır şartlarının arandığını
göstermeye yeterlidir.
Zaten bizim de iddiamız imamet makamının aynen nübüvvet
makamı gibi ağır bir ilahi makam olduğu ve o makama gelenlerde nübüvvet
makamına gelen kimselerde aranan şartların arandığıdır. İşte bu ayet hem
başlangıcı hem de sonu itibariyle bunu tam anlamıyla ortaya koymaktadır.
Kur'an-ı Kerimde bazen de imamet makamından hilafet makamı
olarak söz edilmiş ve bu makama gelen kimseyi de Allah Teala'nın kendisinin
tayin ettiği belirtilmiştir. Hz. Davud'un imamet makamına getirilişi bunun bir
örneğidir.
Kur'an-ı Kerim'de Hz. Davud (a.s)'dan şöyle söz
edilmektedir: "Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Öyleyse, sen
insanlar arasında hak ve adalet ile hükmet...." [10]
Görüldüğü üzere, bu ayet-i kerimede masum olup, nübüvvet makamına
ulaşmış olan Hz. Davud'u bizzat Allah Teala'nın kendisi imamet ve hilafet
makamına tayin ettiğinden bahsedilmektedir. O halde bu ayet de bizim, imamın
masum olması ve Allah tarafından tayin edilmesi gerektiğine dair olan
inancımızı doğrulamaktadır.
Keza, Hz. Talut'un imamet makamına bizzat Allah Teala tarafından
tayin edildiğini açıklayan ayetler, imamet makamının ilahi bir makam olduğunu
ve o makama getirilecek kişide ilahi ilim sahibi olmak gibi özel şartlar
arandığını açıkça gözler önüne sermektedir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Peygamberleri onlara:
"Allah size şüphesiz, Talut'u hükümdar olarak gönderdi" dedi.
Onlar: "Nasıl o bize hükümdar olabilir? Oysa biz
iktidara daha lâyığız, o zengin de değildir" dediler.
Peygamberleri: "Doğrusu Allah onu sizin içinizden
seçkin kıldı. Ona fazla ilim verip, vücutça güçlü kıldı" dedi. Allah,
hükümdarlığı dilediğine verir. Allah, imkanları bol olan ve sonsuz ilim
sahibidir." [11]
Görüldüğü üzere, bu ayet-i kerimede Hz. Talut'un bizzat
Allah Teala tarafından imamet makamına seçildiği ve bunun sırrının da, o Hazret
dışındakilerin imamet makamına gelecek kişilerde aranan şartlardan yoksun
olmaları olduğu kaydedilmiştir.
Ayrıca, bu ayetten önceki ayette açıklanan; o zamanın
İsrailoğulları'nın kendilerine imam tayin edilmesi için peygamberlerine
müracaat etmeleri, imamet makamına ancak ilahi tayin ile gelinebileceğinin ayrı
bir kanıtıdır.
Çünkü, imamet makamına halkın kendi seçimi veya ümmetin ileri
gelenlerinin kararı ile gelmek caiz olsaydı, onlar bu hususta peygamberlerine
müracaat etmez ve kendi kendilerine bir önder tayin ederlerdi. Özellikle de,
onların Hz. Talut'un imamete seçilmesine karşı çıkıp kendilerini bu makama daha
evla görmeleri, bu doğrultuda hareket etmeye daha yatkın olduklarını
göstermektedir. Dolayısıyla eğer, bir ilahi zorunluluk olmasaydı, onlar
peygamberlerine müracaat ederek, ayette görüldüğü üzere, başlarını ağrıtacak
kararla karşılaşmayı hiç istemezlerdi.
Allah Teala'nın "Sen ancak bir uyarıcısın. Her milletin
bir yol göstereni vardır" [12]
ayeti imamet makamının ilahi bir makam olduğu hakikatini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu ayet-i kerime peygamberlik makamı ile imamet makamının
ayrı şeyler olduğunu açıkça belirttiği gibi, hiçbir toplumun ilahi hüccet olan
imamdan yoksun olamayacağı hususunu da gözler önüne sermiştir.
Nitekim hem Ehl-i Sünnet, hem de Ehl-i Beyt kaynaklarında
Hz. Resulullah (s.a.a)'dan nakledilen hadislerde bu ayet-i kerimede geçen
hidayetçiden maksadın Hz. Ali (a.s) olduğu mütevatir olarak nakledilmiştir. Bu
durumda işbu ilahi naslara karşı ayrı bir düşüncenin ortaya konmasının doğru
olmadığı açıkça ortadadır.
Hadislere gelince, onların da, özellikle de Ehl-i Beyt
kanalından gelen hadislerin bu ayetleri doğrular nitelikte olduklarını ve
imamet konusunda farklı bir tablo çizmediklerini görmekteyiz.
Herhalde hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin
kaynaklarında bulunan, Hz. Resulullah'ın "Kim zamanının imamını tanımadan
ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüştür" hadisinde geçen imamdan maksat,
sıradan bir hükümdar değildir. Çünkü sıradan bir hükümdarı tanımamak kimseyi
imandan çıkarmaz. Oysa Hazret, imamı tanımamanın insanı imandan
çıkarabileceğini buyurmaktadır.
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Yeryüzü imamsız
kalamaz. Eğer mü'minler bir şey artırırlarsa, o, onları geri çevirir ve eğer,
onlar bir şeyi eksik bırakırlarsa, o, onu tamamlar." [13]
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) da şöyle buyuruyor:
"Andolsun Allah'a ki, Allah Teala Adem'in ruhunu kabzettiği zamandan
itibaren, yeryüzünü Allah'a hidayet vesilesi olan bir imamdan yoksun
bırakmamıştır. Allah'ın kullarına hücceti de odur. Yeryüzü, Allah'ın kullarına
hücceti olan imamdan yoksun kalamaz." [14]
Genel anlamda imameti zorunlu kılan delilleri burada
noktalayıp, bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenleri, konu hakkında yazılmış
geniş kitaplara havale ederken, özel anlamdaki imamet konusuna, yani Hz.
Resulullah'tan sonraki dönemdeki imamet konusuna kısaca bir göz atalım.
Bu konuda biz Ehl-i Beyt dostları, Hz. Resulullah (s.a.a)'in
vefatından sonraki dönemde de imamet konusunun ihmal edilmediği ve Allah'ın
emriyle Hz. Ali ve on bir evladının imamet makamına tayin edildiğine
inanıyoruz. Bunun, hem Kur'an ayetleri, hem de Hz. Resulullah'ın sünnetinde
belirgin bir şekilde İslam ümmetine açıklanmış olduğuna da inanıyoruz. Ancak
belirttiğimiz üzere maksadımız ihtisar olduğu için bu konuyu da özet olarak geçeceğiz.
Hiçbir zaman ve mekanda hiçbir toplum önderi olmadan yaşamını
sürdüremez.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Halk için, iyi veya
kötü bir önder gereklidir. Yırtıcı aslan zalim padişahtan iyidir. Zalim padişah
da, sürekli kargaşa ve fitneden iyidir."[15]
Bir topluma hükümet eden kimse, o toplumun bekasını ve saadete
ermesini gönülden isterse, onu korumak için çaba göstermeye mecburdur. Sahip
olduğu kudret, sorumluluk ve bilgi dahilinde, toplumun kaderini daima ideal bir
saadet alanına yaklaştırmak için toplumun şimdiki zamanını ve geleceğini
düşünmeli, bunu temin için, bir metot ve planı olmalıdır. Bu esas ve zaruret
gereğince, hükümet sahipleri kısa bir yolculuğa çıktıklarında bile, birini
kendi yerine vekil tayin ederler. Bu mesele bütün rehberiyet alanlarında
geçerlidir. Hatta bir aile reisi kısa bir yolculuğa çıktığında bile,
çocuklarından yetenekli olanını kendi yerine seçer ve kendinin yokluğunda aile
fertlerinden onun sözüne uymalarını ister. Bu mesele o kadar açıktır ki, bu
hususta delil getirmek akıl sahiplerince boş ve gereksiz işle iştigal telakki
edilir.
Şimdi bu açık ilkeyi dikkati nazara alarak, İslam ümmetinin
önderlik konusuna gelelim. Hz. Resulullah (s.a.a)'in önderler arasında
toplumuna karşı her önderden daha şefkatli, daha hayır sever ve daha
akıbetendiş olduğunda hiçbir kimsenin bir kuşkusu olamaz.
Allah Teala İslam'ın aziz Peygamberi'nin bu özelliğine işaretle
şöyle buyuruyor: "Andolsun! Sizden olan öyle bir elçi size gelmiştir ki,
sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir, üzerinize düşkün, mü'minler için şefkat ve
rahmetle doludur." [16]
Durum böyle olunca, ümmeti üzerinde bu kadar hassas olan bir
peygamberin, ümmeti için hayati bir mesele olan hilafet konusunu beyan etmemiş
olmasını akıl kabul etmemektedir.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) İslam'ın evrensel olduğunu, onun ebediyete
kadar korunması gerektiğini ve öndersiz bir saat bile ayakta duramayacağını
herkesten daha iyi biliyordu. Dolayısıyla o şefkatli ve akıbet düşünür
Peygamber'in, İslam'ın geleceğini (halife tayin etmemekle) ihmal etmesi nasıl
tasavvur olunabilir? Oysa o Hazret, İslam nurunun yansıdığı her grubu idare
etmek için, her ne kadar küçük olsaydı dahi, bir önder seçmeyi ihmal etmezdi.
Hatta Medine'den çıkıp kısa bir yolculuğa gittiğinde, Medine öndersiz kalmasın
diye, mutlaka kendi yerine birini tayin ederdi. Bu durumda, böyle bir ilahi
önderin ümmetini ebedi olarak terk edip gideceği, Cenab-ı Hak tarafından
kendisine bildirildiği halde, ümmetini kendi başına terk edip gider miydi?
Acaba Hz. Resulullah, ümmetine bir aile reisinin aile fertlerine karşı
hissettiği sorumluluğu hissetmiyordu mu? Böyle bir şey söylemek Kur'an-ı Kerim
ve Hazret'in yaşantı tarzıyla çelişkiye düşmek değil midir? O halde Hazret'in
ümmetini en hayati konuda ihmal etmesi imkansızdır.
Zaten biz Ehl-i Beyt dostlarının da sözü bundan başka bir
şey değildir. Biz, Hz. Resulullah'ın İslam ümmetinin önderliği konusuna ilgisiz
kalmadığına ve çeşitli münasebetlerle onu belirlediğine inanıyoruz. Biz, hem
Kur'an-ı Kerim, hem de Hz. Resulullah'ın sünnetinde İslam ümmetinin
önderliğinin açıklanmış olduğuna inanıyoruz.
Gerçi, Kur'an-ı Kerim'de on iki imamın isimleri anılarak
imam oldukları açıkça belirtilmemiştir. Ama Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetinin,
Peygamber-i Ekrem'in hadisleriyle imamet makamıyla ilgili olduğu açıklanmıştır.
Bu konu, ister Ehl-i Beyt, ister Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarından
nakledilen hadislerle kesin olarak sabittir.
Ayrıca imamet meselesi, Hz. Resulullah'ın hadislerinde net
bir şekilde ortaya konulmuştur. Taassuptan uzak, her insaflı araştırmacı
bunları inkar edemez.
Ancak bizim, bütün bu ayet ve hadislere burada yer vermemiz
mümkün değildir. Bununla birlikte, özet halinde bu ayet ve hadislerin bazısına
işaret edeceğiz.
Fakat, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz tarafından; "bunlar
sizin kendi yorumunuz ve kendi kaynaklarınızda bulunan hadislerdir, bizim tarafımızdan
kabul edilemezler" denilmesin diye, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kendi
tefsir ve hadis kitaplarını kaynak alacağız.
Elbette bizim
inancımız, Hz. Resulullah (s.a.a)'tan sonra Allah'ın hüccetinin, Hz. Ali ve
ondan sonra da, onun on bir evladı olduğudur. Dolayısıyla işaret edeceğimiz
delillerin bazısı Hz. Ali (a.s)'ın imametini ispatlayıcı nitelikte olup, bazısı
da on iki imamın tamamının imametini ispatlar niteliktedir. Şimdi bu delillerin
bazısına kısaca bir göz atalım.
İnzar ayeti nazil olduğunda tahakkuk bulan olay, Hz. Ali
(a.s)'ın imametini açıkça ispat etmektedir.
Olay kısaca şundan ibarettir: Hz. Resulullah (s.a.a)'a
"En yakın aşiretini uyar" [17]
ayeti nazil olmuş ve Allah Teala Hz. Resulullah'ı kendi akrabalarını uyarmakla
görevlendirmiştir. Bunun üzerine, Hz. Resulullah, Hz. Ali (a.s)'ı yemek
hazırlayarak, yakın akrabalarını yemeğe davet etmekle görevlendirmiştir. O gün
Hazret'in daveti üzerine, aralarında Ebu Talip, Hamza, Abbas ve Ebu Leheb'in de
bulunduğu yaklaşık kırk kişi Hz. Ebu Talib'in evinde toplanmıştır.
Hz. Resulullah (s.a.a), yemek yendikten sonra, kendisinin
Allah tarafından peygamberlikle görevlendirildiğini onlara şöyle açıklamıştır:
"Ey Abdülmuttalip oğulları! Andolsun Allah'a ki; ben Arap gençleri
arasında kendi kabilesine benim getirdiğim şeyden daha hayırlı bir şey getiren
bir genci tanımıyorum. Ben sizin için dünya ve ahiret hayrını getirmişim. Allah
beni, sizleri O'na davet etmekle görevlendirmiştir. Sizlerden kim benim bu
görevimde bana yardım etmeye hazırdır ki, benim kardeşim, vasim ve sizin
aranızda halifem olsun?"[18]
"Orada hazır bulunanların hiçbirinden bir ses çıkmaz ve
yalnızca Hz. Ali (a.s) kalkıp "Ey Allah'ın Peygamberi! Sana yardım etmeye
ben hazırım"der.
Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali'ye: "Ey Ali! Sen
otur" der ve bu sahne üç defa tekrarlanır. Her üçünde de o Hazret'e icabet
eden yalnızca Hz. İmam Ali (a.s) olur.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) mübarek elini Hz. Ali
(a.s)'ın omuzuna koyarak: "Bu benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki
halifemdir, onu dinleyin ve ona itaat edin" [19]
buyurur.
Bunun üzerine, orada bulunanlar gülerek kalkıp Ebu Talib'e:
"Sana kendi çocuğunu dinleyip, onun emrine uymanı farz kıldı!"diyerek
dağılıp giderler." [20]
Bu hadisi şerif, Hz. Emir-ül Mü'minin Ali (a.s)'ın Hz.
Resulullah'tan sonra onun bilafasl halifesi, vasisi ve Allah'ın hücceti
olduğunu açıkça belirtmektedir. Bu hadisi ayrı manalara yorumlamak açıkça bir
inatçılıktan başka bir şey değildir.
Bu hadis, biz Ehl-i Beyt dostlarına ait kaynaklarda
mütevatir olarak nakledilmiştir. Dolayısıyla bizim onun sıhhatinde hiçbir kuşkumuz
yoktur.
Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz için de, şu kadarını belirtelim
ki; bu hadisi, bir çok büyük Ehl-i Sünnet alim ve hadis yazarları kendi kitaplarında
benzeri tabirlerle nakletmişlerdir. Bunlara örnek olarak, Ahmet bin Hanbel'i,
İbn-i İshak'ı, İbn-i Cerir-i Taberi'yi, İbn-i Ebu Hatem'i, İbn-i Mürdeveyh'i,
Ebu Naim'i, Beyhaki'yi, Salebi'yi, İbn-i Esir'i, İbn-i Kesir'i, Ebu-l Feda'yı,
Ebu Cafer İskafi'yi, Tahavi'yi, Ziya Mukaddesi'yi, Said bin Mensur'u, Nesai'yi,
Hakim'i, Zehebi'yi ve İbn-i Ebu-l Hadid'i zikredebiliriz.
Şimdi, aziz okurların araştırmalarına kolaylık olması için,
Ehl-i Sünnet ulemasının mezkur hadise değindikleri eserlerinden bazılarını
örnek olarak zikredelim.
Salebi ve Taberi "El-Kebir" adlı tefsirlerinde. Yine, İbn-i Kesir kendi
tefsirinin Şuarâ Sûresi'nin tefsirinde, Taberi "Tarih-ül Ümem ve
Müluk" adlı tarih kitabının 217. sayfasında, İbn-i Esir
"El-Kamil" adlı tarih kitabının 2. cildinin 22. sayfasında, Ebu-l
Feda kendi tarihinin 1. cüz'ünün 116. sayfasında, İbn-i Ebu-l Hadid
"Şerh-i Nehc-ül Belağa" adlı kitabının 3. cildinin 257. sayfasından
281. sayfasına kadar olan bölümünde, Halebi "Es-Siret-ül Halebiyye"
adlı kitabının 1. cüz'ünün 381. sayfasında, Ahmet bin Hanbel
"El-Müsned" adlı kitabının 1. cüz'ünün 111, 159 ve 331. sayfasında,
[21]
Nesai "Hasais-ül Aleviyye" adlı kitabının 6. sayfasında, Hakim
"Müstedrek-üs Sahiheyn" adlı kitabının 3. cüz'ünün 123. sayfasında ve
bilahare "Kenz-ül Ümmal" kitabının 392, 396, 397, 408. sayfalarında,
Ahmet bin Hanbel'in Müsned'inin haşiyesinde basılmış olan "Müntehab-ül
Kenz-ül Ümmal" kitabının 5. cildinin 41. sayfasından 43. sayfasına kadar
olan bölümlerinde bu hadisin çeşitli tariklerden nakledilmiş olduğunu ve bir
çok alimin onun sahih hadis olduğunu açıkça belirtmiş olduğunu görebilirsiniz.
Ancak şu var ki, bazıları; kendi ön varsayımlarına uymayan
bu gibi hadislerle karşılaştıklarında, bu hadisler sahih hadisler değildir
şeklinde iddiada bulunuyor ve o hadisin Buhari ve Müslim tarafından
nakledilmemesini de buna bir kanıt olarak gösteriyorlar.
Biz bu gibi insanlara şu kadarını arz ediyoruz ki, ilk önce
bu kadar fazla kanaldan gelen bir hadisin uydurulmuş olmasını akıl mümkün
görmüyor ve faraza bazı kanallarının senedinin sahih olduğu ispatlanamasa bile,
hadis ilimlerine vakıf olanların malumudur ki, fazla kanallardan gelen bir
hadisin senedi üzerinde fazla durulmaz.
Zira, onun fazla kanaldan ulaşması, onun doğruluğunu zaten kanıtlamaktadır.
Oysa ki, bu hadisin sahih bir hadis olduğu, bizzat Ehl-i Sünnet'in bir çok
büyük alimi tarafından da tasdik edilmiştir. Buna örnek olarak, "Kenz-ül
Ümmal" kitabının 6. cildinin 396. sayfasında nakledilen 6045 numaralı
hadisine bakınız. Orada bu hadisin İbn-i Cerir tarafından doğrulandığını
görebilirsiniz.
Yine İbn-i Hadid'in yazdığı "Şerh-i Nehc-ül
Belağa" kitabının 3. cildinin 263. sayfasına bakınız. Orada Ebu Cafer
İskafi'nin "Nakz-ül Osmaniye" adlı kitabında bu hadisin sahih
olduğunda hiçbir şüphenin olmadığını yazdığını bulabilirsiniz.
Bütün bunlara ilaveten, ben aziz okurlara bu hadisin sahih senetle
bize ulaştığını kanıtlamak için, örnek olarak Ahmet bin Hanbel'in naklinde vaki
olan senet silsilesini zikrediyorum.
Ahmet bin Hanbel, bu hadisi, Esved bin Amir'den, o da
Şerik'ten, o da A'meş'ten, o da Minhal'dan, o da İbad bin Abdullah el Esedi'den,
o da merfu olarak Hz. Ali (a.s) den nakletmiştir. Bu senet zincirinde vaki olan
zatların hepsi hem Buhari'nin, hem de Müslim'in kendi kitaplarında itimat edip
hadis naklettikleri zatlardır. Bunların sigâ insanlar olduğunda hiçbir Ehl-i
Sünnet alimi şüphe etmemiştir. O halde bu hadisin sahih hadis olduğundan şüphe
edilemez.
Buhari ve Müslim'in bu hadisi kendi kitaplarında nakletmemelerine
gelince, onların bu ve benzeri hadisleri nakletmemelerinin mezhebi
taassuplarından kaynaklandığı malumdur. Özellikle de Buhari'nin elinden geldiği
kadar Ehl-i Beyt mezhebini ispatlayan hadisleri, nakletmekten sakındığı
herkesçe bilinmektedir. Onların bu tavırlarını Hafız bin Hacer "Feth-ül
Bari" adlı kitabında beyan etmiştir. O halde onların bu konuya ait bir
hadisi nakletmemeleri o hadisin zayıf oluşuna bir delil olamaz.
Burada bazıları da şu şekilde bir itirazda bulunuyorlar:
"Faraza, bu hadis sahih bir hadis olsun, fakat siz imamet konusunda bu
hadise istinat edemezsiniz.
Zira imamet konusu size göre usul-i dindendir. Usul-i dine
ait olan konularda da ancak Kur'an-ı Kerim ve mütevatir olan bir hadis delil
olabilir. Oysa ki bu hadis sahih bile olsa, ahad türünden bir hadistir. Böyle
bir hadisin de usul-i dine ait konularda delil teşkil edemeyeceği malumdur.
Sonra bu hadisin anlamı sizin iddia ettiğiniz ümmetin genel imameti
değil, aksine bu hadisten ancak şu anlaşılıyor ki, Hz. Resulullah (s.a.a) Hz.
Ali'yi yalnızca kendi Ehl-i Beyti (a.s) içerisinde kendine halife ve vasi
kılmıştır, bütün ümmete değil.
Zira Ahmet bin Hanbel'in rivayetinde de olduğu üzere, bu hadisin
bazı nakillerinde hilafet konusu mutlak değildir ve "Siz Ehl-i Beyt'im
arasındaki halifemdir" tabiri geçmektedir. O halde bu hadisten Hz. Ali'nin
yalnızca Ehl-i Beyt (a.s) içerisinde Peygamber'in halifesi olduğu ortaya
çıkıyor, bütün ümmet içerisinde değil. Oysa sizin iddianız, Hz. Ali (a.s)'ın
bütün ümmet içerisinde halife olduğudur. O halde bu hadis sizin için bir delil
olamaz.
Bundan öte, bu hadis doğru olsa bile, sonradan Hz.
Resulullah (s.a.a)'in onun mefadından iraz ettiği ve onu feshettiği anlaşılmaktadır.
Zira, bu hadis olduğu halde, ashap diğer halifelere biat
etmişlerdir. Eğer bu hadis feshedilmiş olmasaydı, ashap diğer halifelere biat
etmezlerdi."
Bunlara da cevabımız şudur ki; evet bize göre, imamet konusu
usul-i dindendir ve bu konuda delil olarak yalnızca Kur'an-ı Kerim ve mütevatir
hadislere istinat ediyoruz. Bizim bu hadis ve benzeri hadislere istinat etmemiz
de onların kendi kaynaklarımızda mütevatir olarak nakledildiği içindir.
Ama Ehl-i Sünnet'e gelince, onlara göre hilafet ve imamet
konusu usul-i dinden olmadığından, ister mütevatir olsun, ister olmasın, onlar
için sahih olan her hadis bu konuda delil teşkil eder.
Zaten bizim burada delil olarak onların kendi kaynaklarında
sahih senetle gelen bu hadise istinat etmemiz, onların kendilerince muteber
olan bir delil ile onlara delil getirmek maksadını gütmektedir.
Hz. İmam Ali (a.s)'ın yalnızca Hz. Resulullah (s.a.a)'in
kendi Ehl-i Beyt'i içerisindeki özel halifesi olduğu iddiasına gelince, bu,
İslam ümmetinin icmasına aykırıdır.
Zira Hz. Ali'nin Hz. Resulullah'ın Ehl-i Beyt'i içerisinde
halifesi olduğuna kail olan her şahıs, onun bütün ümmete de halife olduğunu
kabul etmektedir, kim de Hz. Ali (a.s)'ın özel hilafetini reddediyorsa, genel
hilafetini de reddetmektedir. Bu ikisini birbirinden ayıran yoktur.
Bundan başka, bizim kendi kaynaklarımızdaki naklinde bu hadisin
tabirinin genel olmasıyla birlikte, yukarıda da görüldüğü üzere, Ehl-i Sünnet
tarikinden gelen nakillerin bazısındaki tabir de geneldir.
Hz. Resulullah (s.a.a)'in bu hadisin mefadından iraz ettiği
ve onu feshettiği iddiasına gelince, bu iddianın gerçeği yansıtmadığı açıktır.
Zira bu iddiayı kanıtlayacak hiçbir delil bulunmamaktadır.
Aksine, ileride göreceğimiz üzere, bir çok Kur'an-ı Kerim ayetleri ve Hz.
Resulullah (s.a.a)'dan bize ulaşan mütevatir naslar, bu hadisin mefadına uygun
olarak, Hz. Ali'nin imamet ve hilafetini ispatlamaktadır. O halde Hz.
Resulullah (s.a.a)'in onun mefadından iraz ettiği iddia edilemez.
Ashabın diğer halifelere biatine gelince, bu kadar nasların
bulunduğu bir durumda, onların nassa aykırı olan amelleri bir hüccet teşkil edemez.
Bundan gayri, halifelere biat olayının başında gelen ashabın
kendi itirafları gereğince, biat olayı, kendi tabirleriyle felteten (düşünülmeden
aceleyle yapılan) [22]
olarak vaki olan bir olaydır, dolayısıyla ona itibar etmek mümkün değildir.
Velayet ayeti olarak tanınan Allah Teala'nın "Sizin
veliniz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan ve rüku halinde zekat
veren mü'minlerdir. Kim Allah'ı, peygamberini ve inananları veli kabul ederse,
bilsin ki, şüphesiz hizbullah olanlar üstün gelirler" [23]
ayeti Hz. İmam Ali (a.s)'ın imametini ispatlayan delillerden bir diğeridir.
Bu ayetin Hz. Ali'nin velayet ve imametine delil olması,
onun Hz. Ali (a.s) hakkında nazil oluşundan dolayıdır.
Bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu Ehl-i Beyt kanalıyla
gelen rivayetlerde mütevatir olarak nakledilmiştir. Ehl-i Sünnet
kardeşlerimizin de hemen-hemen bütün tefsir yazarları, mezkur ayetin tefsiri
bölümünde onun Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğuna dair bir çok rivayetler
nakletmişlerdir.
Biz, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin önde gelen fakih ve tefsir
yazarlarından olan Ebu İshak Ahmet bin Muhammed bin İbrahim En-Nisaburi
Es-Salebi'nin "El-Kebir" adlı tefsirinde mezkur ayetin nüzul sebebi
olarak Ebuzer'den naklettiği rivayeti aynen buraya aktarıyoruz:
Ebuzer şöyle demiştir:"Ben şu iki kulağımla işittim,
aksi taktirde her ikisi de sağır olsun ve şu iki gözlerimle gördüm, aksi
taktirde her ikisi de kör olsun ki, Hz. Resulullah şöyle buyurdular: "Ali
insanların önderidir, Ali kafirleri katledendir, ona yardım edene yardım
olunur, onu yalnız bırakan yalnız bırakılır."
Daha sonra Ebuzer şöyle devam etmiştir: "Bilin ki, bir
gün benim Hz. Resulullah ile birlikte namaz kılmakta olduğum bir sırada bir
dilenci mescitte talepte bulundu kimse ona bir şey vermedi. Bu sırada Hz. Ali
rüku halindeydi. Elinin küçük parmağını ona doğru uzattı. O parmağına yüzük
takardı. O dilenci gelip yüzüğü Hazret'in parmağından çıkarıp aldı.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah yakararak Allah'a şöyle dua
etti: "Allah'ım kardeşim Musa sana dua etti ve: "Rabbim! Gönlümü aç.
İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar. Ailemden bana
bir yardımcı ver. Kardeşim Harun'u. Onunla kuvvetimi artır. Onu işime ortak et
ki, seni çokça tespih edelim, çokça analım. Şüphesiz sen bizi görensin"
dedi.
[24]
Sen de ona: "Senin isteklerin sana verildi, Ey Musa!"
[25]
diye vahyettin.
Allah'ım! Ben de senin kulun ve peygamberinim. Benim de gönlümü
aç, işimde kolaylık sağla, ailemden Ali'yi bana yardımcı ver, onunla kuvvetimi
artır."
Ebuzer diyor ki: "Andolsun Allah'a henüz Hz.
Resulullah'ın sözü tamamlanmamıştı ki, Cebrail "Sizin veliniz ancak Allah,
O'nun peygamberi ve namaz kılan ve rüku halinde zekat veren mü'minlerdir. Kim
Allah'ı, peygamberini ve inananları veli kabul ederse, bilsin ki, şüphesiz
hizbullah olanlar üstün gelirler" [26]
ayetini getirdi."[27]
Bu rivayet, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında
ayetin nüzul sebebi hakkında nakledilen rivayetlerden sadece bir örnektir. Bu
konuda İbn-i Selam ve İbn-i Abbas'tan da aynı mazmunda nakledilen hadisler yine
Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kendi kaynaklarında yer almıştır.
Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, bu ayetin Hz. Ali (a.s)
hakkında nazil olduğu Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin büyük alimleri tarafından
kaleme alınan hadis ve tefsir kitaplarında çeşitli kanallardan rivayet
edilmiştir. Bizim bu hadislerin yer aldığı kaynakların tamamına yer vermemiz
imkansızdır. İsteyenler dipnot olarak vereceğimiz adreslere müracaat edebilirler.
[28]
Bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu naslarla sabit
olduğuna göre, ayette geçen veli kelimesini dost anlamına tefsir etmek anlamsız
olur. Çünkü kimsenin, Allah Teala, Resul-i Ekrem ve Hz. Ali (a.s)'ın
mü'minlerin dostluğundan bir şüphesi yoktu ki, Cenab-ı Hak onu mü'minlere
anlatmaya kalkışsın. Cenab-ı Hak açık olan bir konuyu izah etmekten
münezzehtir. O halde ayetin anlamı: "Sizin veliniz (sahibiniz ve üstünüzde
egemen olan) ancak Allah, Resulü ve rüku halinde zekat vermek sıfatıyla
tanıttığı mü'minlerdir" olur.
Ancak burada iki husus kalır. Birinci husus, ayetin Hz. Ali
hakkında nazil olup rüku halinde zekat vermek sıfatına işaret ettiği halde,
bunu tekil değil de, çoğul lafzıyla beyan edilmiş olması ki, bazılarının:
"Ayet tek kişiye işaret ettiğine göre, kullanılan lafzın tekil olması
gerekirdi" demeleri mümkündür.
Bir diğer husus da, bu ayetten önce ve sonra olan ayetlerde
veli kelimesinin dost anlamına kullanılmış olmasıdır. Buna göre bu ayetlerdeki
söz akışı tamamında da veli kelimesinin aynı anlamı ifade etmesini gerektirmesi
ve bunun ayetlerdeki söz akışına daha uygun düşmesi hususudur.
Nitekim, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizden bu ayetin Hz. Ali
(a.s)'ın velayetini ifade edemeyeceğini savunanlar, genellikle bu husus üzerinde
durmuşlardır.
Birinci hususa; yani ayette tekil değil de çoğul lafzın
kullanılması hususuna gelince, bunun; ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olmasıyla
hiçbir çelişkisi yoktur.
Zira, Arap dilinde tekil kastedildiği halde, ikram ve tazim
kastıyla çoğul lafzının kullanılması en doğal konuşma üslubudur. Kur'an-ı Kerim
bunun örnekleriyle doludur. Aslında Arap dilinde çoğul lafzının kullanılmasını
gerektiren bir nükte olduğu taktirde, kasıt tekil bile olsa, çoğul yerine tekil
lafzını kullanmak yanlış olur.
Buna bir örnek olarak, Allah Teala'nın; "Onlar ki;
insanlar kendilerine: "Toplum size karşı toplanmış, onlardan korkun"
dediler de bu, onların imanını artırdı ve: "Allah bize yeter. O ne güzel
Vekil'dir" dediler" [29]
ayeti kerimesinde geçen haber getiren kişinin, bütün müfessir ve hadisçilerin
icmasıyla tek bir kişi, yani Naim bin Mesut El- Aşcei olduğu halde, ayette
çoğul anlamı ifade eden, "insanlar...dediler" tabirinin seçilmesini
zikredebiliriz.
Açıktır ki, bu, o kişinin sözüne kulak vermeyerek Hz.
Resulullah'ı yalnız bırakmayan kişilere tazim etmek ve övmek maksadıyla
olmuştur. Zira eğer ayette, tek bir kişi böyle bir haber getirdi de, onlar ona
kulak vermediler, denmiş olsaydı, bu onların yaptıkları işin pekala övgüye
layık bir iş olduğuna delalet etmezdi.
İşte görüldüğü üzere, gerektiği yerde tekil bile kastedilmiş
olsa, çoğul lafız kullanmak daha uygundur.
Bahis konusu ayetteki nükteye gelince, ilk olarak çoğul
lafzının kullanılması, Hz. Ali için bir çeşit tazim ve ikram anlamını ifade ediyor.
Hz. Ali (a.s) da sıradan bir insan olmadığına göre, böyle bir tazim ve ikramla
anılması daha uygundur.
Sonra İslam düşmanlarının ve münafıkların Hz. Ali'ye karşı
düşmanlık ve kıskançlılıkları hiçbir kimse tarafından inkar edilemez. Bu
durumda eğer, Hz. Ali'nin velayetinin tekil olarak bizzat Kur'an-ı Kerim'de
açıklanması, onların düşmanlık ve kıskançlılıklarını daha da körükleyebilir,
İslam'a karşı yıkım hareketlerini daha da artırabilir, hatta onların ellerini
kulaklarına koyup da inkar yolunu seçmelerine vesile olabilirdi.
İlahi hikmet ve Hz. Resulullah'ın İslam'ın tebliğindeki
metodu insanlara ağır gelecek bir konuyu birden değil de, tedrici olarak insanlara
anlatmasını icap ettiriyordu.
Nitekim, insanlara ağır gelen konularda Cenab-ı Hak ve Hz.
Resulullah hep aynı metodu seçmiştir. İşte bu ayette de aynı yöntem uygulanmış
ve insanlara ağır gelen bir konu olan velayet konusu, tedrici ve insanlara ağır
gelmeyecek tabirlerle anlatılmaya gidilmiştir.
İşte bunun için Hz. Ali'nin velayeti çeşitli yerlerde
çeşitli tabirlerle insanlara anlatılmıştır. Ve bilahare daha sonra göreceğimiz
üzere, Hz. Ali'nin velayetinin tespiti ile Allah nimetini insanlara tamamlamış
ve dinini kamil kılmıştır.
Bu ayette çoğul lafzının seçilmesinin hikmeti olarak Ehl-i
Sünnet kardeşlerimizin önde gelen en büyük alimlerinden olan Zemahşeri bir ayrı
nükte de zikretmiştir. Biz onun bu tespitini aynen alıyoruz.
Zemahşeri şöyle yazıyor: "Eğer; "Bu ayetin Ali
(a.s) hakkında olduğu nasıl doğru olabilir? Oysa onda kullanılan lafız çoğul
lafzıdır?" denilirse, derim ki: "Gerçi ayetin nüzul sebebi bir
kişidir. Ama diğer insanları da onun yaptığı işin benzerini yapmaya teşvik
edip, onun nail olduğu sevaba ulaşmalarını sağlamak ve mü'minlerin hasletlerinin
ihsan ve iyilik yapmaya düşkünlük açısından bu derece ileri olmalarının ve
fakirlerin durumuyla ilgilenmek gerektiği taktirde namazda bile olsalar,
namazın bitimini beklememeleri gerektiğine tembih etmek amacıyla onda çoğul
lafzı kullanılmıştır." [30]
Demek ki, ayette çoğul lafzının kullanılması onun Hz. Ali hakkında
oluşuna hiçbir halel getirmemektedir.
İkinci husus olan ayetteki söz akışına gelince, bütün
Müslümanlar delil olduğu yerde söz akışının bir hücciyet taşımadığında ittifak
etmişlerdir. Yani, eğer bir yerde has bir delil, söz akışında olan manadan
başka bir anlamın kastedildiğini ispatlarsa, orada o has delile göre amel
edilir ve söz akışından istifade edilen anlam terk edilir. Söz akışı ancak has
bir delilin bulunmadığı yerlerde geçerlidir.
Bahis konusu olan ayette de hem Ehl-i Sünnet, hem de biz
Ehl-i Beyt dostlarının kaynaklarında mütevatir olarak nakledilen hadislerin bu
ayetin Hz. Ali hakkında nazil olduğunu gösterdiğine göre, biz onu bütün
mü'minlere mal edemeyiz. Bu, konu hakkında olan has delili inkar etmek olur ki,
bunun doğru olmadığını belirtmeye bir gerek yoktur.
Özellikle de, Hz. Resulullah (s.a.a)'in Kur'an-ın bir eşi
olarak bize emanet edip, kıyamet gününe kadar Kur'an'dan ayrılmayacağını bize
bildirmiş olduğu, Ehl-i Beyt'in bu ayetle imamet konusuna istidlal ettiklerini
ve ayette geçen veliden maksadın tasarruf sahibi olduğunu belirttiklerini
görmekteyiz. [31]
Bu durumda nasıl Hz. Resulullah'ın Kur'an gibi masum olduklarını
belirtmiş olduğu Ehl-i Beyt'e muhalefet edebiliriz! Bu Hz. Resulullah'a karşı
çıkmak olmaz mı?
Oysa bu ayetten önceki ve sonraki, ayetlerdeki söz akışının
bu ayette geçen veli kelimesinin dost anlamına olmasını icap ettirdiği de kesin
değildir.
Zira, bu ayetten önceki ayette geçen Allah yolunda cihad
eden, "mü'minlere karşı mütevazı kafirlere karşı izzetli olan"
Allah'ın sevdiği kavimden de kastın Hz. Ali (a.s) olduğu, Hz. Resulullah'ın hadisleriyle
belirlenmiştir.
Nitekim, Hz. Ali (a.s) Cemel savaşında bunu açıkça
belirtmiş, Ehl-i Beyt İmamları da aynı doğrultuda açıklamalarda bulunmuşlardır.
Ehl-i Sünnet ulemasından Salebi de kendi tefsirinde buna işaret etmiştir.
Bir hadiste Hz. Resulullah'ın şöyle buyurduğu geçmektedir:
"Ey Kureyş topluluğu! Siz Allah'ın kalbini imanla imtihan ettiği bir kişiyi
üzerinize göndererek boynunuzu vurmadıkça çekinecek değilsiniz. Siz koyunun
dağılıp kaçıştığı gibi, onun etrafından dağılıp kaçışacaksınız."
Bu arada Ebu Bekir: "Ey Resulullah! O kişi ben
miyim?" der.
Hz. Resulullah: "Hayır" buyurur.
Ömer: "Ey Resulullah! O kişi ben miyim?" der.
Hz. Resulullah: "Hayır, o pabucu yamayandır" buyurur.
Bu hadisi nakleden kişi; Hz. Ali'nin bu sırada Hz.
Resulullah'ın pabucunu yamamakla meşgul olduğunu hadisine ekliyor."
[32]
Yine Hz. Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğu rivayet
edilmektedir: "Sizden bir kişi insanlarla Kur'an'ın te'vili üzerine
savaşacaktır. Nitekim sizinle Kur'an'ın tenzili üzere savaşıldı."
Bu arada Ebu Bekir: "O kişi ben miyim?" der.
Hazret: "Hayır" buyurur.
Sonra Ömer: "O kişi ben miyim?" der.
Hazret: "Hayır, o kişi odada pabucu yamayandır"
buyurur ve bu sırada Hz. Ali (a.s) odadan elinde Hz. Resulullah'ın pabucu
olduğu halde çıkıp gelir."
Bu hadisi Ahmet bin Hanbel "El-Müsned" adlı
kitabında [33] ve
Hakim "El-Müstedrek" adlı kitabında vs. rivayet etmişlerdir.
Sonra bu ayetlerin şimdiki tertip üzere nazil oldukları da
kesin değildir. Zira Kur'an-ı Kerim'in nüzul tertibi ile bu günkü toplanış
tertibinin aynı olmadığı bilinmektedir.
Sonuç: Bu ayetle
ilgili has deliller onun Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla Ehl-i Beyt İmamları'nın da buyurduğu gibi, bu ayet Hz. Ali'nin de
Hz. Resulullah'ın sahip olduğu velayet hakkına sahip olduğunu ispatlamaktadır.
Hz. Ali (a.s)'ın imametini ispatlayan ayetlerden bir diğeri
de olarak meşhur olan "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen mesajı ilet.
Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini ulaştırmış olamazsın. (Hiçbir şeyden
korkma) Allah seni insanlara karşı koruyacaktır" [34]
ayetidir.
Bu ayetin beyan üslubundan Hz. Resulullah'ın insanlara
ulaştırmak üzere önemli bir mesaj almış olduğu, ancak onu açıklamaktan
çekindiği anlaşılmaktadır.
Bu ayette Allah Teala, Resulü'ne ihtar edercesine kendine
verilen mesajı halka iletmesini emretmekle birlikte, Hazret'i bizzat kendi koruması
altına aldığını da bildirmiştir.
Burada şu soru ortaya çıkıyor: Acaba o mesaj neydi ki,
Hazret onu insanlara iletmekten çekiniyor ve Allah Teala da onu iletmeyi
risaleti yerine getirmek ve iletmemeyi de risaleti terk etmek kadar önemsiyordu?
Bütün bunları, bu ayetin ne zaman indiğine ve bu ayetin
nazil olmasından sonra Hz. Resulullah'ın ümmete ne mesaj ulaştırdığına
baktığımızda anlayabiliriz.
Ehl-i Sünnet alimlerinin de tasdik ettiği üzere bu ayet, Hz.
Resulullah'ın Veda Haccı'nı yerine getirdiği sırada Gadirihum denilen yerde
nazil olmuş ve Hazret bu ayet nazil olduktan sonra meşhur Veda Hutbesi'ni
okuyarak, Hz. Ali (a.s)'ı kendi yerine mü'minlerin velisi olarak tayin etmiştir.
Örneğin, Ehl-i Sünnet'in büyük müfessir ve tarihçisi hafız
Ebu Cafer Muhammed bin Ceriri Taberi şöyle diyor: "Bu ayet Gadirihum'da
indikten sonra Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: "Cebrail, burada
durup, bütün hacılara Ebu Talip oğlu Ali (a.s)'ın, benim kardeşim, vasim,
halifem ve benden sonra imam olduğunu duyurmam için Allah tarafından emir
getirdi." [35]
Olay kısaca şöyle gelişmiştir: İslam Peygamberi (s.a.a)
hicretin onuncu yılında Hac farizesini yapmak gayesiyle Mekke'ye doğru yola
çıkar. Bu hac, aziz Peygamber'in ömrünün son yılında yapıldığından, ona
Haccet-ül Veda (Veda Haccı) denilmektedir. Hazret'le birlikte olan hacıların
sayısı, tarihi kaynaklarda 120 bin olarak rivayet olunmuştur. Hac merasimi
bittikten sonra, Medine'ye dönerken, Zilhicce ayının on sekizinci günü,
Gadirihum denilen yerde bahis konusu olan, "Ey Peygamber! Rabbinden
indirileni tebliğ et, bunu yapmazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun, Allah,
seni insanların zararından koruyacaktır" [36]
ayeti nazil olur.
Bu ayetin inmesiyle Allah tarafından gelen bu önemli emri herkes
merak etmeye başlar. Bu sırada Peygamber-i Ekrem (s.a.a), hacıların durmasını
ve uzaklaşanların dönmesini emreder. Öğlen vakti gelip çattığı için, Hazret
hacılarla, o susuz ve yakıcı sahrada öğle namazını kılar ve develerin
eğerleriyle yüksek bir yer yapılır. Peygamber hazırlanan o yüksek yere çıkar.
Halk, Allah tarafından gelen bu önemli mesajın ne olduğunu sabırsızlıkla
beklerken, Allah Resulü söze başlar, Allah'ı medh-ü sena ettikten sonra şöyle
buyurur:
"Ey insanlar! Sizin içinizden ayrılmam ve Rabbime
kavuşmam yaklaşmıştır. Bunu bana her şeyden haberdar olan Cenab-ı Hak bildirmiştir.
Ben de sorumluyum siz de sorumlusunuz. Ne diyorsunuz?"
Ashap: "Biz senin tebliğ ettiğine ve bu yolda ne kadar
çok çalıştığına şahidiz. Allah mükafatların en iyisini sana versin."
Hazret: "Allah'ın birliğine ve kulu Muhammed'in
peygamberliğine, cennet ve cehennemin, ölüm ve kıyametin, ölümden sonraki hayatın
hak olduğuna şahitlik ediyor musunuz?
Ashap: "Şehadet ediyoruz."
Hazret: "Ey Allah'ım! Şahid ol" dedikten sonra
konuşmasına şöyle devam eder:
"Ey insanlar! Kevser'in yanında birbirimizi göreceğiz.
Benden sonraki iki değerli cevhere karşı nasıl davranacağınıza dikkat edin."
Ashap: "Ey Allah'ın Resulü! Nedir o iki cevher?"
Hazret: "Allah'ın kitabı ve benim Ehl-i Beyt'im. Allah
bana haber vermiştir ki, bu ikisi Kevser'in yanında bana varıncaya kadar, bir
birlerinden ayrılmayacaklar. Onlardan öne geçmeyin, çünkü helâke uğrarsınız.
Onlardan geri de kalmayın ki, hüsrana uğrarsınız."
Sonra herkesin görüp tanık olacakları şekilde Hz. Ali
(a.s)'ın elini kaldırarak, olduğu yerde kendi halifesi olduğu hakkında inen semavi
haberi iletir: "Ey insanlar! Mü'minlere kendilerinden daha üstün ve onlara
velayet ve nezareti olan kimdir?"
Ashap: "Allah ve Peygamberi daha iyi bilir."
Hazret: "Allah'ın bana ve benim de mü'minlere velayetim
var. Ben mü'minlere kendilerinden daha evlayım. O halde: Ben kimin mevlası
isem, Ali de onun mevlasıdır. (Ahmet bin Hanbel'in rivayet ettiğine göre, Hz.
Peygamber bu cümleyi dört defa tekrarlar) Allah'ım! Onu sevenleri sev,
düşmanlarıyla düşman ol. Ona yardımcı olana yardım et ve onunla savaşanı
kahret. Hakkı onunla sağlamlaştır. Burada hazır bulunanlar, olmayanlara bunu
iletsinler."
Bunun üzerine, halk henüz dağılmadan şu ayet iner:
"Bugün dininizi kamil ettim, size nimetimi tamamladım ve din olarak sizin
için İslam'ı seçtim." [37]
Daha sonra Peygamber
(s.a.a): "Allah'ın dini kamil oldu. Allah benim peygamberliğime ve benden
sonra Ali'nin imametine razı oldu" buyurur.
Hazret'in bu konuşmasından sonra herkes mü'minlerin emiri
Hz. Ali (a.s)'ı tebrik etmeye başlarlar. Kutlayıcılar arasında Ebu Bekir ve
Ömer de bulunmaktadır. Hatta onlar herkesten önce Hz. Ali'yi kutlayıp şöyle
derler: "Ne mutlu sana, ey Ali! Bizim ve her mü'min erkek ve kadının
mevlası oldun." [38]
Ehl-i Sünnet'in gerek hadis, gerek tarih yazarları ve
gerekse müfessirleri Gadirihum olayını bir çok tarikle kendi kitaplarında kaydetmişlerdir.
Onlardan 350 kişi "El-Gadir" kitabında zikredilmiştir. Gadirihum
hadisinin senedinde en küçük bir kuşku ve şüphe yoktur.
Ancak Gadirihum hadisinin senedinde en küçük bir kuşkunun
olmadığını gören Ehl-i Sünnet ulemasından bazıları, bu hadisin kendi
inançlarıyla bağdaşmadığını görünce, onu başka anlamlara yorumlama yoluna gidiyorlar.
Şöyle ki; Peygamberimizin (s.a.a) "Ben kimin mevlası
isem Ali de onun mevlasıdır" buyruğundaki, mevla kelimesinin (mü'minlerin
üzerine olan velayet ve nezaret manasına olduğu halde) dostluk ve sevgi
manasını taşıdığını savunuyorlar.
Ancak ne var ki; mevla kelimesi, başka yerlerde sevgi manasına
gelse bile, bahis konusu olan Gadirihum hadisi, metninde ve dışında olan
emareleriyle öyle göz doldurucudur ki, her insaflı insanın dikkatini kendine
çekiyor ve mü'minlerin emiri Hz. Ali (a.s)'ın İslam Peygamberi'nin ilk halifesi
olduğunu en belirgin şekilde ortaya koyuyor.
Şimdi bahis konusu Gadirihum hadisindeki mevla kelimesinin
dost anlamına gelip gelemeyeceğini gözden geçirelim.
İlk olarak; Gadirihum Hadisi'nin kendisi, bu anlamı ona vermemizi
imkansız kılıyor. Zira, Hz. Resul (s.a.a) "Ben kimin mevlası isem, Ali de
onun mevlasıdır" cümlesini buyurmadan önce şöyle buyurmuştur: "Ey
insanlar! Mü'minlere kendilerinden daha evla olan kimdir?" Peygamberin
mü'minlere, onların kendilerinden daha evla ve önce olmasını mü'minlere olan
velayet ve nezaret hakkından başkasına yorumlamak mümkün değildir.
Hazret, kendisi için ispat ettiği mevkii, aynen Hz. Ali için
de ispat ettiğine göre, iki cümle arasında mana farklılığının olması düşünülemez.
O halde Hz. Ali (a.s) de aynen Hz. Resulullah gibi, mü'minlere nispet onların
kendinden daha evla ve önce olup, onlar üzerinde her türlü tasarruf hakkına
sahiptir. Bunun anlamı imamet ve hilafetten başka bir şey olamaz.
Netice itibariyle, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Ben size kendinizden daha üstün ve sizin üzerinizde kendinizden daha çok
tasarruf hakkına sahip değil miyim?" Ashap da evet diye Hazret'i tasdik
etmiş ve Hazret'in böyle yetkisi olduğunu kabul etmiştir. İşte o sırada İslam
Peygamberi: "Benim size nispet olan üstünlüğüm ve velayetimin aynısı Ali
için de sabittir. Ve benden sonra o bütün Müslümanlar'ın mevlası ve benim
halifem olacaktır" buyurmuştur.
O halde bu hadisteki mevla kelimesinin velayet ve imamet manasından
başka manalara yorumlamak hadisin kendisiyle çelişkiye düşmektir ve doğru değildir.
Sonra İslam Peygamberi'nin o sıcak havada o kadar insanı bekletip
maksadının sadece Hz. Ali (a.s)'ın sevgisini ilan etmek olduğunu savunmak
kesinlikle makul değildir.
Hazret'in bu açıklamasından sonra orada bulunanların,
mü'minlerin emiri Hz. Ali (a.s)'ı kutlamaları da bunu kanıtlamaktadır. Zira bu
tebrik etme Hz. Ali (a.s)'ın o gün Allah ve Peygamber tarafından yüce bir
makama ermesi halinde anlam kazanabilir. Aksi taktirde kutlanmanın manası olmaz.
Ayrıca Hazret'in bu açıklamasından önce ve sonra inen
ayetler de bunu kanıtlamaktadır. Zira Hz. Ali'nin mü'minlerin dostu olduğunun
ilan edilmesi, ne Hz. Resulullah'ı endişelendirecek kadar önemli bir konuydu,
ne de Allah Teala'nın Resulü'nü tehdit edercesine risaletin tamamlanmasını ona
bağlayacak ve onun ilânı için Resulü'nü bizzat kendi koruması altına alacak
kadar önem taşıyordu.
Bunun iblağ edilmesinden sonra Allah Teala'nın artık
nimetini tamamladığını ve dinini kamil kıldığını ilan etmesi de anlamsız olur.
Zira Hz. Ali'nin mü'minlerin dostu olduğunu ilan etmek, kimsenin bilmediği yeni
bir şey olmadığı gibi, Allah'ın nimetini tamamlayacak ve dini kamil kılacak
kadar önemli bir konu da değildir. Böyle şeyleri Cenab-ı Hak ve Resul-i
Ekrem'ine reva görmekten Allah Teala'ya sığınmak gerekir.
Mü'minlerin emiri Hz. Ali (a.s)'ın da Gadirihum olayına
istidlâl ettiğini görmekteyiz.
Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında da yer aldığı
üzere, bir gün Hazret Kufe'de insanları geniş bir alanda toplar ve şöyle buyurur:
"Hz. Resulullah'ın Gadirihum gününde yaptığı konuşmayı duyan her Müslüman
kişiyi, işittiği şeylere tanıklık etmek üzere, ayağa kalkması için, onları
Allah'a and veriyorum. Bunu kendi gözleriyle görüp kendi kulaklarıyla işitenler
dışında, kimse ayağa kalkmasın."
Bunun üzerine, aralarında Bedir savaşına katılmış, on iki
ashabın da bulunduğu otuz ashap ayağa kalkarak şöyle dediler: "Biz
tanıklık ederiz ki, Gadirihum gününde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) senin elinden
tutarak şöyle buyurdu: "Benim mü'minlere nispet onların kendilerinden daha
evla olduğumu biliyor musunuz?" Onlar: "Evet" deyince, Hazret:
"Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım! Onu seveni sen
de sev, ona düşman olana sen de düşman ol...." buyurdu."[39]
Ahmet bin Hanbel şöyle yazıyor: "O gün otuz ashap ayağa
kalkıp Gadirihum hadisini kendi kulaklarıyla işittiklerine tanıklık ettiler."
[40]
Burada araştırmacı insanlara kolaylık olsun diye, Gadirihum
olayına işaret eden Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin tarih, hadis ve tefsir
yazarlarından bazılarına işaret etmeyi uygun buluyoruz.
1- Belazuri", "Ensab-ül Eşraf" adlı kitabında
c. 2 s. 112
2- Suyuti, "Tarih-ül Hülefa" adlı kitabında s. 169
3- Şehristani, El-Milel ven Nihel" adlı kitabında c. 1
s. 163
4- Hatibi-i Bağdadi, "Tarih-i Bağdat" adlı
kitabında c. 8 s. 290
5- İbn-i Abdulbirr, "El- İstiab" adlı kitabında c.
3 s. 36
6-Zehebi, "Tarih-ül İslam" adlı kitabında c. 2 s.
196
7- İbn-i Asakir, "Tarih-i Dimeşk" adlı kitabının
Hz. İmam Ali bölümünde c. 2 s. 13, 508, 513 ve...
8- İbn-i Esir, "Üsd-ül Gabe" adlı kitabında c. 1
s. 367 ve c. 2 s. 233
9- İbn-i Hallikan, "Vefayat-ül A'yan" adlı kitabında,
10- İbn-i Haldun, "El-Mukaddime" adlı kitabında,
11- Şemsuddin-i Zehebi, "Tezkiret-ül Hüffaz" adlı
kitabında c. 1 s. 10
12- İbn-i Hacer-i Askalani, "El-İsabe" adlı
kitabında c. 1 s. 305, 372, 567 ve c. 2 s. 257, 382... ve "Tehzib-ut
Tehzib" adlı kitabında,
13- Kirman-i Dimeşki, "Ahbar-üd Düvel" adlı kitabında,
14- Nuriddin-i Halebi, "Siret-ül Halebiyye" adlı
kitabında
15- Buhari, "Tarih-ül Kebir" adlı kitabında
16 Behçet Efendi, "Tarih-i Al-i Muhammed" adlı
kitabında s. 121
17- İbn-i Kuteybe Ed-Dinuri, "El-İmame ves Siyase"
adlı kitabında c. 1 s. 101 ve...
Gadirihum olayı bizim kendi tarihçilerimizin eserlerinde de
kendine yer bulmuştur.
Sayın Hilmi Şehbendarzâde Türkçe kaleme aldığı İslam Tarihi
adlı kitabının 1. cildinin 273. sayfasında Gadirihum olayına değinerek şunları
yazıyor: "Hazret Vedâ Haccından dönüşünde Gadirihum mevkiinde irad
buyurduğu bir hutbede: "Ben kimin mevlâsı (sahibi, efendisi) isem, Ali de
onun mevlâsıdır" cümlesini dinleyicilere işittirmiştir.
Bu hadis sahih isnatlarla rivayet edilmiştir. Bu hadisin
manası tetkik edilip, göz önüne alınır ve kesinliği düşünülürse, (Hz.
Resulullah'ın Hz. Ali'yi hilafete) tercih keyfiyeti sabit olur. Bununla
beraber, bu tercihin ashabın çoğunluğunca teslim edilmiş olmadığı pek çok
suretle sabittir. İhtimal ki, birtakımları, bu tercihe beşeri bir hususiyet,
akraba severlik yahut mânası hilafete kadar varmayan bir nevi yüceltme ve saygı
gösterme ifadesi göstermişlerdir. İhtimal ki, diğer kısım da, irtihalden hemen
sonra Ali'nin halifeliği ile yine bir Haşimi ve Emevi ihtilafının baş
göstermesinden korkmuşlardır."
Açıktır ki, bizim Sayın Hilmi'nin bu tevcihlerini kabul
etmemiz mümkün değildir. Zira yukarıda da belirttiğimiz üzere, bu tevcihler
hadisin bizzat kendisiyle çelişmektedir. Ancak her insan kendi düşüncesinde
hürdür, istediği gibi düşünüp, istediği gibi yorum yapabilir.
Sonra Sayın Hilmi hadisin tamamını Siyer-i Halebi'den şöyle
naklediyor:"Ben kimin mevlâsı (sahibi, efendisi) isem, Ali de onun
mevlâsıdır. Allah'ım! Ona dost olana dost ol, ona düşman olana düşman ol, onu
seveni sev, ona buğzedene buğzet. Onu destekleyeni destekle, ona yardım edene
yardım et, onu hor göstermek isteyeni hor et, ona iyi davranana sen de iyi
davran."
Sayın Hilmi, Siyer-i Halebi'den Gadirihum hadisinin tamamını
naklettikten sonra şöyle devam ediyor: "Siyer-i Halebi sahibi, otuz kadar
doğru sözlü ashabın sahih rivayet ve sarih isnatlarıyla Ebu Hâtem Râzi ve Ebu Davut
gibi bazı muhaddislerden başkasının naklettiğini beyan ederek diyor ki:
"Hadis-i şerifin sadır olması şerefi yayılıp herkesçe bilinmesine müteakip
Haris bin Numan El-Fahri, Medine'ye Hazret'i Resulullah'ın mukaddes huzuruna
gelip: "Allah'ın birliğine, senin risaletine iman etmemizi emrettin, kabul
eyledik. Beş vakit namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat ile mallarımızın temizlenmesini
ve haccı emrettin, itaat ve kabul eyledik. Bunlara razı olmayıp da şimdi amcan
oğlunu daha üstün tutarak bize mevlâ kıldın. Bu emir Allah'tan mı yoksa senden
mi?" diye sual ettiğinde, Hazret'i Risalet'in Allah'ı gören iki gözü
kızararak: "Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah üzerine yemin ederim
ki, elbette o, Allah'tandır, benden değildir" diye üç kere tekrar buyurmuş
olması üzerine, Haris-ül Fahri: "Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, gökten
bize bir taş gönder, yahut bize acı bir azap ver" diyerek saadetli
huzurundan çıkmış ve Allah hakkı için bu adam mescit kapısından çıkmadan başına
isabet eden bir taşın ani darbesiyle mürt ve helak olmuştur." (Siyer-i
Halebi cilt: 3 sayfa 274)"
Bu sözleri yazan bir Ehl-i Beyt alimi değildir. Bunları
yazan, Ehl-i Sünnet alimleri ve tarihçilerinden olan, Sayın Hilmi'dir. O halde
haklı olarak sormalıyız ki, kendiniz bu tarihi gerçekleri kitaplarınızda
yazdığınız halde, peki neden Ehl-i Beyt'e ve Hz. Ali (a.s)'a Hz. Resulullah'ın
tanıdığı hakkı tanımıyorsunuz?
1- Şafii mezhebinin imamı olan Ebu Abdullah bin İdris-i
Şafii, İbn-i Esir'in "En-Nihaye" adlı kitabında kaydedildiğine göre,
c. 4 s. 346,
2- Ahmet bin Hanbel, "El-Müsned" ve
"Menakıb" adlı kitaplarında. Bakınız, "Müsned-i Ahmet bin
Hanbel" 606, 906, 915, 1343, 2903, 17749, 18476, 18497 ve... numaralı
hadisler,
3- İbn-i Mace, "Es-Sünen" adlı hadis kitabında.
Bakınız, 118 ve 113 numaralı hadisler,
4- Tirmizi, "Es-Sahih" adlı hadis kitabında.
Bakınız, 2646 numaralı hadis,
5- Abdurrauf El-Menavi, "Feyz-ül Kadir" adlı
kitabında c. 6 s. 217, 218
6- Ebu Ya'la Musuli, "El-Müsned" adlı kitabında
7- Bağavi, "Mesabih-üs Sünnet" adlı kitabında c. 2
s. 275
8- Hakim, "El-Müstedrek" adlı kitabında c. 3 s.
110, 116 ve 371,
9- İbn-i Meğazili Eş-Şafii "Menakıb" adlı
kitabında s. 19
10- Muttaki El-Hindi, "Kenz-ül Ümmal" kitabında c.
15 s. 91, 92, 120, 135, 143, 147 ve 150
11- Haysemi, "Mecme-uz Zevaid" adlı kitabında c. 9
s. 103, 105, 106, 107 ve 108
12- Zehebi, "Telhis" adlı kitabında c. 3 s. 110
13- Amri, "Mişkat-ül Mesabih" adlı hadis kitabında
c. 3 s. 243
14- Nesai, "Hasaisi Emir-ül Mü'minin" adlı
kitabında s. 96, 100, 104 ve...
1- Taberi, kendi tefsirinde,
2- Salebi, kendi tefsirinde,
3- Vahidi, "Esbab-un Nüzul" adlı kitabında,
4- Kurtubi, kendi tefsirinde,
5- Ebu-s Suud, kendi tefsirinde,
6- Fahri Razı, "Mefatih-ül Gayb" adlı tefsirinde,
7- İbn-i Kesir Eş-Şafii, kendi tefsirinde,
8- Celaleddin Suyuti, "Dürr-ül Mensur" adlı
tefsirinde,
9- Alusi El-Bağdadi, "Ruh-ül Meani" adlı
tefsirinde ve...
Hatta Ehl-i Sünnet'in büyük alimlerinden Hamyunu'nun naklettiği
bir rivayette, Ebu Bekir ve Ömer'in bu olaydan sonra kalkıp Hz. Resulullah'a:
"Ey Resulullah! Bu velayet sadece Ali'ye mi mahsustur?" diye
sordukları, Hazret'in de onlara: "Ali ve kıyamet gününe kadar olan
vasilerime mahsustur" cevabını verdiği, bunun üzerine, onlar: "Senin
vasilerin kimlerdir?" diye sordukları, Hazret'in de onlara: "Kardeşim
Ali benim vezirim, varisim, vasim ve ümmetim içerisinde halifemdir. O benden
sonra her mü'minin velisidir. Sonra oğlum Hasan, sonra oğlum Hüseyin, sonra da
oğlum Hüseyin soyundan dokuz kişi birbiri ardınca benim vasilerimdir. Onlar
Kur'an'la Kur'an da onlarla beraberdir. Havz-ı Kevser'de bana dönünceye kadar,
ne Kur'an onlardan ayrılır, ne de onlar Kur'an'dan" [41]
cevabını verdiği yer almaktadır.
Velhasıl Gadirihum hadisi, Hz. Ali (a.s)'ın velayet ve
imameti konusunu o kadar açık ve net olarak ortaya koyuyor ki, artık onun
üzerinde fazla bir açıklama yapmanın gereksiz bir beyan olduğu kanısındayız.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a,
Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir konuda ihtilafa
düşerseniz, onu Allah'a ve Peygamber'e götürün; eğer Allah'a ve ahiret gününe
imanınız varsa, bu sizin için daha hayırlı ve yorum olarak daha güzeldir."
[42]
Bu ayette emir
sahipleri de Allah ve Resulü sırasında zikredilmiş ve onlara da Allah ve Resulü
gibi mutlak itaat farz kılınmıştır. Dolayısıyla ayette geçen emir sahiplerinden
maksadın masum olan emir sahipleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira aksi taktirde,
emir sahibine mutlak itaati farz kılmak, Allah ve Resulü'ne de mutlak itaat
farz olduğuna göre, insanları çelişkiye emretmek olur ki, bu Cenab-ı Hakk'a
yakışmaz.
Çünkü masum olmayan bir emir sahibinin Allah ve Resulü'nün
emirlerine ters olan emirleri de olabilir. Bu durumda hem Allah ve Resulü'ne
itaat etmek gerekecektir, hem de onların emrinin aksine emreden emir
sahiplerinin emrine. Bu ise çelişkiye düşmek demektir.
Nitekim Hz. Resulullah'a bu ayette geçen emir sahiplerinden hangi
emir sahiplerinin kastedildiği sorulduğunda, Hazret ayette geçen emir
sahiplerinin kimler olduğunu net olarak açıklayarak, insanları böyle bir
şüpheye kapılmaktan kurtarmıştır.
Kısacası, Hazret ayette geçen emir sahiplerinden maksadın mutlak
emir sahipleri olmadığını ve maksadın kendi halifeleri ve vasileri olarak
belirttiği on iki imamın olduğunu beyan buyurmuştur. Bu konudaki hadisler, biz
Ehl-i Beyt dostlarının kaynaklarında mütevatir olarak nakledilmesine ilaveten,
Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında da yeterli miktarda rivayet
edilmiştir.
Buna bir örnek olarak, Hz. Resulullah'ın sahabelerinden Abdullah
bin Cabir'in hadisini zikredebiliriz. Abdullah bin Cabir şöyle diyor:
"Allah'a, Resulü'ne ve emir sahiplerine itaat etmenin vacip olduğunu bildiren
ayet indiği gün Peygamber'e sordum: "Allah ve Resulü'nü tanıyoruz. Ama
emir sahiplerinin kimler olduğunu bilmiyoruz. Onlar kimlerdir?"
Hazret şöyle buyurdular: Onlar benim halifelerimdir. Onların
ilki Ali bin Ebu Talib, sonra Hasan, sonra Hüseyin, sonra Ali bin Hüseyin,
sonra da Tevrat'ta Bakır diye anılan Muhammed bin Ali'dir. Ey Cabir! Sen onu
göreceksin. Gördüğünde benim selamımı ona iletirsin. Ondan sonra Cafer bin
Muhammed Es-Sadık, sonra Musa bin Cafer, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin
Ali, sonra Ali bin Muhammed, sonra Hasan bin Ali ve en sonuncusu Allah'ın yeryüzündeki
hücceti ve kulları arasındaki saklantısı olan, benim isim ve künyemi taşıyan
Hasan bin Ali'nin oğludur." [43]
Hz. Resulullah'ın bu hadisinin de tanıklık ettiği üzere, mezkur
ayette geçen emir sahiplerinden bütün emir sahipleri kastedilmemiştir. Aksine,
ayette geçen emir sahipleri, Cenab-ı Hak ve Hz. Resulullah gibi mutlak itaatin
farz olduğu emir sahipleridirler. Böyle emir sahipleri masum olan emir
sahiplerinden gayrisi olamaz.
Nitekim, Hz. İbrahim'in imamet makamına getirilmesinde de
Hazret, kendi zürriyeti için aynı makamı arzulayınca, Cenab-ı Hak zalim
kimselerin, yani Hz. İbrahim gibi masum olmayanların böyle bir makama sahip
olamayacaklarını belirttiğini daha önce görmüştük. Dolayısıyla bu ayet-i kerime
de, biz Ehl-i Beyt dostlarının inancını doğrulayan ayrı bir delildir. Bu ayete,
Hz. Resulullah'ın konuyla ilgili hadislerini de eklediğimizde, Hz.
Resulullah'tan sonra Hz. Ali ve onun on bir evladının Allah'ın imamet makamına
getirdiği imamlar olduğuna delil olmaktadır.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Sana (İsa'nın Allah'ın
kulu olduğu hususunda) ilim geldikten sonra, seninle tartışan olursa söyle:
"Gelin evlatlarımızı ve evlatlarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı,
canlarımızı ve canlarınızı çağıralım, sonra da dua edip; Allah'ın lanetini
yalancıların üzerine koyalım." [44]
Bu ayetin nazil olma hadisesi kısaca şöyle gelişmiştir:
Necran Hıristiyanlar'ından bir grup Medine'de Hz. Resul (s.a.a)'in huzuruna
gelip Hz. İsa (a.s) ve diğer bazı konularda, İslam Peygamberi (s.a.a)'e sorular
sorarlar. Hazret kendi kitaplarından mantıklı yollarla, onları ikna etmeye
çalışır. Ama onlar hakikati kabul etmezler. Bunun üzerine, Allah Teala yukarıda
zikrettiğimiz ayeti nazil ederek Hz. Resulullah'a onları lanetleşmeye
çağırmasını ve böylece kimin hakikat üzere olduğunun belirlenmesini emreder.
Bu emri alan Aziz İslam Peygamberi, ikna olmayan Necran
Hıristiyanlar'ını mubaheleye ve lanetleşmeye davet eder. Onlar da kabul edip,
tayin olunan gün ve mekanda mubahaleye hazır olurlar. Ancak mubahele edilmeden
önce Hıristiyanlar'ın büyüğü yanındaki gruba şöyle der: "Eğer Muhammed
(s.a.a) en yakın öz akrabalarıyla lanetleşmeye gelirse, onunla lanetleşmeye
yanaşmayın. Zira bu durumda ondan korkulur. Ama eğer bütün ashabını toplar bir
padişah havası içerisinde gelirse, onunla lanetleşmekten hiç korkmayın. Çünkü
onun bu davranışı doğru olmadığını ve sadece saltanat peşinde olan şöhret sever
biri olduğunu kanıtlamaktadır."
Kendi aralarında böyle bir karar alan Necran Hıristiyanlar'ı
bir de görürler ki; Hz. Muhammed (s.a.a) sadece beş kişilik bir grupla
mubaheleye hazır oldu. Bunu gören Hıristiyanlar'ın büyüğü, Hazret'in
yanındakilerin kimler olduğunu sorar. Ona; Hazret'in yanı başında olan gencin
amcası oğlu ve damadı, arkalarından gelen kadının biricik sevgili kızı Hz.
Fatime, iki taraflarında bulunan çocukların da torunları Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin olduğu cevabı verilir.
Bu cevabı işiten Hıristiyanlar'ın büyüğü, o nurlu yüzlere
iyice baktıktan sonra: "Andolsun Allah'a, öyle yüzler görüyorum ki, eğer
Allah'tan isterlerse dağları yerinden oynatır. En iyisi, ey Hıristiyan
topluluğu! Eğer yok olmanızı istemiyorsanız, bu yüzlerle lanetleşmeye
yanaşmayın ve İslam hükümetine vergi vermeyi kabul ederek Muhammed ile
barışın" der.
Böylece Hıristiyan büyükleri mubahele etmeden, vergi vermeyi
kabul ederek oradan ayrılırlar.
Mubahele olayında, Hz. Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin
(a.s)'dan başka kimsenin Hz. Resulullah ile birlikte olmadığı hususunda bütün
İslam ümmeti ittifak etmiştir.
Gazi Nurullah Şuşteri "İhkak-ül Hak" adlı
kitabında şöyle yazıyor: "İslam müfessirleri, ayette geçen, oğullarımızdan
maksadın Hz. Hasan ve Hüseyin, kadınlarımızdan maksadın Hz. Fatime ve canlarımızdan
maksadın da Hz. Resulullah ve Hz. Ali olduğu hususunda ittifak etmişlerdir."
[45]
Bu ayetin Hz. Ali (a.s)'ın imametine delil oluşu şu
açıdandır ki, Allah Teala bu ayeti kerimede Hz. Ali'yi Resulullah'ın nefsi
(kendisi) makamında saymıştır.
Nitekim, İbn-i Abbas'ın Hz. Resulullah (s.a.a)'tan
naklettiği hadiste de İslam Peygamberi (s.a.a) Ümmü Seleme'ye hitaben:
"Ali bendendir, ben de Ali'denim. Onun eti kanı bendendir. Onun bana olan
nispeti, Harun'un Musa'ya olan nispeti gibidir" buyurmaktadır. Bu durumda
Hz. Ali, nübüvvet hariç her konuda Hz. Resulullah'ın konumuna sahip olur. Bu
ayet bu manayı ima etmektedir. Dolayısıyla Hz. Resulullah (s.a.a)'dan sonra Hz.
Ali Hazret'le aynı konum ve makamda olduğundan, bütün Müslümanlar'ın o Hazret'e
itaat etmesi gerekir. Zaten imamet makamı bundan gayri bir şey değildir.
|