|
1. FATİHA SÜRESİ
Mekkidir, yedi âyettir.
Rahman ve rahim Allah adiyle
1- Hamd, alemlerin rabbi Allah'a:
2- Rahmandır, rahîmdir,
3- din gününün sahibidir.
4- Ancak sana ibadet ederiz ve
ancak senden yardım dileriz.
5- Bize doğru yolu göster,
6- nimetlendirdiğin kişilerin
yolunu;
7- gazebe uğramışların da değil,
sapıkların da
2.BAKARA SÜRESİ
Medenidir, ikiyüz seksen altı
âyettir.
Rahman ve rahîm Allah adiyle
1- Elif lâm mîm.
2- Bu, bir kitaptır ki onda
şüphe yok. Takvâ sahiplerine yol göstericidir.
3- Onlar, gaybe inanırlar, namaz
kılarlar, rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını
yoksullara harcarlar.
4- Onlar, sana indirilene de
inanırlar, senden önce indirilenlere de; ahirete de
iyice inanmışlardır.
5- Onlardır rablerinden doğru
yolu bulanlar, onlardır kurtulup muratlarına erenler.
6- Kâfir olanlara gelince: İster
korkut onları, ister korkutma, birdir; inanmazlar.
7- Allah kalplerini, kulaklarını
mühürlemiştir, gözlerinde de perde var, pek büyük azâb
onlara.
8- İnsanlardan Allah'a ve son
güne inandık diyenler de var, inanmamışlardır.
9- Allah'ı ve inanları
kandırırlar sanki Halbuki haberleri yok, ancak
kendilerini kandırırlar.
10- Kalplerinde hastalık var,
Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan
söylediklerinden dolayı onlara elemli bir azap var.
11- Onlara, yeryüzünde fesat
çıkarmayın dendi mi, derler ki: Biz ıslâh edicileriz.
12- Bilin ki onlardır fesatçılar
ama anlamazlar.
13- Onlara, inanan insanlar gibi
siz de inanın dendi mi, derler ki: Akılsızlar gibi biz
de mi inanacağız? Bilin ki aklı az olanlar onlardır ama
bilmezler.
14- İnananlarla buluştular mı
inandık derler. Şeytanlarıyla yalnız kaldılar mı şüphe
yok ki derler, biz sizinleyiz, biz ancak alay etmekdeyiz.
15- Allah onlarla alay eder,
taşkınlıklarında, azgınlıklarında başı boş dolaşsınlar
diye mühlet verir onlara.
16- Onlardır doğru yolu satıp
azgınlığı alanlar. Alış-verişlerinden faydalanmadıkları
gibi bir kazanç yolu da tutmamışlardır.
17- Onlar, bir ateş yakıp
ışıklanmak isteyen kimseye benzerler. Ateş,
çevrelerindeki şeyleri aydınlattı mı Allah, nurlarını
alıverir de onları karanlıklarda bırakır, görmezler.
18- Sağırdırlar, dilsizdirler,
kördürler, doğru yola dönemezler.
19- Yahut da gökten boşana
boşana yağan yağmura tutulmuşa benzerler; orada
karanlıklar var, gök gürlemede, şimşek çakmada. Ölüm
korkusuyla yıldırımların sesini duymamak için
parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Allah'sa
inanmayanları çepçevre kaplamış, kavramıştır.
20- Şimşek neredeyse gözlerini
alacak onların. Çakıp etraf aydınlandı mı yürürler,
karanlıkta kaldılar mı dururlar. Allah dilerse
duymalarını da alır, gözlerini de kör eder. Şüphe yok ki
Allah'ın her şeye gücü yeter.
21- Ey insanlar, sizi de, sizden
öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin de takvâ
sahiplerinden olun.
22- Öyle bir Allah'tır ki size
yeryüzünü döşek etmiştir, gökyüzünü tavan. Gökten yağmur
yağdırır, o yağmurla meyveler yetiştirir. Sizi
rızıklandırır. Ona eşitler var demeyin, zâten olmadığını
bilirsiniz de.
23- Kulumuza indiregeldiğimiz
Kur'ân'da şüpheniz varsa ona benzer bir sûre getirin,
doğrucuysanız Allah'tan başka tanıklarınızı da çağırın.
24- Bunu yapamazsanız, kesin
olarak da yapamazsınız ya, sakının odunu insanlarla
taşlar olan ve kâfirlere hazırlanan ateşten.
25- İnananlara ve iyi işlerde
bulunanlara müjde ver: Onlar içindir kıyılarından
ırmaklar akan bahçeler. Orada bir meyveyle rızıklandılar
mı bundan önce de bunu tatmıştık derler, onları
dünyadakilere benzetirler. Onlara, dünyadakilere benzer
rızıklar sunulur. Orada tertemiz eşler de var onlara,
orada ebedî kalırlar.
26- Şüphe yok ki Allah,
sivrisineği de örnek getirmekten çekinmez, ondan üstün
olanları da. İnananlar bilirler ki bu örnek, yerindedir
ve Rablerindendir. Fakat inanmayanlar, Allah bu örnekle
ne demek istiyor ki derler. O, bununla çoklarını
şaşırtıp azdırır, çoklarını da doğru yola getirir.
Azdırıp şaşırttıkları, ancak kötü işler yapanlardır.
27- Kötülükte bulunanlar
onlardır ki Allah'la ahdettikten sonra ahitlerini
bozarlar. Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi
keserler, yeryüzünde bozgunculuk ederler. Onlardır
ziyankârlar.1[1]
[1] Âyette bahis konusu olan
Allah ahdi hakkında çeşitli sözler var. Ahid bir şeyi
korumak anlamına gelir. İnsanların akıllarıyla,
eserlerini görüp, peygamberlerle, kitaplarla doğruluğunu
anladıktan sonra gene Tanrının varlığını, birliğini
inkâr etmeleri; peygamberlerin sözlerini, buyruklarını
duyduktan sonra itaat etmemeleri, Tanrı ahdini
bozmalarıdır denmiştir. Eski kitaplarda Hz. Muham-med (s.a.a)'in
Peygamber olarak gönderileceği yazıldığı halde
inanmayanların, Tanrı ahdini bozmuş olduklarını
söyleyenler de olmuştur ki Tabari, bunu kabûl eder.
Allah'ın, ulaştırılmasını buyurduğu şey de, insanların,
Peygamberlere ve inananlara ulaşmaları, onlara
katılmalarıdır. Yakınları görüp gözetmek, bütün
peygamberlere inanmak, inanca ibâdetleri katmaktır
diyenler de vardır.
28- Allah'ı nasıl inkâr
edebilirsiniz ki ölüydünüz, diriltti sizi. Sonra öldürür,
sonra gene diriltir, sonra da gerisin geriye ona
dönersiniz.
29- Öyle bir Allah'tır ki
yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra
iradesini yücelere yöneltti de gökleri nizam ve intizam
üzere yedi kat olarak yarattı. O, her
şeyi bilir.2[2]
[2] 38. Ahd-i
Atıyk, Tekvin, 1. 26 ve devamı, 2-3. Bu kitapta aynen
Kur’ân'daki gibi Âdem Peygamber yaratılır, yalnız
cennete değil de doğu tarafında Aden'de kurulan bir
bahçede konaklar. Her şeyden yiyip içmesine izin verilir,
yalnız hayrı, şerri bilmek ağacından yememesi emrolunur
ve yediğin gün ölürsün denir. Tanrı, Hz. Âdem'e bütün
hayvanların adlarını koydurur. Yalnız olduğunu görüp ona
bir uyku verir, eğe kemiklerinin birini alıp ondan
Havva'yı yaratır. İkisi de çırçıplaktır, fakat utanmayı
bilmezler. Kur’an'daki Şeytan yerine Ahd-i Atıyk'te
hayvanların en zekisi olan yılan geçer. Yılan, bu ağaçtan
yerseniz gözleriniz açılır, hayrı şerri tanır, Tanrılar
gibi olursunuz diyerek önce Havva'yı kandırır, ağacın
meyvesinden yedirir, sonra Adem de yer. Çıplak
olduklarını anlarlar, utanıp incir ağacının yaprağıyla
edep yerlerini örterler. Tanrı, yılana, sen karnının
üstünde sürüneceksin, insanoğlu, topuğuyla başını ezecek
der. Kadına, sen de doğururken zahmet çekeceksin der.
Adem'e de rızkını güçlükle kazan deyip her üçünü de
bahçeden çıkarır. Ahd-i Atıyk'te meleklerin Adem'e secde
etmesi yoktur. Ahd-i Atıyk'teki hikayelerin çoğu, halk
rivayetlerine girmiştir.
30- Hani Rabbin
meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım
demişti. Demişlerdi ki: Orada bozgunculuk edecek ve kan
dökecek birini mi yaratacaksın? Biz, sana hamd ederek
noksan sıfatlardan arılığını söylemede, seni
kutlamadayız ya; ben, sizin bilmediğinizi bilirim
demişti.
31- Âdem'e bütün
adları bildirmişti de meleklere o adlarla anılan şeyleri
gösterip hadi demişti, doğrucuysanız bunların adlarını
haber verin.
32- Demişlerdi
ki: Noksan sıfatlardan seni arı biliriz, bize bildirdiğin
şeylerden başka bilgimiz yok. Şüphe yok ki sen, her şeyi
bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin.
33- Demişti ki:
Ey Âdem onlara, yaratıkları adlarıyla haber ver, Âdem,
her şeyi adlı adınca haber verince demişti ki: Ben size
demedim mi, göklerdeki gizli şeyleri de bilirim,
yeryüzünde ki gizli şeyleri de. Açığa vurduğunuzu da
bilirim, gizlediğinizi de.
34- Hani
meleklere, Âdem'e secde edin demiştik de İblisten başka
bütün melekler secde etmişlerdi. O, secde etmekten
çekinmiş, ululanmak istemişti de kâfirlerden olmuştu.3[3]
[3] İblis
kelimesinin, şiddetli sıkıntıya, kedere uğramak anlamına
gelen "iblâs" kelimesinden geldiği söylendiği gibi bu
sözün Arapça olmayıp yabancı bir dilden Arapça'ya geçtiği
de söylenmiştir (al-Müfredât, s. 59, Mecma'-ül-Beyan, c.1,
s.35).
35- Demiştik ki:
Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, dilediğinizi bol
bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa haddini
aşanlardan olursunuz.
36- Şeytansa
oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları
makamdan çıkarıverdi. Dedik ki: Bâzınız, bâzınıza düşman
olarak inin buradan. Bir zamana kadar yeryüzünde
oturmanız, oradan rızıklanmanız mukadder.
37- Âdem,
Rabbinden bâzı sözler belledi de Allah tövbesini kabul
etti. Şüphe yok ki o, bütün tövbeleri kabul eder,
rahîmdir.
38- Dedik ki:
Hepiniz de cennetten inin. Fakat benden size bir doğru
yol gösterici geldi mi o doğru yolu gösterenin izinden
gidenlere ne korku vardır, ne hüzün.
39-
İnanmayanlarla delillerimizi yalanlayanlara gelince:
Onlardır ateş ehli; onlar, orada ebedî kalırlar.
40- Ey
İsrailoğulları, anın size verdiğim nîmeti. Vefa edin
ahdime de vefa edeyim ahdinize ve ancak benden korkun
artık.
41- İndirdiğim
Kur'ân'a inanın. Sizdeki kitabı da doğrulayıcıdır o. Ona
ilk inanmayan siz olmayın. Delillerimi az ve değersiz
bir parayla değişmeyin, ancak benden sakının.
42- Doğruyu
bâtılla karıştırıp da bile bile gerçeği unutup
gizlemeyin.
43- Namaz kılın,
zekât verin, rükû edin rükû edenlerle.
44- İnsanlara
iyilik etmelerini emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor
musunuz? Ve kitabı okumaktasınız siz. Aklınız mı yok,
düşünmez misiniz?
45- Sabretmek ve
namaz kılmak hususunda Allah'tan yardım dileyin. Bunlar
ağır ve büyük şeylerdir ama saygılı kimselere göre
değil.
46- Saygılılar,
öyle kimselerdir ki Rablerine ulaşacaklarını iyiden
iyiye umarlar, ona döneceklerini iyiden iyiye bilirler.
47- Ey İsrail
oğulları, anın size verdiğim nîmetlerimi, anın sizi
bütün âlemlerden üstün ettiğimi.
48- Korkun o
günden ki hiç kimse, bir başkasının yerine bir şey
ödeyemez o gün; kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez,
kimseden karşılık da alınmaz, onlara yardım da edilmez.
49- Hatırlayın o
zamanı ki sizi Firavun'un soyundan kurtardık. Onlar,
size kötü bir sûrette azâp ediyorlar, oğullarınızı
kesiyorlar, kızlarınızı diri bırakmak istiyorlardı. Bu
işte Rabbinizin bir sınaması vardı.
50- Bir vakit
sizin için denizi yardık da kurtardık sizi; Firavun'un
soyunu sopunu sulara boğduk; siz de buna bakıp
duruyordunuz.
51- Bir vakit
Mûsâ'ya kırk gecelik vâde verdik. Sonra siz, o yokken
tuttunuz da buzağıya kapıldınız, böylece zulmediyordunuz
işte. 4[4]
[4] Kırk gece.
Bu bahis Ahd-i Atıyk'ın Huruc bölümünde geçer (24, 32).
Yalnız Ahd-i Atıyk'te buzağıyı yapan, Hârûn'dur, Kur’ân'sa
20. sûrenin 94. âyetinde Hârûn'un bunu yapmadığını,
hattâ bu hususta İsrailoğullarına öğütler verdiğini,
fakat Samîri'nin onları kandırarak bu işi yaptığı
anlatılır.
52- Bundan sonra
gene sizi affettik, şükretmeniz gerekti.
53- Doğru yolu
bulasınız diye bir vakit Mûsâ'ya kitap ve doğruyla eğriyi
ayırt eden hükümler verdik.
54- Hani Mûsâ,
kavmine, siz buzağıya kapılmakla gerçekten kendinize
zulmettiniz; tertemiz yaratıcınıza tövbe edin de
nefislerinizi öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin
için çok hayırlıdır demişti de Allah, bu yüzden
tövbenizi kabul etmişti. Şüphe yok ki o, tövbeleri kabul
eden rahîmdir.
55- Bir zamanlar
yâ Mûsâ demiştiniz, Allah'ı apaçık görmedikçe inanmayız
sana. Derken bakınıp duruyordunuz, bir yıldırım düşmüş
de sizi yakıvermişti.
56- Sonra da
gene şükredesiniz diye ölümünüzden sonra sizi dirilttik.
57- Bulutla
gölgelendirmiştik sizi. Rızıklandırdığımız tertemiz
şeylerden yiyin diye size kudret helvasıyla bıldırcın
indirmiştik. Onlar, zulmü bize etmediler, kendilerine
ettiler.
58- Bir vakit şu
şehre girin, nîmetlerinden, nerede dilerseniz orada
bol-bol yiyin, kapısından secde ederek girin, burası
yurttur deyin, yarlıganma dileyin de suçlarınızı örtelim;
iyilikte bulunanların sevabını daha da arttıracağız
demiştik.5[5]
[5] Bahsedilen
şehir Kudüs'tür demiştir.
59- Fakat
zulmedenler, sözü, kendilerine söylenen şekilden başka
bir şekle sokmuşlar, değiştirmişlerdi. Biz de
zulmedenlere, kötülükte bulunduklarından dolayı gökten
bir azap indirivermiştik.
60- Gene bir
zaman oldu ki Mûsâ, kavmi için su diledi de ona, sopanla
vur taşa demiştik. Vurunca taştan on iki pınar
fışkırmıştı. Halkın her bölüğü, su içeceği kaynağı
bilmiş, anlamıştı. Allah'ın rızkından yiyin, için de
haddinizi aşıp yeryüzünü fesada vermeyin. 6[6]
[6] ) Ahd-i
Atıyk, Huruc, 17, 5-6.
61- Bir zaman
demiştiniz ki: Yâ Mûsâ, biz bir türlü yemeğe
dayanamayız. Rabbinden bizim için iste de bize
yerin yetiştirdiği şeylerden versin. Yerden yeşillik,
kabak, sarımsak, mercimek, soğan bitirsin. Mûsâ demişti
ki: Daha hayırlı olanı, ondan daha aşağılık bir şeyle
değiştirmek mi istiyorsunuz? Mısır'a inin, orada
dilediğiniz şey var. Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk
çullanmıştı, Allah'ın da gazabına uğradılar. Evet, öyle
de oldu; çünkü Allah'ın delillerine inanmamışlardı,
haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet, öyle de
oldu; çünkü isyana boğulmuşlardı, çünkü aşırı
gidiyorlardı.
62- Şüphe yok ki insanlarla
Yahûdi olanlardan, Nasrânîlerden, Sâbiî-lerden, Allah'a
ve son güne inanan ve iyi işler gören kimselere, Rableri
katında ecir var. Onlar için ne korku vardır, ne
hüzün.7[7]
[7] Sâbie'ye Hanif de denir.
Bunlar, İbrahîm Peygamberin dinine salik olanlardır
denmiştir. Ansiklopedya Britanika'ya göre Babil'de, yarı
Hıristiyan bir mezhebe tabi olanlardır. Bunlar, Yahya
Peygambere uyanlara benzerlerdi. Habib-i Neccâr,
Ebu-Zerr, Selman ve saire gibi bâzı kişiler, bu
mezhepten sayılmışlardır. Şehristanî, "al-Mileli
ven-Nihal" inde bu fırkayı Sâbie ve Hunefâ diye ikiye
ayırıyor. Ona göre Sâbie, cismani bir mutavassıtla değil
de ruhani bir vasıtayla Tanrı bilinebilir ve ona
ulaşılır derler. Hunefa ise bir insan vasıtasıyla
ulaşılacağını söyleyerek peygamberliği ve peygamberleri
kabul ederler. Sabie, ruhanileri, yani yıldızları takdis
ederlerdi (Beyrut, al-Matbaat-al-Ananiyye, taş basması,
s. 136-137). Cevher, araz, akıllar, nefisler gibi hükema
felsefesini geliştiren ve tasavvufu besleyen esaslar,
hep bunlardan ve bunların inançlarından geçmiştir (Aynı
eser, s. 151 ve devamı). Bunlara, Mandeens denirdi. Bu
ad, ilim ve irfan anlamına gelen yunanca Gnosis
kelimesinin müradifi olan Manda sözünden alınmıştır.
Zemahşeri, bunları Ehl-i Kitap’tan bir fırka sayar.
Yahûdilikten dönüp melekleri kutlarlar.
No'man-İbn-i-Sabit'e isnad edilen bir rivayete göre
Hıristiyanlardan bir fırkadır ve Zebur okurlar.
Müslümanlığın başlangıcında merkezleri, Urfa'nın
güneyindeki eski Haran şehriydi. Hille ve Kerbela'da da
hala bu mezhebe tabi kişiler vardır. Bunların Ginza
denen birtakım mukaddes kitapları mevcuttur. Bunlar
vaftizi de kabul ederler. Bunlarca İsa yalancıdır,
gerçek peygamber Yahya'dır. Manihaizmin kurucusu Mani de
önce bu mezhepteydi (M. Şemseddin: Kablelislam Araplar
ve Tedeyyünleri, Darülfünün, İlahiyat Fakültesi Mecmuası,
1. sene, sayı. 3, İst. Evkaf Matbaası, 1926, s. 113-176.
Sabie hakkındaki kısım, s. 164-166). Buharı, Kureyş'in,
Ebu-Zerr-i Gıfari'ye, Sabii dediklerini kaydediyor (al-Tecrid,
c. 2, s. 48).
Mecusi, Zertüşt dinine uyanlara
denir, sonradan, puta tapan ve Kitap Ehli olmayanların
hepsine denmiştir. Ayette, Zerdüşt dinine uyanlar
kasdedilmiştir. Ömer, Avf oğlu Abdurrahman, Hz. Muhammed
(s.a.a)'in Yemen'deki Mecusilerden cizye aldığına
tanıklık edinceye dek onlardan cizye almamıştı (al-Tecrid,
Kitabu Bed'il-halk, 2, 39). Bu hadis, bize, Hz. Muhammed
(s.a.a)'in Mecusilerden Kitap Ehli'nden aldığı gibi
cizye aldığını göstermesi bakımından pek önemlidir.
63- Gene bir vakit sizden söz
almıştık, Tur dağını üstünüze yüceltmiştik. Size
verdiğimiz kitabı azimle alın, sakınanlardan olmak için
de içindeki emirleri anın demiştik.
64- Bundan sonra gene yüz
çevirmiştiniz. Allah'ın ihsânı ve rahmeti ol-masaydı
ziyankârlardan olurdunuz ya.
65- Bilirsiniz elbet, içinizde
cumartesi gününe hürmet etmeyip emirden çıkanlara
aşağılık maymun olun demiştik.8[8]
[8] Mücalid, kalplerinin
çarpıldığını söyler (Mecma'ül-Beyan 1, 56).
66- O zaman bunu görenlerle
sonradan gelenlere ibret, sakınanlara da bir öğüt olmak
üzere onları maymun şekline sokmuştuk.
67- Gene bir zaman Mûsâ, kavmine
demişti ki: Şüphe yok ki Allah, size bir inek
boğazlamanızı emrediyor. Kavmi, bizimle alay mı
ediyorsun demişti. Mûsâ, Allah'a sığınırım bilgisizlere
katılmaktan demişti.
68- Peki demişlerdi, Rabbine dua
et de ne biçim inek keselim, açıklasın bize. Mûsâ, Allah
diyor ki demişti, ne işten kalmış kart olacak, ne genç.
İkisi arası dinç bir inek olmalı. Hadi, size emredilen
şeyi yapın.
69- Demişlerdi ki: Rengi nasıl
olsun? Rabbine dua et de açıklasın bize.
Mûsâ, Allah diyor ki demişti, sapsarı, lekesiz olacak,
bakanlara sevinç, neşe verir bir renk.
70- Demişlerdi
ki: Bu nasıl inek? Bizce inek ineğe benzer. Rabbine dua
et de bize bildirsin. Allah dilerse buluruz elbet.
71- Mûsâ, Allah
diyor ki demişti, ne çifte koşulup tarla sürmüş olacak,
ne ekin sulamış olacak. Ayıpsız, lekesiz, alacasız
olmalı. Hah demişlerdi, şimdi gerçeği söyledin. İneği boğazladılar,
boğazladılar ama az kaldı bu emri yerine
getiremeyeceklerdi.
72- O vakit
birisini öldürmüş, çekişip suçu üstünüzden atmıştınız
hani. Allah'sa gizlediğinizi açığa vuracaktı.
73- Demiştik ki:
O adama, ineğin bir uzvuyla vurun işte Allah, aklınız
başınıza gelsin diye ölüleri böyle diriltir, delillerini
size böyle gösterir.
74- Ama bundan
sonra kalpleriniz katılaştı, taşa döndü, Hattâ taştan da
katı bir hale geldi. Çünkü öyle taşlar var ki içinden
nehirler kaynar. Öylesi var ki çatladı mı bağrından su
fışkırır. Öylesi de var ki Allah korkusundan yerlere
yuvarlanır. Allah, yaptığınızdan gafil değil ki.
75- Bunların,
size inanıvereceklerini mi umuyor, buna mı tamah
ediyorsunuz? İçlerinde bir bölük var ki Allah sözünü
duyduktan, akılları o sözleri aldıktan sonra da
bile-bile değiştirirlerdi o sözleri.
76- Onlar,
inananlarla buluştular mı inandık derler de sonra
birbirleriyle yalnız kaldılar mı aklınız mı yok derler,
Rabbiniz indinde sizinle çekişsinler, aleyhinize delil
göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığı şeyi tutup
onlara söylüyorsunuz?
77- Bilmezler mi
ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa
vurduklarını da.
78- İçlerinde,
anasından doğduğu gibi kalan, okuma yazma bilmeyenler de
var ki onlar, kitap nedir bilmezler. Bildikleri
şey, ancak kuruntularıdır, onlar, ancak zanna kapılırlar.
79- Elleriyle kitap yazıp sonra
da az bir para almak için bu, Allah tarafından geldi
diyenlerin vay hallerine. Elleriyle yazdıklarından, o
kitabı, kendileri düzdüklerinden dolayı vay hallerine,
kazançları yüzünden vay hallerine.
80- Dediler ki: Ateş, bizi yaksa
bile birkaç gün yakar. De ki: Allah'tan bir söz mü
aldınız? Aldınızsa Allah sözünden hiç dönmez. Yoksa
Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?
81- Hayır, iş öyle değil; kim
bir günah kazandı, vebali kendisini sardı, kapladıysa
işte o çeşit adamlardır ateş ehli. Onlar, ateşte ebedî
kalırlar.
82- İnananlarla iyi işler
görenlere gelince: Onlar cennet ehlidir, onlar da
cennette ebedîdir.
83- Bir zaman İsrailoğullarından,
Allah'tan başkasına tapmamak, anaya, babaya, akrabaya,
yetimlere, yoksullara iyilik etmek üzere kesin söz
almıştık. İnsanlara güzellikle söz söyleyin, iyi şeyler
buyurun, namaz kılın, zekât verin demiştik. Sonra pek
azınız müstesna, sözünüzden dönmüştünüz, hâlâ da
dönmedesiniz zâten.
84- Bir zaman birbirinizin
kanını dökmemek, yerinizden yurdunuzdan çıkmamak
hususunda kesin söz almıştık sizden. Sonra siz de bunu
ikrar etmiş, siz de buna tanık olmuştunuz.
85- Sonra da sizler, o
kişilersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz. Bir
bölüğünüzü yerinden yurdundan çıkarıyorsunuz. Onların
aleyhinde, kötülükte, düşmanlıkta bulunmak üzere
birleşiyorsunuz. Elinize esir düşerlerse onlara karşılık
esirler veriyor, gene onları yurtlarına sokmuyorsunuz.
Halbuki onları yurtlarından çıkarmak bile haramdı size.
Yoksa kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına
inanmıyor musunuz? İçinizde bunları yapanların kazancı,
dünya hayatında ancak horluktan ibaret, kıyamet günüyse
onlar daha çetin bir azâba atılırlar. Allah,
yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
86- Onlar, ahireti dünya
yaşayışına satmış kimselerdir. Onların azâbı da
hafifletilmez, onlara yardım da edilmez.
87- Şüphe yok ki Mûsâ'ya
Tevrat'ı verdik, ardından birtakım peygamberler
gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verip onu
Rûh-ül-Kudüs'le kuvvetlendirdik. Nefsinizin hoşlanmadığı
bir emirle peygamber geldi mi demek ululanmak
isteyeceksiniz, kiminiz onları yalanlayacak, kiminiz
öldürecek ha.9[9]
[9] Rûh-ül-Kudüs, bu âyette ve
gene bu sûrenin 253., 5. sûrenin 110. âyetlerinde geçer
ve bütün bu âyetlerde İsa'nın Ruh-ül-Kudüs'le teyit
edildiği bildirilir. 16. sûrenin 2. âyetinde "Ruh" diye
adı geçer ve meleklerin, Tanrı kullarından dilediğine ve
emriyle, Ruh'la melekleri indirdiğini bildirir. Aynı
sûrenin 102. âyetinde Ruh-ül-Kudüs''ün, gerçek olarak,
inananları, inançlarında tespit için Rab tarafından
indirildiği söylenir. 26. sûrenin 193. âyetinde,
Ruh-ül-Emin diye anılır ve Hz. Peygamberin kalbine,
Kur’ân'la indiği söylenir. 40. sûrenin 15. âyetinde
Ruh'un, kullarından dilediğine, emriyle ilga edildiği,
58. sûrenin 22. âyetinde inananların Ruh'la teyit
edildiği, 70. sûrenin 4. âyetinde meleklerle Ruh'un,
uzunluğu elli bin yıl olan bir günde, göğe ağacağı, 78.
sûrenin 38. âyetinde Ruh'la meleklerin, kıyamette ayrı
birer saf teşkil edeceği, 77. sûrenin 4. âyetinde
Rablerinin izniyle meleklerle Ruh'un kadir gecesi yere
ineceği, 19. sûrenin 17. âyetinde Ruh'un, Meryem'e bir
insan sûretinde temessül ettiği bildirilir.
Matyus İncil’inin son babı olan
28. babının 19. ayetinde Baba, Oğul, Ruh-ül-Kudüs
teslisine rastlarız. Yuhanna İncil’inde, İsa'nın
müjdelediği teselli edici gerçeklik ruhu da
Hıristiyanlarca Ruh-ül-Kudüs'tür (14, 16-17).
Hıristiyanlarca Ruh-ül-Kudüs, Tanrı kudretidir ve
Baba'yla Oğul'dan, yani hayatla kelamdan ayrılmaz.
Peygamberler ve erenler, olağanüstü şeyleri bu kudretle
yaparlar. Müslümanlarsa İncil'de geçen teselli ediciyi,
Paraklet (Arapça’da Firaklit) tarzında kabul edip Hz.
Muhammed (s.a.a)'in İsa tarafından müjdelendiğini iddia
ederler (Mesela bakınız; Seyyid Hibetüddin-i Şehristani:
Rah-nüma-yı Yahûd ü Nasara ya Beybilha, Encümen-i
Tebligat-i İslami yayınlarından, Tehran - Şemşi-hicri
1323, bilhassa s. 107-117).
88- Dediler ki: kalplerimiz
örtülü, kılıf içinde. İş öyle değil. Küfürleri yüzünden
Allah onları rahmetinden uzaklaştırdı. Onun için azı,
pek azı inanır.
89- Evvelce kâfir olanlara üst
gelmek için imdat isterlerken Allah tarafından, onların
inandığı kitabı tasdik eden bir kitap geldi, bildikleri,
tanıdıkları zuhur etti mi ona kâfir oldular. Hay
Allah'ın lâneti kâfirlere olsun.
90- Ne pis şeydir o kendilerini
satmaları, bu sûretle de Allah'ın indirdiği Kur'ân'a
kâfir olmaları, Allah'ın, kullarından dilediğine ihsân
edip kitap indirmesine haset ederek kâfirlikte
bulunmaları. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar.
Kâfirler için aşağılık bir azap var.
91- Onlara, Allah'ın indirdiğine
inanın denince biz, bize indirilene inandık derler de
ondan başkasına inanmazlar. Halbuki o, gerçektir, onlara
inen kitabın gerçekliğini söyler. De ki: İnanmışsanız
neden önceleri Tanrı peygamberlerini öldürdünüz?
92- Andolsun ki Mûsâ, size açık
delillerle geldi de ondan sonra tuttunuz, buzağıya
taptınız, siz o zâlimlersiniz işte.
93- De ki: O vakit sizden kesin
söz almıştık, Tur dağını üstünüze yüceltmiştik. Size
verdiğimizi azimle tutun, dinleyin demiştik. Onlar da
duyduk demişlerdi ve âsi olduk. Buzağı sevgisi,
küfürleri yüzünden tâ iliklerine işlemişti. İnanmışsanız
inancınız, ne de kötü ve pis şey emrediyor size.
94- De ki: Âhiret yurdu, Allah
katında başkalarının değil de bilhassa sizinse ve
sözünüzde doğrucuysanız ölümü dilesenize.
95- Fakat elleriyle kazandıkları
suçlardan dolayı hiçbir zaman dilemezler. Allah,
zâlimleri iyice bilir.
96- Andolsun ki onları,
insanların hayata en düşkünü olarak bulursun. Onlar,
müşriklerden de düşkündür hayata. Her biri bin yıl
yaşamayı arzular. Fakat yaşasa ne olacak? Onu azaptan
kurtaramaz ki. Allah, ne yapıyorlarsa görmede.
97- De ki: Kim Cibrîl'e düşmansa
iyi bilsin ki o, Allah'ın izniyle evvelce inen
kitapların doğruluğunu bildiren, inananlara doğru yolu
gösteren ve bir müjdeci olan Kur'ân'ı, senin kalbine
indirmiştir.10[10]
[10] Cibril, Cebreil, Cebrail,
Cibrâl tarzlarında da kullanılır. Bu sözün Arapça
olmayıp Süryaniciden geldiği ve Süryanicide cebr
kelimesinin kul, il, kelimesinin de Allah anlamını ifade
ettiği ve bu sözün Tanrı kulu demek olduğu söylenmiştir.
(Mecma'ül-Beyan, 1. 71). Tanrı kudreti anlamına
geldiğini söyleyenler de vardır. Ahd-i Atıyk'te,
Cebrail'in vahiy meleği olduğu, Danyâl bölümünden
anlaşılıyor (8, 16). Fakat aynı kitaptan,
İsrailoğullarının Mikâil'i daha çok sevdikleri
anlaşılmaktadır (12, 1) Fedekli Yahûdilerin bir kısmının,
Cebrail bizim düşmanımızdır, bize azapla, harple gelir;
Mikâl, bollukla, iyilikle gelir demişlerdi. Bu âyet,
bunun üzerine vahyedilmiştir. Cebrail, İslâm inancında,
peygamberlere vahiy getiren melektir.
98- Kim, Allah'a ve meleklerine
ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve Mîkâl'e düşman olursa
bilsin ki Allah da kâfirlere düşmandır.11[11]
[11] Mik kelimesinin, kulcağız
anlamına Süryanice bir kelime olduğu ve Mikâil'in Allah
kulcağızı anlamına geldiği söylenmiştir (Mecma'ül-Beyan,
aynı sahîfe). Mikâil, yelleri estiren, yağmuru yağdıran,
Tanrı dileğine göre rızıkları bölen, paylaştıran
melektir. Sur'u da bu melek üfleyecektir. Mikâil, Mikâl
tarzında da söylenir.
99- Andolsun ki sana apaçık
âyetler indirdik. Onlara, ancak kötü işlerde bulunanlar
kâfir olur.
100- Onlarla bir ahde girişildi
mi içlerinden bir bölüğü o ahdi bozacak ha. Bir
bölüğünün ahdini bozması şöyle dursun, zâten çokları
inanmazlar.
101- Allah tarafından onlarda
bulunan kitabın doğruluğunu bildiren bir peygamber geldi
mi kitap ehlinin bir kısmı, Allah'ın kitabını artlarına
atarlar, sanki de bilmezler.
102- Tuttular da Süleyman'ın
saltanatı aleyhine, Şeytanların kapıldıkları şeylere
uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmamıştı, Şeytanlar
kâfir olmuşlardı. İnsanlara büyü yapmasını ve Babil'deki
Hârût, Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri
öğretiyorlardı. O iki melek, hiçbir kimseye biz, ancak
ve ancak Allah tarafından bir sınamayız, sakın kâfir
olma demeden bir şey öğretmiyordu. Onlardan, karıyla
kocanın arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Öğrenenler
de Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar
veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, fakat hiçbir
faydası olmayacak şeyleri öğrenmekteydiler. Andolsun ki
bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu
iyice bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına
satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi.
12[12]
[12] Ahd-i Atıyk'te Süleyman'ın,
kadınlarının hatırı için putlara mabetler yaptırdığı ve
Tanrının, onun aleyhine gazebe geldiği anlatılır (Müluk-i
Sâlis, 11, 1 Y. d.). Kur’ân, bu rivâyeti reddeder. Hârut,
Mârut adlı iki melekten bahseden bu âyetteki "melekeyn"i,
"melikeyn" diye okuyanlar vardır ki bunlara göre Hârut
ve Mârut Babil'de hüküm süren iki padişahtır. Bunlar
Dâvut ve Süleyman Peygamberlerdir diyenler de vardır.
Dâvut ve Süleyman, Ahd-i Atıyk'e göre peygamber olmayıp
iki padişahtır, halbuki Kur’ân bunları peygamber olarak
kabul eder. Bu âyetler, "Süleyman kâfir olmadı, fakat
insana büyü belleten Şeytanlar kâfir oldular. İki meleğe
sihir indirilmedi, fakat Babil'deki Hârut ve Mârut'a
büyü bilgisi verildi" tarzında tevil de edilmiştir,
fakat bu tevil, nassın sarahatına uymaz. Bu melekler
hakkında türlü türlü rivâyetler ve hikâyetler vardır (Bakınız;
İslâm Ansiklopedisi, Azer: Garbi Asya ve Anadolu Akvam-ı
Kadimesinin Din Tarihi, Konya Mecmuası, sayı. 34, 5.
Konya - 1940, s. 1922-1936).
103- İman edip de kötülüklerden
korunsalardı elbette Allah'tan elde edecekleri sevap,
daha hayırlı olacaktı. Bir bilselerdi bunu.
104- Ey insanlar, "bizi de gözet,
bırak da anlayalım" demeyin. "Bize de bak, bizi de gözet"
deyin ve dinleyin. Kâfirlere pek elemli bir azap var.
13[13]
[13] Bizi de gözet anlamına
gelen "Râinâ" sözünü Yahûdiler, "Râinâ - çobanımız"
tarzına çevirdiler. Bu âyet, bu yüzden vahyedildi.
105- Ne kitap ehlinden kâfir
olanlar, ne de müşrikler, size Rabbinizden bir hayır
indirilmesini istemezler. Allah'sa dilediğini rahmetiyle
seçer de ona bir hususiyet verir. Allah büyük bir ihsân
sahibidir.
106- Bir âyetin hükmünü
değiştirir, yahut geri bırakırsak ya ondan hayırlısını
getiririz, yahut onun eşidini. Bilmez misin ki Allah'ın
her şeye gücü yeter.
107- Bilmez misin ki şüphesiz
göklerin saltanatı da Allah'ındır, yeryüzünün saltanatı
da ve sizin için Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne
bir yardımcı.
108- Yoksa siz de peygamberinizi,
evvelce Mûsâ'ya olduğu gibi sorguya mı çekmek istersiniz?
Kim küfrü imanla değişirse artık doğru yoldan sapmış,
azıtmış gitmiştir.
109- Kitap ehli olanların çoğu,
sizi imana geldikten sonra döndürmek ister, kâfir
olmanızı diler. Gerçek, kendilerince de besbellidir ama
sonra bunu, özlerindeki hasetlerinden isterler. Allah
emri gelinceye dek bırakın, aldırış bile etmeyin. Şüphe
yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
110- Namaz kılın, zekât verin.
Kendiniz için; Önceden ne hayırda bulunursanız onu,
Allah katında bulursunuz. Şüphe yok ki Allah,
yaptıklarınızı görür.
111- Cennete Yahûdi yahut
Nâsranî olmayan kesin olarak giremez dediler, kendi
kuruntuları bu. De ki: Doğrucuysanız hadi, delillerinizi
getirin bakalım.
112- Evet, kim, özü halis olarak
yüzünü tertemiz bir sûrette Allah'a çevirir, ona teslîm
olursa ecri Rabbinin katındadır. Onlara ne korku vardır,
ne de mahzun olurlar.
113- Yahûdiler, Nâsranîlere,
hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler. Nâsranîler de,
Yahûdiler, hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler. Halbuki
hepsi de kitap okurlar. Bilgisi olmayanlar da tıpkı
onların dediklerini dedi. Allah, aykırılığa düştükleri
şey yüzünden, kıyamet gününde aralarını bulur, gerçek
hükmü verir elbet.
114- Allah için yapılan
mescitlerde Allah'ın adının anılmasını men'eden ve
onların yıkılmasına çalışan kimseden daha zâlim kim var
ki? Bunlar, ancak oralara korka korka girebilirler.
Onlara dünyada horluk var, âhirette de pek büyük bir
azap.
115- Doğu da Allah'ındır, batı
da. Artık nereye dönerseniz dönün, orada Allah'a dönmüş
olursunuz. Şüphe yok ki Allah'ın lütfü, rahmeti boldur,
o her şeyi bilir.
116- Allah, kendisine oğul
edindi dediler, hâşâ. Belki göklerde de ne varsa onundur,
yeryüzünde de; hepsi de ona ram olmuştur.
117- Gökleri de eşsiz, örneksiz
yaratan odur, yeryüzünü de. Bir işin olmasını diledi mi
ona ancak ol der, o iş oluverir.
118- Bilgisi olmayanlar, Allah
bizimle konuşsa, yahut bize bir delil, bir mucize gelse
dediler. Önce gelenler de tıpkı onlar gibi söylemişlerdi.
Kalpleri, ne kadar da birbirine benzedi onların. Gerçeği
iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık gösterdik.
119- Şüphe yok ki biz, seni
dosdoğru bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik,
zâten sen, o cehennemliklerden sorumlu da değilsin.
120- Onların dinine uymadıkça ne
Yahûdiler senden razı olurlar, ne Nasrânîler. De ki:
Ancak Allah'ın hidâyet yolu, doğru yoldur. Bilgi sahibi
olduktan sonra da onların nefsanî dileklerine uyarsan
sana Allah'tan başka ne bir dost vardır artık, ne bir
yardımcı.
121- Kendilerine kitap
verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar. İşte onlar
kitaba inanırlar. Ona inanmayanlarsa ziyankârların ta
kendileridir.
122- Ey İsrailoğulları, size
verdiğim nîmetimi ve sizi âlemlere üstün ettiğimi anın.
123- Sakının o günden ki kimse,
o gün kimsenin bir şeyini ödeyemez, kimseden bir
karşılık kabul edilmez, kimsenin kimseye şefaati fayda
vermez, onlara yardım da edilmez.14[14]
[14] Bu ve buna benzer âyetler,
Mûsâ Peygamber zamanındaki vahiyleri, hikâye yollu
tekrarlar, yoksa hüküm bakımından bütün devirlere şamil
değildir.
124- O zamanlar Rabbi, İbrahîm'i
bâzı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip
tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara imam edeceğim.
İbrahîm, soyumu da imam et dedi. Allah, benim ahdime
dedi, zâlimler nail olamazlar.15[15]
[15] Hz. İbrahîm'in sınandığı
sözler, oğlunun kesilme emridir diyenler bulunmuş, 37.
âyette, Âdem Peygamberin bellediği sözler olduğunu
söyleyenler de olmuştur (Mecma-ül Beyan, 1. 84-85).
125- O sıralarda Kâ'be'yi sevap
kazanma yeri ve emniyet yurdu ettik. İbrahîm'in makamını
namazgâh edinin. İbrahîm'le İsmâîl'e de, evimi, dönüp
dolaşanlara, burada oturup ibadette bulunanlara, rükû ve
sücud edenlere tertemiz tutun diye kesin emir verdik.
126- O zaman İbrahîm, Yâ Rabbi
dedi, bu şehri emniyetli bir yer et. Buradakilerden
Allah'a ve son güne inananları meyvelarla rızıklandır.
Allah, kâfir olanı da bir müddet rızıklandıra-cağım da
sonra zorla onu, ateşle azâba uğratacağım. Oraya gidiş,
ne yaman bir sonuçtur, ne kötü bir gidiştir dedi.
127- O vakit İbrahîm ve İsmâîl
Kâbe'nin temel duvarlarını yükselttiler de Rabbimiz
dediler, bu evi yaptık, sen kabul et. Şüphe yok ki sen,
her şeyi duyansın, bilensin.
128- Rabbimiz, bizi sana teslîm
olmuş kullardan et, soyumuzdan da Müslüman bir ümmet
izhar eyle. İbadet yerlerini, ibadetimizin yolunu
yordamını göster bize. Tövbe ettikçe tövbemizi kabul et.
Şüphe yok ki sen, tövbeleri kabul eden rahîmsin.
129- Rabbimiz, onların içinden
bir peygamber gönder de onlara, senin âyetlerini okusun,
kitabı, hikmeti öğretsin, onları tertemiz bir hale
getirsin. Şüphe yok ki sen, yücelik, hüküm ve hikmet
sahibisin.
130- Kendini bilmeyenden, aklı
başında olmayandan başka kim, İbrahîm'in dininden döner?
Andolsun ki biz onu dünyada seçtik, âhirette de şüphe
yok ki o, sâlihlerdendir.
131- O zaman Rabbi, İbrahîm'e,
râm ol, teslîm ol dedi. İbrahîm dedi ki: Âlemlerin
Rabbine teslîm oldum.
132- İbrahîm de bunu oğullarına
vasiyet etti, Yakup da, oğullarım dedi, Allah şüphesiz
sizin için bir din seçti, siz de artık ancak Müslüman
olarak ölün.
133- Yoksa Yakup ölürken
oradaydınız da gözlerinizle mi gördünüz? Yakup, ölüm
haline gelince oğullarına, benden sonra kime
tapacaksınız dedi. Dediler ki: Senin Allah'ına tapacağız.
Babalarının, İbrahîm'in, İsmâîl'in, İshak' ın Allah'ı
olan bir Allah'a. Biz, ona teslîm olanlarız.
134- Onlar birer ümmetti, gelip
geçtiler. Onların kazançları kendilerine, sizin
kazancınız size. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.
135- Yahûdi, yahut Nasrânî olun
da doğru yolu bulun dediler. De ki: Hayır, küfürden,
şirkten uzak ve temiz olan İbrahîm'in dinindeyiz. O,
hiçbir zaman şirk koşanlardan olmadı.
136- Deyin ki: Allah'a, bize
indirilen kitaba, İbrahîm'e İsmâîl'e, İshak'a, Yakup'a,
Yakup'un oğullarına indirilenlere, Mûsâ'ya, İsa'ya ve
peygamberlere Rablerinden verilene inandık, onların
hiçbirini öbüründen ayırt etmeyiz ve biz, Allah'a teslîm
olanlarız. 16[16]
[16] Hanif sözü, bâtıl dinlerden
gerçek dine daha mail, doğru, düz anlamlarına gelir.
Yahûdilikten ve Hıristiyanlıktan meyledip doğruyu kabul
ettikleri cihetle bu inancı benimseyenlere denmiştir.
Hanif, doğru dinde sabit ve haniflik, doğruluk
anlamlarına gelir diyenler de vardır. Hanif dini,
Müslümanlıktan önce Araplar arasında bâzı kimseler
tarafından benimsenmişti. Haşimoğullarının çoğu bu
inançtaydı (62. âyetin izahına da bakınız).
137- Sizin iman ettiğiniz gibi
iman ederlerse mutlaka doğru yolu buldular demektir.
Fakat yüz çevirdiler mi onlar, ancak ayrılık, aykırılık
içindedir. Onlara karşı koymak için sana, Allah yeter ve
o, her şeyi duyandır, bilendir.
138- Allah'ın verdiği renk.
Allah'tan daha güzel renk veren kim? Ve biz ona
tapanlarız.17[17]
[17] Allah'ın verdiği renk.
İbn-i Abbas, Hasen, Katâde ve Mücâhid'e göre Allah
dinine yapışmaktır. İmam Ca'fer-üs-Sâdık (a.s), Allah
rengine, Müslümanlık demiştir. Ferrâ ve Belhi, bu sözü,
sünnet anlamına almışlardır. Tanrı yaratışı diyenler de
vardır (Mecma'ül-Beyan, 1. 92). Râgıb-ı İsfahanî'ye göre
Tanrının, insanları hayvanlardan ayırt etmek üzere ihsân
ettiği akıldır ve gene ona göre Hıristiyanlar, doğan
çocuğu, doğumunun yedinci günü Amudiyye suyunda Vaftiz
ederler ve böylece çocuğun tam Hıristiyan olduğuna
inanırlardı, ayet, yaratılışı gerçek vaftiz, yani doğru
dine sahip oluş diye kabul ediyor (al-Müfredat, s. 275).
Hz. Muhammed (s.a.a) de "Her doğan çocuk, Tanrı
yaratışına uygun doğar, sonra dil beller de anası babası,
onu Yahûdi yapar, Hıristiyan yapar, Mecusi yapar"
mealindeki hadisinde, Tanrı yaratışını, Müslümanlık
olarak kabul etmiştir (Süyuti: al-Camii-al-Sakıyr fi
Ahadis-il-Beşir-in-Nezir, Matbuat-ül-Hariyye- 1321 h. c.
2, s. 79).
139- De ki: Allah hakkında
bizimle mücadeleye mi girişiyorsunuz? O, bizim de
Rabbimizdir, sizin de Rabbi-niz. Bizim yaptıklarımız
bize ait, sizin yaptıklarınız size ve biz, bütün
kalbimizle Allah'a bağlıyız.
140- Yoksa İbrahîm de, İsmâîl
de, İshak da, Yakup da, oğulları da Yahûdi, yahut
Nasrânîydi mi diyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi
bilirsiniz, Allah mı? Allah'ın bildiği, bildirdiği şeyi
bilerek gizleyenden daha zâlim kim var? Allah,
yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
141- Onlar birer ümmetti, gelip
geçtiler. Onların kazançları onlara, sizin kazancınız
size. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.
142- İnsanlardan aklı, idraki
olmayanlar diyecekler ki: Bunları, yöneldikleri kıbleden
döndüren sebep de nedir? Doğu da Allah'ındır de, batı
da. Dilediğine doğru ve düz yolu buldurur.
143- İşte böylece bütün
insanlara tanıklık etmeniz, Peygamberin de size tanık
olması için sizi, doğru yolun tam ortasında giden bir
ümmet yapmışızdır. Zâten evvelce yöneldiğin Kâ'be'yi
kıble yapışımızdan maksat da ancak Peygambere uyacak
olanları, iki topuğu üstünde gerisin geriye
döneceklerden ayırt etmektir. Bu, elbette Allah'ın doğru
yolu gösterdiği kimselerden başkalarına ağır gelecek.
Allah, imanınızı zayi etmez. Şüphe yok ki Allah,
insanları esirgeyicidir, rahîmdir.18[18]
[18] İman’dan maksat, gerçek
inancı belirten namazdır ve âyet önceden Kudüs'e karşı
kılınan namazın zayi olmayacağını bildiriyor.
144- Gerçekten de yüzünü göğe
çevirip arandığını görmekteyiz. Seni, razı olacağın bir
kıbleye yönelteceğiz. Hadi, yüzünü Mescid-i Harâm'a
çevir. Siz de Nerede bulunursanız bulunun, yüzlerinizi o
tarafa döndürün. Kendilerine kitap verilenler de
bilirler ki bu, Rablerinden gelmiştir, yerindedir,
gerçektir ve Allah, onların yaptıklarından gafil
değildir. 19[19]
[19] Kıble, ibadette dönülen
cihete ve mabede denir. Müslümanlıkta ilk kıble,
Kudüs'tü. Hicretten on altı ay sonra Kâ'be, kıble oldu
ve bir öğle namazında bu emir vahyedildi. Namaz kılınan
yere bir mescit yapılmış ve bu yüzden o mescide iki
kıble mescidi anlamına gelen "Mescid-ül-Kıbleteyn"
denmiştir.
145- Andolsun ki sen,
kendilerine kitap indirilmiş olanlara bütün delilleri
getirsen gene de senin kıblene uymazlar. Sen de onların
kıblesine uymazsın. Zâten onların bir kısmı da bir
kısmının kıblesine uymaz. Bunu iyice bildikten sonra
artık tutar, onların dileklerine uyarsan şüphe yok ki
zâlimlerden olursun.
146- Kendilerine kitap
indirdiğimiz kimseler, Peygamberi, oğullarını tanır gibi
tanırlar. Tanırlar ama gene de içlerinden bir kısmı
bile-bile gerçeği gizler.
147- Gerçek, Rabbindendir. Artık
sakın şüpheye düşenlerden olma.
148- Herkesin yöneldiği bir yer
var, oraya döner. Siz de hep hayırlara yönelin, hayır
yolunda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi
toplar, birleştirir. Şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü
yeter.
149- Nerede bulunursan bulun,
hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. Bu emir
şüphesiz gerçektir, Rabbindendir ve Allah yaptığınız
şeylerden gafil değildir.
150- Nerede bulunursan bulun,
yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir. Nerede olursanız olun,
yüzünüzü o tarafa çevirin de insanlar, aleyhinizde bir
itirazda bulunamasınlar, ama haksızlık edenler ve
zulümde bulunanlar başka. Siz korkmayın onlardan, benden
korkun da hem size verdiğim nîmetimi tamamlayayım, hem
de bu sûretle hidâyete erişin.
151- Nasıl ki içinizden size bir
Peygamber gönderdik. Size âyetlerimizi okumada,
ahlâkınızı temiz bir hale koymada. Size kitap ve hikmet
öğretmede ve bilmediğiniz şeyler hakkında size malûmat
verip sizi bilgi sahibi etmede.
152- Artık siz de anın beni,
anın da ben de anayım sizi. Nankörlüğü bırakın da
şükredin bana.
153- Ey inananlar, sabretmek ve
namaz kılmakla Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz ki
Allah, sabredenlerledir.
154- Allah yolunda öldürülenlere
de ölü demeyin. Onlar diridir ama siz anlamazsınız.
155- Andolsun ki mutlaka sizi
birazcık korkuyla, açlıkla, mal, can ve meyve noksanıyla
sınayacağız. Müjdele sabredenleri.
156- O sabredenleri ki onlar,
bir musîbete uğradılar mı biz Allah'ınız, gene de
gerisin geriye ona döneceğiz derler.
157- Öyle kimselerdir onlar ki
Rablerinden yarlıganma ve rahmet onlara. Onlardır doğru
yolu bulanlar.
158- Şüphe yok ki Safâ ve Merve,
Allah alâmetlerindendir. Artık kim hac veya umre etmek
için Kâ'be'yi tavaf edip Safâ ve Merve arasında koşarsa
suçsuzdur. Kim gönlünden koparak hayır işlerse şüphe yok
ki Allah, ona mükâfatta bulunur ve her şeyi de bilir.
20[20]
[20] Safâ, düz taş anlamına
gelir. Toz toprak gibi başka bir madde ile karışmamış
taşa da derler. Merve de yumuşak bir hale gelmiş katı
taşa denir. Hac, lügatte, tekrarlamak niyetiyle bir şeyi
kastetmektir. Şeriatta, malla ve bedenle yapılan bir
ibadettir. Yol eminse ergenlik çağına gelen Müslüman,
hasta değilse, ailesinin geçimi yerindeyse ve kendisi
zenginse ömründe bir kere Mekke'de muayyen töreni yapmak
zorundadır. Safâ ve Merve, Mekke civarında iki tepedir.
Câhiliyye devrinde Safâ'da Üsâf, Merve'de Nâile denen
iki put vardı. Müslümanlıktan önceki Hac töreninde
Müşrikler Safâ ile Merve arasında sa'y yaparlarken, yani
yedi kere gidip gelirlerken bu iki puta ellerini,
yüzlerini sürerlerdi. Hac törenini, ekonomik bir zaruret
olarak teşri eden ve sa'y geleneğini de bırakan
Müslümanlık, Safâ ile Merve'den bu putları kaldırmıştır.
159- İndirdiğimiz apaçık
delilleri, bildirdiğimiz dosdoğru yolu, insanlara
Kur'ân'da tamamıyla anlattıktan sonra bunu gizleyenlere
gelince: Allah da onlara lânet eder, lânet edenler de.
160- Ancak içlerinden tövbe
edenler, hallerini düzeltenler ve doğruyu söyleyenler
müstesna. Onların tövbesini kabul ederim. Ben tövbeleri
kabul eden rahîmim.
161- Kâfir olup küfründe ısrar
ederek bu halle can verenler yok mu! Allah'ın lâneti de
onlara, meleklerin lâneti de, bütün insanların lâneti
de.
162- Ebedî olarak lânette
kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne yüzlerine bakılır.
163- Allah'ınız, bir Allah'tır
ondan başka tapacak yok, rahman ve rahîm odur.
164- Göklerin ve yeryüzünün
yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca
gelişinde, insanlara fayda vermek üzere denizde yürüyüp
giden gemide, Allah'ın, gökten yağmur yağdırarak
yeryüzünü, ölümünden sonra diriltmesinde, sonra da
yeryüzüne, yürüyen hayvanları yaymasında, yelleri
dilediği gibi estirip değiştirmesinde, gökle yer
arasında emrine münkad olan bulutta, şüphe yok ki aklı
erenler için varlığına, birliğine deliller var.
165- İnsanların bir kısmı
Allah'tan başka ona birtakım eşitler edinirler de onları,
Allah'ı sever gibi severler. İnananlarsa, Allah'ı
onlardan daha kuvvetli bir sevgiyle severler.
Zulmedenler, bir görselerdi ki azâba düşecekleri vakit
bütün kuvvet, ancak ve ancak Allah'ındır ve Allah, çok
şiddetli azâp eder.
166- O vakit kendilerine
uyulanlar, azâbı görerek kendilerine uyanlardan kaçınır,
uzaklaşırlar, aralarındaki vesile ve sebepler de
tamamıyla kesilir gider.
167- Onlara uyanlar da muhakkak
derler ki: Keşke bir kere daha dünyaya dönseydik de
onlar bizden nasıl kaçındıysa biz de onlardan
kaçınsaydık, çekinseydik. İşte Allah, onlara yaptıkları
işleri, üstlerine çöken bir hasretten ibaret olarak
gösterir. Onlar, ateşten dışarı çıkamazlar.
168- Ey insanlar, yeryüzünde
helâl ve temiz olan şeyleri yiyin. Şeytan'ın izini
izlemeyin. Şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır.
169- O, size ancak ve ancak
çirkin ve kötü şeyler buyurur, Allah hakkında
bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
170- Onlara, Allah neyi
indirdiyse ona uyun dendi mi dediler ki: Hayır, biz
atalarımız neye uyduysa ona uyarız. İyi ama atalarınızın
aklı bir şeye ermiyorsa ve doğru yolu bulmadılarsa ne
olacak?
171- Kâfirler, hiçbir şey duyup
dinlemeden, anlamadan bağırıp çağıran kimseye benzerler.
Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da edemez
onlar.
172- Ey inananlar, size rızık
olarak verdiğimiz temiz şeyleri yiyin ve ancak ona
tapıyorsanız karşılık olarak şükredin.
173- Söz budur ancak. O, size
ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası
için kesilen hayvanı haram etmiştir. Fakat zorda kalan,
başkasının hakkına el uzatmamak ve zaruret miktarını da
aşmamak üzere yerse günah etmiş olmaz. Çünkü Allah,
suçları örten rahîmdir. 21[21]
[21] Ölü eti, Mûsâ dininde de
haramdır (Lâvililer, 7, 24), kan (26 , 27) ve domuz da
öyle (11, 7).
174- O kimseler ki Allah'ın
indirdiği kitaptan bir emri, bir hükmü gizlerler de buna
karşılık değersiz bir miktar para alırlar, işte muhakkak
onlardır ateş yiyenler. Karınlarında ateşten başka bir
şey yoktur. Allah kıyamet gününde onlarla ne konuşur, ne
de onları temizler. Onlara ancak elemli bir azap var.
175- Onlardır sapıklığı doğru
yola, azâbı yarlıganmaya karşılık olarak satın alanlar;
ateşe ne de sabırlı kimselerdir ya.
176- Bu, haksız da değildir.
Çünkü Allah, kitabı şüphe yok ki hak olarak, doğruyu
söylemek için indirdi. Allah kitabında ihtilafa
düşenler, elbette haktan uzak bir ayrılıktadırlar.
177- Yüzlerinizi doğuya, batıya
çevirip durmanız, hayır sayılmaz ki. Hayır ve taat
sahipleri, Allah'a, son güne, meleklere, kitaba,
peygamberlere inanan, Allah sevgisiyle yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve
esirlere mal veren, namaz kılan, zekât veren,
ahdettikleri zaman ahitlerine vefa eden, sıkıntı ve
şiddet vakitlerinde sabreden kişilerdir. Onlardır
sözleri doğru olanlar, onlardır sakınanlar.
178- Ey inananlar, öldürülenler
hakkında size kısas farz edilmiştir: Hüre karşılık hür,
kula karşılık kul, kadına karşılık kadın. Fakat öldüren,
kardeşinden azıcık bir affa nail olursa o zaman kısas
kalkar; öldürülenin velîsinin, akla ve örfe uygun olarak
iyiliğe uyması, öldürenin de, öldürdüğü kişinin velîsine
güzellikle bir şey vermesi kalır. Bu, Rabbinizden hükmü
hafifletmedir, rahmettir. Bundan sonra da gene zulme
kalkan ve aşırı giden olursa artık ona elemli bir azap
var.
179- Ey aklı erenler, özü sözü
temiz kimseler, korunmanız, sakınmanız için kısasta size
hayat var.
180- Biriniz ölürken kendisinden
sonra bir hayır bırakacaksa anasına, babasına ve
yakınlarına, örfe uyarak vasiyette bulunmalı. Bu,
sakınanlara bir haktır, bir borçtur.
181- Vasiyeti duyduktan sonra
değiştiren olursa şüphe yok ki bu işin vebali, ancak
değiştirenedir. Muhakkak ki Allah, her şeyi duyar ve
bilir.
182- Vasiyet edenin
yanılmasından, suç işlemesinden ürküp aralarını bulana
suç yok. Şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir.
183- Ey inananlar,
kötülüklerden, şüpheli şeylerden korunmanız için oruç,
sizden öncekilere farz edildiği gibi size de farz
edilmiştir.22[22]
[22] Oruç herhangi bir şeyden
nefsi çekmektir. Şeriatta muayyen bir zaman içinde
nefsi, yemekten içmekten, cimâdan menetmektir. Oruç
Musevilerle Hıristiyanlarda da vardır.
184- Oruç, sayılı günlerdedir.
İçinizden biri hastalanır, yahut yolda bulunursa orucunu
yer, sonra başka günlerde, o yediği gün sayısınca oruç
tutar. Kime oruç zor gelirse her gün için bir yoksulu
doyurur. Hayır için verdiği şeyi çoğaltırsa bu da kendi
hayrına. Fakat bilseniz oruç tutmanız, sizin için daha
hayırlıdır.23[23]
[23] Oruç tutmaya kudreti varken
yiyen kişinin her gün bir yoksulu doyurması, bir
rivâyete göre neshedilmiştir. Bunu kabul edenlere göre
bu âyetin hükmünü kaldıran âyet, bu sûrenin 185.
âyetidir ve o âyette yalnız hasta olanın, yahut seferde
bulunanın orucunu yiyebileceği bildirilmiştir. Bu, İbn-i
Abbas,ın sözüdür. Hasen ve Atâ'ya göre bu hüküm,
kaldırılmamıştır. Yüklü kadına, çocuk emzirene, çok
yaşlı kişiye racidir, ancak ilk ikisine şümulü, sonradan
neshedilmiştir. Bazılarına göreyse "Yutıykuunehu"
sözünde, bir "la" takdir edilmiştir ve oruç tutmaya gücü
yetmeyenler anlamına gelir. Fakat bu söz, ayetteki,
"Bilseniz oruç tutmanız, sizin için daha hayırdır"
sözüne aykırı olduğu için kuvvetli sayılamaz. İmam
Ca'fer-üs-Sadık (a.s)'a göre çok yaşlı, susuzluk
illetine tutulmuş, yahut bunlara benzer kişilere aittir.
Gene aynı hazretten, ramazan ayında hastalanıp orucunu
yiyen kişi iyileşir, fakat öbür ramazan ayına kadar
yediği günleri kaza etmezse bu kişi, ramazan geçince
yediği oruçları kaza etmekle beraber her gün de bir
yoksulu doyurur (Mecma'ül-Beyan, 1, 115).
185- Ramazan ayı, bir aydır ki
insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık
delillerden ibaret olan, hakla bâtılı ayırt eden Kur'ân,
bu ayda indirildi. Sizden kim, bu aya erişirse orucunu
tutsun. Hasta olan ve yolcu bulunan, hastalığında,
yolculuğunda orucunu yer, sonra yediği günler kadar
tutar. Allah sizin için kolaylık diler, güçlük değil. Bu
da sayıyı tamamlamanız, Allah'ın size doğru yolu
göstermesine karşılık onu ululamanız içindir, böylece de
ona şükretmiş olabilirsiniz.
186- Kullarım, sana beni
sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak onlara pek
yakınım. Beni çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı,
dua ettiği anda icabet ederim. Artık onlar da benim
çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da doğru yolu
bulsunlar.
187- Oruçlu olduğunuz günün
gecesinde kadınlarınızla buluşmanız, size helâl
edilmiştir. Onlar sizin için elbisedir, siz onlar için
elbisesiniz. Allah bildi ki nefsinizi yenemeyecek,
sabredemeyecek, bir iştir, işleyeceksiniz, bu yüzden
tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı. Gayri onlarla
buluşun ve Allah'ın size yazdığını dileyin. Fecir doğup
da aydınlığıyla kara iplik, sizce beyaz iplikten ayırt
edilinceye dek yiyin, için. Sonra orucu ertesi geceye
kadar tamam olarak tutun. Fakat mescitlerde ibadet için
niyetlendiniz, oturdunuz kaldınız mı kadınlarınıza
dokunmayın. İşte bunlar, Allah sınırlarıdır, yaklaşmayın
o sınırlara. İnsanlar, sakınıp korunsunlar diye Allah,
delillerini bu sûretle apaçık bildirir.
188- Mallarınızı aranızda boş
yere yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını da günah
ederek yemek için bile-bile hâkimlere mal vermeyin.
189- Sana yeni ayları sorarlarsa
de ki: Onlar, insanlara vakitlerini bildirir, hac zamanı
da onlarla bilinir. Sonra hayır, evlere arka
taraflarından girmek değildir. Hayır sahibi, Allah'tan
çekinendir. Evlere kapılarından girin. Allah'tan sakının
ki kurtulmuş kimselerden olup muradınıza eresiniz.24[24]
[24] İbn-i Abbas'ın, Katâde'nin
ve Atâ'nın rivâyetlerine göre Araplarda, hac için ihram
girenler, evlerine, kapılarından girmezler, arka
taraftaki duvarı aşmak sûretiyle girerlerdi. Çıkarken de
gene o sûretle çıkarlardı. Bunu Ebül-Cârûd, İmam
Muhammed-ül-Bâkır'dan da rivâyet etmiştir. Kureyş,
Kinâne, Huzâa, Sakıyf, Ceşm, Sa'saa oğlu Benû-Âmir
boylarının, bu işi yapmadıklarını söyleyenler olmuştur.
Bâzılarına göreyse bu âdete uyanlar, bu boylardır. Aynı
zamanda âyetten, bir işi, o işin başarılacak
yönlerinden, iyiliği ve hayrı, iyi ve hayırlı kişilerden
arayın anlamını da verdiğini söyleyenler vardır. "Evlere
kapılarından girin" cümlesinin tefsirinde Ebû-Câ'fer
Muhammed-ül-Bâkır (a.s), Muhammed'in soyu, Tanrı
kapılarıdır, Tanrı yoludur, onlar cennet davetçileridir;
hakkı oraya çekenler, halka kılavuzluk edenlerdir
demiştir. (Mecma'ül-Beyan, c. I, s.120).
190- Sizinle savaşıp
vuruşanlarla Allah yolunda siz de savaşın, vuruşun,
fakat haddi aşmayın, zulmetmeyin. Şüphe yok ki Allah,
haddini aşanları ve zulmedenleri sevmez.
191- Onları Nerede yakalarsanız
öldürün. Sizi yurdunuzdan çıkardıkları gibi siz de
onları yurtlarından çıkarın. Fitne, adam öldürmeden
beterdir. Yalnız onlar, Mescid-i Hâram yanında sizinle
savaşa kalkışmazlarsa siz de onlarla Mescid-i Harâm
yanında savaşmayın. Ama onlar, sizi orada öldürmeye
kalkışırlarsa öldürün onları. Budur kâfirlerin cezası
işte.
192- Fakat vazgeçerlerse şüphe
yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir.
193- Bir fitne kalmayıncaya, din
tamamıyla Allah'ın dîni oluncaya dek onlarla çarpışın.
Vazgeçtiler mi artık düşmanlık, yalnız zâlimleredir,
başkalarına değil.
194- Haram ay, haram aya bedel.
Saygı karşılıklıdır. Şu halde kim size tecavüz ederse
onun tecavüz ettiği gibi siz de ona saldırın, düşmanlara
tecavüzde bulunun. Sakının Allah'tan ve bilin ki Allah,
ancak kendisinden korunanlarla ve sakınanlarladır.
195- Mallarınızı Allah yoluna
sarfedin, kendinizi, ellerinizle tehlikeye atmayın,
iyilik edin. Şüphe yok ki Allah, iyilik edenleri sever.
196- Haccı ve umreyi de Allah
için tamamlayın. Tamamlayamayacaksanız gücünüz yettiği
kadar bir şey kurban edin ve kurbanı, yerinde
boğazlayıncaya dek başınızı tıraş ettirmeyin. İçinizde
hasta olan, başında bir eziyet bulunan varsa tıraş olur
ve karşılığında oruç tutar, sadaka verir, yahut kurban
keser. Sonra emin oldunuz, muktedir bulundunuz mu hac
zamanına dek umre yapmak isteyen, gücü neye yeterse
kurban eder. Buna imkân bulamayan üç gün hacda, yedi gün
de dönünce oruç tutar, işte bu, tam on gündür. Bu da
ayali Mescid-i Harâm'da olmayan içindir. Allah'tan
sakının ve bilin ki şüphe yok, Allah'ın azâbı çok
şiddetlidir. 25[25]
[25] Umre, Arafat dağında
gecelemeksizin yapılan hac törenidir. Hac, muayyen bir
mevsimde yapılır, umrenin mevsimi yoktur. Ancak hacdan
önce veya sonra yapılması, yahut recep ayında edası
sünnet sayılmıştır. İmamiyye'de umre, hac gibi farzdır.
197- Hac, malûm aylarda olur.
Kim o aylarda hacca niyet ederse bilsin ki hacda ne
kadınla buluşma vardır, ne kötülükte bulunma, ne de
kavga ve dövüş. Hayra dair ne işlerseniz Allah bilir.
Yol azığı hazırlayın. Şüphe yok ki azıkların hayırlısı
da sakınıp çekinmedir. Ey aklı eren temiz kişiler,
sakının benden.
198- Rabbinizden rızık fazlalığı
isteyerek ticarette bulunmanızda bir beis yok.
Arafat'tan seller gibi boşanıp hep berâber inince de
Meş'ar-ül-Harâm'da Allah'ı anın. Hem de o, size doğru
yolu nasıl gösterdi, onu anmanızı nasıl bellettiyse öyle
anın. Bundan önce gerçekten de sapıklardandınız
ya.26[26]
[26] Arafat, Mekke civarındaki
dağdır. Hacılar, zilhiccenin dokuzuncu günü burada
toplanırlar. Meş'ar-ül-Harâm, Müzdelife civarındaki
yerdir. Arafat'tan inilirken buradan geçilir.
199- Sonra insanların, hep
birden Arafat'tan döndüğü yerden siz de dönün, Allah'tan
yarlıganmak dileyin. Şüphe yok ki Allah suçları örter,
rahîmdir.
200- Hacca ait ibadetlerinizi
bitirince babalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan da
üstün bir sûrette Allah'ı anın. Çünkü insanlardan,
Rabbimiz, bize dünyada ihsânda bulun diyenler vardır ki
bu çeşit adama âhiretten nasip yoktur.
201- Öylesi de vardır ki
Rabbimiz der, dünyada da iyilik, güzellik ver, âhirette
de iyilik ve güzellik, bizi ateşin azâbından koru.
202- İşte kazançlarından nasibi
olanlar bunlardır. Allah'ın hesap görmesi de pek tezdir.
203- Sayılı hac günlerinde
Allah'ı anın. İki gün içinde acele edip de dönmek
isteyenlere suç yok. Geri kalanlara da suç yok ama
sakınmak şartıyla. Allah'tan sakının ve bilin ki siz,
şüphe yok onun tapısında haşr edileceksiniz.27[27]
[27] Sayılı günler, zilhiccenin
on birinci, on ikinci, on üçüncü günleridir; bu günlere
"Eyyam-ı Teşrıyk" denir. Bayram gününde ve bu günlerde,
namazlardan sonra tekbir getirilir. Âyet, bunu
emrediyor.
204- İnsanlardan öylesi var ki
dünya yaşayışı hakkında söylediği söz, seni şaşırtır,
imrendirir, kalbindekine de Allah'ı tanık tutar. Halbuki
o, düşmanların en yamanı, en inatçısıdır.
205- Bir işe koyuldu mu
yeryüzünde çalışır çabalar, orayı bozmak, ekini, soyu
sopu helâk etmek için uğraşır. Allah'sa fesadı sevmez.
206- Ona, Allah'tan sakın, kork
dendi mi suçla, günahla ululanmaya girişir. Cehennem
gelir onun hakkından. Orası, gerçekten de ne kötü, ne
pis yataktır.
207- İnsanların öylesi de var ki
Allah rızasına nail olmak için âdeta kendisini satar,
Allah rızasını alır. Allah kullarını pek esirger.
208- Ey inananlar, hepiniz
birden sulha, selâmete girin, Şeytan'ın izini izlemeyin;
şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır.
209- Size bunca açık deliller
geldikten sonra gene de ayağınız kayarsa artık bilin ki
Allah, şüphesiz pek yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet
sahibidir.
210- Yoksa onlar, Allah'ın,
bulutların gölgelerinde, meleklerle gelivermesini ve
işlerinin olup bitivermesini mi gözetirler? Halbuki
bütün işler, döner, Allah'a varır. 28[28]
[28]
211- Sor İsrail oğullarına,
onlara nice apaçık deliller getirdik. Kim Allah'ın
nîmetini, ona nail olduktan sonra tebdil ederse yok mu.
Şüphesiz ki Allah'ın azâbı ve mihneti pek çetindir.
212- Kâfir olanlara dünya
yaşayışı, süslü gösterildi de inananların bir kısmıyla
alay ediyorlar. Fakat Allah'tan sakınan iman sahipleri,
kıyamet gününde onlardan üstündür. Allah, dilediğine
sayısız nîmet verir.
213- İnsanlar tek bir ümmetti.
Allah müjdeci ve korkutucu olarak peygamberler gönderdi.
İnsanların ayrılığa düştükleri şeylerde, aralarında
dosdoğru hükmetmek üzere onlara kitap da indirdi. Onlara
bunca açık deliller geldikten sonra da gene ancak
ihtirasları yüzünden tuttular da ihtilafa düştüler.
Halbuki Allah inananları, onların ihtilâfa düştükleri
doğru şeye, kendi izniyle muvaffak etti, gerçeğe
ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru ve düz yola çıkarır.
214- Yoksa sizden öncekilerin
örnek olan, ibret veren halleri, başınıza gelmeden
cennete giriveririz mi sandınız? Onlar yoksulluklara
uğradılar, zararlara düştüler, çetin sıkıntılara
çattılar. Öylesine sürçtüler, öylesine kaydılar,
sarsıldılar ki peygamber ve onunla berâber bulunan iman
ehli bile, Allah yardımı ne vakit dediler. Bilin ki
şüphe yok, Allah'ın yardımı yakındır.
215- Ne gibi nafaka
vereceklerini, mallarını nereye sarfedeceklerini
soruyorlar sana. De ki: Hayra ait sarf edeceğiniz şey,
anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda
kalanlaradır. Hayra dair ne yaparsanız şüphe yok ki
Allah onu bilir.
216- Hoşlanmazsınız, size ağır
gelir ama düşmanlarla savaşmak, size farz edilmiştir.
Bâzı şeyler vardır ki hoşlanmazsınız, fakat hayırlıdır
size. Bâzı şeyler de vardır, hoşlanırsınız, şerdir size.
Allah bilir, siz bilmezsiniz ki.
217- Sana, savaş haram olan ayda
savaşı soruyorlar. De ki: O ayda savaş büyük bir
günahtır. Fakat insanları Allah yolundan çıkarmak, onu
inkâr etmek, halkı Mescid-i Harâm'dan menetmek ve mescit
ehlini, oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir
günahtır. Fitneyse adam öldürmeden de beterdir. Gücü
yeterse sizi dininizden döndürmedikçe sizinle savaştan
geri kalmaz onlar. Sizden birisi dininden döndü de kâfir
olarak öldü mü işlediği hayırlı işler, dünyada da heder
olup gitmiş demektir, âhirette de. Onlardır ateş ehli,
orada da ebedîyen kalırlar.29[29]
[29] Bu ay, recep ayıdır.
Araplar, Müslümanlıktan önce Zilkade, Zilhicce, Muharrem
ve Recep aylarında savaş etmezlerdi .
218- İnananlar, Allah yolunda
muhacir olanlar ve savaşanlarsa, onlar Allah rahmetini
umarlar. Allah da suçları örtücüdür, rahîmdir.
219- Sana şarap ve kumarın
hükümlerini soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük
günah var, hem insanlara faydalar var; fakat günahları,
faydalarından daha çok. Sonra mallarından neyi
vereceklerini soruyorlar. De ki: Kendilerini
sıkmayanını, sıkıntıya düşürmeyenini, fazlasını. İşte
Allah, delillerini size böylece bildirir, tâ ki
düşünesiniz. 30[30]
[30] Bu ayet henüz içki ve kumar
haram edilmeden vahyedilmiştir.
220- Dünyada da, âhirette de.
Yetimleri de soruyorlar. De ki: Onların hallerini düzene
koymak, işlerine karışmamaktan hayırlıdır. Onlara
karışır, onlarla uzlaşırsanız sonucu onlar da
kardeşlerinizdir sizin. Allah, onların işlerini bozanı,
düzgün bir hale getirenden ayırt eder, bilir. Allah
dileseydi işinizi sarpa sardırırdı sizin. Şüphe yok ki
Allah pek üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
221- Allah'a şirk koşan
kadınları, imana gelmedikçe nikâhlamayın. İman sahibi
bir cariye bile sizi imrendiren bir müşrik kadından daha
hayırlıdır. Şirk koşan erkeklere de kızlarınızı
vermeyin. Müşrik, sizi imrendirse bile iman ehli bir
kul, ondan hayırlıdır. Onlar, sizi ateşe çağırırlar,
Allah'sa, izniyle cennete ve yarlıganmaya. Anarlar,
hatırda tutarlar diye de insanlara delillerini apaçık
bildirmededir.
222- Sana hayız hakkında da
soruyorlar. De ki: O bir pisliktir. Hayız vaktinde
kadınlardan çekilin, temizleninceye dek onlara
yaklaşmayın. Temizlendiler mi Allah size nasıl
emrettiyse öylece yaklaşın. Şüphe yok ki Allah,
adamakıllı tövbe edenleri ve iyice temizlenenleri sever.
223- Kadınlarınız,
tarlalarınızdır. Tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin ve
kendiniz için de önceden hazırlıkta bulunun. Allah'tan
sakının ve bilin ki ona ulaşacaksınız. Müjdele
inananları.
224- Ettiğiniz yeminlerden
dolayı iyilik etmenize, sakınmanıza, insanların arasını
bulmanıza Allah'ı engel etmeyin. Allah duyar ve bilir.
225- Allah, boş yere yemin
ettiğiniz için sizi suçlu tutmaz, kalplerinizde, niyet
yüzünden kazandığınız günah dolayısıyla sizi suçlu
tutar. Allah suçları örter, ceza vermede acele etmez.
226- Kadınlarına yaklaşmamak
için yemin edenler, dört ay beklerler. Erkekler, bundan
vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah suçları örter,
rahîmdir.
227- Boşamayı kurmuşlarsa şüphe
yok ki Allah duyar ve bilir.
228- Boşanan kadınlar, üç ay
âdet beklerler. Allah'a ve son güne inanmışlarsa
Allah'ın, rahîmlerinde yarattığını gizlemeleri helâl
değildir. Kocaları, bu müddet içinde barışmak isterlerse
tekrar kadınlarını almaya tam hakları vardır. Aşırı ve
eksik olmamak üzere kadınlar, kendi aleyhlerine olduğu
gibi, lehlerine de hak sahipleridir. Ancak erkekler,
kadınlardan üstündür. Allah yüce ve üstündür, hüküm ve
hikmet sahibidir.
229- Boşamak, iki defa olur.
Ondan sonra ya güzellikle kadını tutmak gerek, ya
hoşlukla bırakmak. Onlara verdiğinizden bir şey almak da
helâl değildir. Fakat erkek ve kadın, Allah sınırlarını
koruyamayacaklarından korkarlarsa o başka. Siz de
onların Allah sınırlarını muhafaza edemeyeceklerinden
korkarsanız kadının, hakkından vazgeçmesinde ikisi için
de günah yok. Bunlar, Allah'ın tâyin ettiği sınırlardır,
bunları aşmayın sakın. Kim Tanrı sınırlarını aşarsa o ve
o çeşit adamlar, zâlimin ta kendisi olurlar.
230- Erkek, kadını bir kere daha
boşayacak olursa bundan sonra kadın, başka bir kocaya
varmadıkça eski kocasına helâl olmaz. Kadını almış olan
adam, onu boşarsa o vakit Allah'ın sınırlarını
koruyacaklarına ümitleri varsa kadının, eski kocasına
dönmesinde, tekrar evlenmelerinde bir beis yoktur. İşte
bunlar, Allah sınırlarıdır ki bilen kavme
açıklanmadadır.31[31]
[31] Bu hüküm, boşamayı
sınırlamak içindir. Kadını alan kişinin, onunla
buluşması ve kadını boşadıktan sonra iddet zamanının,
yani üç hayız müddetinin geçmesini beklemesi hakkında
hadisler vardır. Ancak Hz. Muhammed (s.a.a), karısını
tekrar alabilmesi için bir başkasıyla evlendirene ve
kadını, tekrar boşayıp kocasına helal etmek için alana,
yani şeriatte helal kılmak anlamına gelen "tahlil-i
şer'i" yapana ve yaptırana lanet etmiştir
(al-Cami-üs-Sagıyr, 2, 103).
231- Kadınları boşadınız da
boşandıktan sonraki müddetlerini geçirdiler mi artık
onları ya iyilikle tutun, yahut hoşlukla salıverin.
Haklarında aşırı muâmelede bulunmak için zararlarına
olarak onları zorla tutmayın. Bunu kim yaparsa ancak
kendisine zarar eder. Allah'ın âyetlerini şaka sanmayın.
Size verilen Allah nîmetlerini, öğüt vermek için
indirdiği kitabı ve ondaki hikmeti anın. Sakının
Allah'tan ve bilin ki o, her şeyi bilir.
232- Kadınları boşadınız da
zamanlarını geçirdiler mi aralarında güzellikle
uzlaşırlarsa kocalarına varmalarına engel olmayın. Bu,
içinizde Allah'a ve son güne inananlara verilmiş bir
öğüttür. Bu, sizin için daha hayırlıdır, daha temiz bir
iştir. Siz bilmezsiniz ama Allah bilir.
233- Analar, emzirme zamanını
tamamlamak isterlerse tam iki yıl, çocuklarına süt
verirler. Evlât sahibi olana da evlâdını emzirenin
rızkını, elbisesini, örfe göre, vermesi borçtur. Kimseye
gücünden fazla bir şey teklif edilemez. Ne ana
evlâdından zarar görmeli, ne baba. Mîrasçıya da hüküm
aynıdır. Anayla baba, birbirleriyle danışırlar da, razı
olurlar, çocuğu memeden kesmek isterlerse beis yok.
Çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz
vereceğiniz şeyi güzelce, yollu yordamlı verdikten sonra
artık size suç yoktur. Sakının Allah'tan ve bilin ki
Allah, ne yaparsanız görür.
234- İçinizden biri ölür de
arkasında kadın bırakırsa bu çeşit adamların kadınları
dört ay, on gün beklerler. Bu müddeti geçirdikten sonra
meşru bir sûrette kendiliklerinden dilediklerine
varabilirler, bu hususta size bir suç yoktur artık.
Allah, ne yaparsanız, hepsinden de haberdardır.
235- Alacağınız kadınlara,
onları alacağınızı anlatmanızda, yahut da bunu
gizlemenizde bir beis yok. Allah bilir ki siz, onları
anacak, hatırlayacaksınız. Yalnız onlarla gizlice de
sözleşmeyin, doğru ve yolunda bir söz söylerseniz o
başka. Farz olan müddet geçmedikçe nikah bağını
bağlamaya kalkışmayın. Şüphe yok ki Allah,
gönlünüzdekini de bilir, bundan dolayı çekinin ondan.
Bilin ki Allah suçları örter, cezada acele etmez.
236- Kadınları, onlara
dokunmadan, yahut nikâh parası kesişmeden boşadınızsa
beis yok. Ama onları da faydalandırın. Gücü yeten, gücü
yettiği kadar, kudreti olmayan da kendi miktarınca ve
örfe uygun olarak bir şey versin. Bu, ihsân sahiplerine
bir borçtur.
237- Onlara dokunmadan
boşarsanız nikâh parası kesmiş olduğunuz takdîrde kabul
ettiğiniz paranın yarısını vermeniz gerek. Ancak kadın,
hakkını bağışlar, yahut nikâhın düğümü kimin elindeyse
o, bu hakkı bahşederse bu ayrı. Sizin bağışlamanız,
takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın.
Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızı görür.
238- Koruyun namazları, hele
orta namazına çok dikkat edin ve Allah'a itaat ederek
namaz kılın. 32[32]
[32] Orta namazı, günün
ortasında olduğu için öğle namazıdır diyenler vardır.
Sabit oğlu Zeyd, İbn-i Ömer, Ebû-Saîd-ül-Hûdrî, Üsâme ve
Ayişe bunu riveyet etmişler, Hz. Muhammed-ül-Bâkır'la
Hz. Ca'fer-üs-Sâdık'tan da bu çeşit rivâyet edilmiştir.
Zeydi imamlarının bir kısmı, orta namazının, cuma
günleri cuma namazı, diğer günler öğle namazı olduğunu
kabul etmiştir. Sabahla öğle ve akşamla yatsı
namazlarının arasında bulunduğu için ikindi namazıdır
diyenler olmuştur ki İbn-i Abbas ve Hasen bunu kabul
ederler, Ali'den, İbn-i Mes'ud'dan, Katâde'den,
Dahhâk'ten bu kavil rivâyet edilmiştir. Ebû-Hanife de
bunu kabul eder. Rikatları uzun ve kısa olan namazların
ortasında, üç rikattan ibaret olduğu için akşam
namazıdır diyenler, orta namazını, sabah ve yatsı namazı
olarak kabul edenler de vardır (Mecma'ül-Beyan, 1. s.
145).
239- Korkuyorsanız yürüyerek,
yahut hayvana binmiş olduğunuz halde kılın. Emniyete
çıktınız mı bilmediğiniz şeyleri size belleten Allah'ı
anın.
240- İçinizden ölüp de karısını
geride bırakacaklara gelince, onlara, evlerinden
çıkarmaksızın yılına kadar bir geçim vasiyet etmeleri
gerek. Yok, eğer karıları evlerini bırakıp giderlerse
yapacakları meşru bir şeyden dolayı size suç yok. Allah
üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
241- Boşanan kadınlar için de
artık ve eksik olmamak üzere bir şey vermek gerek. Bu da
sakınanlara bir borçtur.
242- İşte Allah, aklınız ersin
diye size âyetlerini böyle apaçık bildirir.
243- Görmez misin ki binlerce
kişi, ölümden çekinerek yurtlarından nasıl çıktılar da
sonra Allah onlara ölün dedi, sonra da diriltti onları.
Şüphe yok ki Allah, insanlara karşı ihsân sahibidir ama
insanların çoğu şükretmez.33[33]
[33] İsrailoğullarından bir
bölük halk, şehirlerinde çıkan taun hastalığından
kaçmışlardı, buna işaret edilmektedir.
244- Allah yolunda vuruşun,
savaşın ve bilin ki Allah, şüphesiz duyar, bilir.
245- Kimdir o ki Allah'a güzel
bir sûrette borç versin de Allah onu, o kimseye
fazlasıyla ve kat - kat ödemesin? Allah daraltır da,
ferahlatır da. Hepiniz de sonunda ona dönüp
ulaşacaksınız.
246- Görmez misin
İsrailoğullarının ileri gelenlerini? Hani Mûsâ'dan sonra
bir zaman geldi ki peygamberlerine, bize bir padişah
gönder de ona uyup Allah yolunda savaşa girişelim
demişlerdi. Peygamberleri, size savaş farz edilir de
savaşmayıverirseniz demişti. Neden savaşmayacakmışız
demişlerdi, yurtlarımızdan çıkarıldık, evladımızdan
ayırdılar bizi. Fakat savaş farz edilince pek azı
katlandı, öbürleri dönüverdiler. Allah bilir
zâlimleri.34[34]
[34] Bu peygamber, Samoil'dir
(Ahd-i Atıyk, Müluk-i evvel, 8).
247- Peygamberleri, Allah size
padişah olarak Tâlût'u gönderdi dedi. Nasıl olur da
dediler, bize buyruk yürütür o? Bizim ondan ziyade
padişahlığa hakkımız var, malca da bizden üstün değil.
Peygamberleri, şüphe yok ki dedi, onu Allah seçmiş
sizden üstün etmiş, ona bilgi ve vücut bakımından
üstünlük vermiştir. Allah, mülkünü dilediğine verir.
Allah'ın rahmeti boldur, her şeyi bilir. 35[35]
[35] Samoil'in, İsrailoğullarına
tâyin ettiği padişah, Saul'dur. Kur’ân, Saul'u, Tâlut
diye anıyor. Tâlut'a, çok uzun boylu olduğu için bu adın
verildiği söylenmiştir (Mecma'ül-Beyan, I, 149). Ahd-i
Atıyk'te de kavmin ortasında dururken omuzundan
yukarısı, herkesin başını aştığı anlatılır (Müluk-i
evvel, 10, 23). Zâten âyette de buna işaret vardır.
248- Gene peygamberleri demişti
ki: Onun padişahlığının apaçık alameti, Rabbinizden size
itminan ve sükûn veren, içinde, Mûsâ ile Hârûn soyundan
artakalanlar bulunan ve melekler tarafından taşınan
tabutla gelmesidir. İnanmışsınız işte bunda, size kesin
bir delil var. 36[36]
[36] Tevrat'ta, "Tâbut-ı
Sekiyne" diye birçok yerlerde geçer (Meselâ bakınız: 15
v. d.)
249- Tâlût, orduyla harekete
geçince dedi ki: Allah sizi bir ırmakla sınayacak. Kim o
ırmağın suyundan içerse benden değil, onu tatmayan
benden. Yalnız eliyle bir avuç su alana söz yok. Irmağa
gelince hemen hepsi içti, içlerinden pek azı içmedi.
Tâlût ve onunla berâber bulunan inananlar, o ırmağı
geçince, bizim bugün Câlût'la ordusuna karşı duracak
takatimiz yok dediler. Allah'a kavuşacaklarını umanlarsa
nice azlık taife vardır ki dediler, Allah'ın izniyle
çokluk taifeye üst olmuştur, Allah sabredenlerledir.
250- Câlût'la ordusuna karşı
çıkınca da Rabbimiz dediler, sen bize sabırlar ver,
ayaklarımızı diret, bizi kâfirlere üstün et.37[37]
[37] Câlut, Ahd-i Atıyk'te
Colyat diye geçer (Müluk-i evvel, 17, 23 v. d.). Dâvûd,
bu boylu poslu Filistin kahramanını, bir sapan taşıyla
alnından yaralayıp yere yıkmış, kendi kılıcıyla başını
keserek öldürmüştür
251- Allah'ın izniyle onları
bozdular. Dâvûd da Câlût'u öldürdü. Allah, kendisine
saltanat ve hikmet ihsân etti, dilediği bâzı şeyleri de
belletti. Allah insanları, birbiriyle savıp gidermeseydi
yeryüzü mutlaka bozulup giderdi fakat Allah'ın âlemlere
ihsânı var, lütfü var.38[38]
[38] Âyetteki "hikmet" ten
maksat, peygamberliktir. Musevilere göre Dâvûd,
peygamber değildir, Müslümanlık onu peygamber olarak
kabul eder.
252- İşte bunlar, Allah'ın
delilleridir. Onları sana hakkıyla okumadayız ve
muhakkak ki sen, gönderilenlerdensin,
peygamberlerdensin.
253- O peygamberlerden bâzısını
bâzısına üstün ettik. Onlardan Allah'la konuşan var,
bâzılarının da derecelerini yüceltmiştir. Meryemoğlu
İsa'ya apaçık deliller verdik, onu, Rûh-ul-Kudüs'le
kuvvetlendirdik. Allah dileseydi onlardan sonrakiler,
kendilerine apaçık deliller geldikten sonra artık
birbirlerini öldürmezlerdi. Ama gene de aykırılığa
düştüler. İçlerinde inanan var, inanmayan var. Allah
dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi, fakat Allah
dilediğini, dilediği gibi yapar.
254- Ey inananlar, sizi
rızıklandırdığımız şeylerden bir kısmını yoksullara
harcayın o gün gelip çatmadan ki o gün ne alış-veriş
var, ne dostluk, ne şefaat. Kâfirlere gelince onlardır
zâlimler.
255- Öyle bir Allah ki ondan
başka yoktur tapacak. Diridir, her an yarattıklarını
tedbîr ve tasarruf edip durur. Ne uyuklamaya kapılır, ne
uykuya dalar. Onundur ne varsa göklerde ve yeryüzünde.
Kimdir izni olmadıkça onun yanında şefaate kalkışacak?
Önlerindekini de bilir, artlarındakini de. Onun
bilgisinden, dilediği miktardan başka hiçbir şeyi
kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri de kaplayıp
kucaklamıştır, yeryüzünü de. Göğü, yeri korumak, ona
ağır da gelmez. O'dur çok yüce ve çok ulu. 39[39]
[39] Bu âyette "kürsi" kelimesi
geçtiği için kürsü âyeti anlamına "Âyet-ül-Kürsi"
denmiştir. Hattâ bu sûreye "Kürsi sûresi" diyenler de
vardır. Kürsü, örfte, üstüne oturulan şey anlamına
gelir. Bu söz, kirs aslından gelmiştir, toplu
anlamınadır. Yapraklar forma haline getirilince, bir
araya toplandığı cihetle "kürrase" ve bunun yanlış
söylenişi olan "kerrase" adiyle anılır. Kirs, bir şeyin
aslı manasını da ifade eder. İbn-i Abbas'ın rivayetine
göre kürsi, Tanrı bilgisidir. Saltanat, tedbir ve
tasarruftur da denmiştir. Batlamyus mesleğine uyanlarca
yedi göğü kavrayıp kaplayan ve sabitelerin göğü olan
sekizinci kat göktür (al-Müfredat, s. 441. Kürsi
hakkındaki çeşitli rivayetleri anlamak için bakınız:
Mecma'ül-Beyan, 1. s. 154. Hasan Basri Cantay: Kur’an-ı
Hakim ve Meal-i Kerim, c.1. İst. 1372-1953, s. 71-72,
not. 213).
256- Dinde zor yok. Gerçekten de
doğru yolla azgınlık apaçık meydana çıkmıştır. Kim
putları inkâr edip Tanrı'ya inanırsa şüphe yok, öyle
sağlam bir kulpa yapışmıştır ki hiç kopmaz o ve Allah
her şeyi duyar, bilir.
257- Allah, dostudur
inananların. Onları karanlıklardan ışığa çıkarır.
İnanmayanlarınsa dostları Şeytan'dır, onları ışıktan
karanlıklara götürür. Onlardır ateş ehli, onlardır orada
ebedî kalanlar.
258- Kendisine Allah'ın saltanat
verdiği kişinin, İbrahîm'le çekişmeye başladığını
görmedin mi? O zaman İbrahîm, benim Rabbim diriltir,
öldürür demişti. O, ben de diriltirim, öldürürüm dedi.
İbrahîm dedi ki: Şüphe yok ki Allah, güneşi doğudan
çıkarmada, sen batıdan doğdur. İnanmayan, bu söze
şaşırıp kalmıştı. Allah zâlim kavmi doğru yola sevketmez
ki.40[40]
[40] İbrahîm Peygamber'le davaya
girişen Nümrud'dur. Halk arasında bu padişaha Nemrut
denegelmiştir. Rivâyete göre Tanrılık dâvasına kalkışan
ilk adamdır.
259- Bir de hani yapıları
çökmüş, çatıları döşemelerinin üstüne yıkılmış şehre
uğrayan, Allah bu şehri, ölümünden sonra nasıl
diriltecek ki demişti. Allah, onu tam yüz yıl ölü bir
halde bırakmış, sonra diriltmişti de demişti ki: Ne
kadar yattın? O da bir gün, yahut günün birkaç saati
kadar bir müddet demişti. Allah, tam yüz yıl yata
kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bak, henüz bozulmamış
bile. Eşeğine de bak; bu iş seni, insanlara bir delil
göstermek maksadıyla oldu; eşeğin kemiklerini nasıl
birleştiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz, hele
dikkat et demişti. Bu, ona apaçık belli olunca dedi ki:
Bilirim, şüphe yok ki Allah'ın her şeye gücü
yeter.41[41]
[41] Bu âyet, Ahd-i Atıyk'te,
Hızkıyâl Peygamberin bir rüyasına işarettir. (Hızkıyâl,
37).
260- An o zamanı da, hani
İbrahîm, Rabbim demişti, ölüyü nasıl diriltirsin? Allah,
inanmıyor musun demişti de İbrahîm, evet, inanıyorum ama
kalbim tam yatışsın, iyice anlayayım demişti. Allah da
demişti ki: Dört kuş al, onları kesip paramparça et,
parçalarını birbirine kat, sonra o karışık parçalardan
her birini bir dağın üstüne koy, sonra da onları çağır,
koşarak sana gelecekler. Bil ki Allah, şüphe yok ki pek
yücedir, hikmet sahibidir.
261- Mallarını Allah yolunda
harcayanlar, her başağında yedi yüz tanesi olan ve tam
yedi tane başak bitiren tek bir tohuma benzer. Allah
dilediğine kat kat verir, arttırır. Allah'ın ihsânı
boldur ve her şeyi bilir.
262- Mallarını verip ardından
da, verdiklerinin başlarına kakmayanların, onlara minnet
yüklemeyen ve eziyette bulunmayanların ecri, Rableri
katındadır. Onlara ne korku vardır, ne hüzün.
263- Güzel söz ve suç bağışlama,
ardında minnet olan sadakadan hayırlıdır. Allah
müstağnîdir, ceza vermede acele etmez.
264- Ey inananlar, malını
insanlara gösteriş için harcayan ve Allah'a, âhiret
gününe inanmayan kişi gibi sadakalarınızı, başa kakmakla
minnet ve eziyetle hiç verilmemiş bir hale getirmeyin. O
çeşit adam, sanki şiddetli bir yağmur altında kalıp
üstündeki toprağın kayarak sıvışmasıyla kaypak bir hale
gelen kayadır. O çeşit adamlar, kazançlarından hiçbir
sevap elde edemezler ve Allah, inanmayan kavmi doğru
yola sevk etmez.
265- Mallarını, Tanrı rızasını
kazanmak ve özlerindekini yerli bir hale getirip
kendilerine mâl etmek için verenlerse bir tepedeki
bahçeye benzerler; bol-bol yağan yağmur, o bahçenin
meyvelerini iki misline çıkarır. Hattâ bu çeşit yağmur
yağmasa bile mutlaka bir çisentiye kavuşur orası ve
Allah, bütün yaptıklarınızı görür.
266- Biriniz arzular mı ki onun
bir hurma fidanlığı, bir üzüm bağı olsun, kıyısından
ırmaklar aksın, o fidanlıkta, o bağda bütün meyveler
yetişsin, kendisi de ihtiyarlığa düşsün, küçük ve âciz
dölü-döşü bulunsun da tam bu çağda fidanlığına, bağına,
yakıp kavurucu bir sam yeli gelip çatsın, bahçe ve bağ,
yanıp mahvolsun? İşte Allah, düşünürsünüz diye size
delillerini böyle açıklar.
267- Ey inananlar, kazandığınız
temiz şeylerden, yeryüzünden sizin için çıkardığımız
nesneleri verin, görmemek için gözlerinizi yummadan ele
alamayacağınız bayağı ve aşağılık şeyleri değil ve bilin
ki Allah, müstağnîdir ve tam hamda lâyık olan odur.
268- Şeytan, sizi yoksulluğa
çağırır, size kötülüğü buyurur. Allah'sa yarlıgamasına,
ihsânına davet eder ve Allah'ın ihsânı boldur, her şeyi
o bilir.
269- Dilediğine hikmet ihsân
eder ve kime hikmet ihsân ederse şüphe yok ki o, çok
hayra nail olmuş demektir, fakat bunu, aklı başında
olanlardan başkaları düşünmez bile.42[42]
[42] Hikmet, Kur’ân bilgisi,
sözde ve işte doğruyu buluş, doğru akıl, İsabetli
tedbîr, her şeyi yerine koymak ve bâzı yerde de
peygamberlik anlamlarını ifade eder.
270- Ne sadaka verir ve ne adak
adarsanız şüphe yok ki Tanrı, bilir onu ve zâlimlere
hiçbir yardımcı yoktur.
271- Sadakalarınızı açık
verirseniz ne hoş, fakat gizlice yoksullara verecek
olursanız bu, size daha hayırlıdır ve bu, günahlarınızın
karşılığı olur; Allah ne yaparsanız hepsinden
haberdardır.
272- Onları doğru yola götürmek
sana ait değil. Fakat Allah dilediğine doğru yolu
gösterir. Hayra ait bir şey verirseniz bunun faydası
size. Zâten yoksullara vermeniz de ancak Allah rızası
içindir. Hayır yapmak için verdiğiniz şey, size
fazlalaştırılır ve siz zulüm görmezsiniz.
273- Verilen şeyler, kendilerini
tamamıyla Allah yoluna vermiş olup yeryüzünde
dolaşamayan yoksullara aittir. Bilmeyen kişi, onların
istiğnalarını görüp zengin sanır, halbuki sen,
yüzlerinden tanırsın onları. Yüzsuyu dökerek halktan bir
şey istemez onlar. Hayır için ne harcarsanız şüphe yok
ki Allah, onu bilir.
274- Mallarını gece ve gündüz,
gizli ve açık harcayanlar yok mu, onların ecirleri,
Rableri katındadır ve onlara ne korku vardır, ne de
mahzun olurlar.
275- Faiz yiyenler, ancak Şeytan
tarafından çarpılmış gibi bir hale geliverirler. Bu da
onların, alış-veriş de faiz almaya benzer, onun eşidi
demelerindendir. Allah, alış-verişi helâl etti, faizi
haram. Rabbinden kendisine öğüt verilen, faizden
vazgeçerse eskiden aldıkları ona aittir, işi de Allah'a
ait. Fakat bundan sonra gene tutup faiz alanlar, ateş
ehlidir, orada da ebedî kalırlar.
276- Allah faizi eksiltir,
sadakalarıysa arttırır ve Allah, fazlasıyla inkâra düşüp
çok suç işleyenlerin hiçbirini sevmez.
277- İnananlara, iyi işler
yapanlara, namaz kılanlara, zekât verenlere gelince:
Onların ecirleri Rableri katındadır, onlara ne korku
vardır, ne hüzün.
278- Ey inananlar, Allah'tan
sakının ve artık almadığınız faizleri bırakın inancınız
varsa.
279- Bunu yapmazsanız bilin ki
Allah'la ve Peygamberiyle savaşa giriştiniz. Tövbe
ederseniz anamalınız sizindir, ne zulmedersiniz, ne
zulüm görürsünüz.
280- Borçlu dardaysa
genişleyinceye dek mühlet verin ona. Borcunuzu sadaka
olarak bağışlarsanız bu, bilseniz, sizin için daha
hayırlıdır.
281- Sakının o günden ki dönüp
Allah'a ulaşacaksınız, sonra da herkese kazancının
karşılığı verilecek ve onlara zulmedilmeyecek.
282- Ey inananlar, muayyen bir
müddet için borçlandığınız vakit bunu mutlaka yazın.
Aranızda bir yazıcı bulunsun ve bunu dosdoğru yazsın.
Yazıcı, Allah kendisine nasıl bellettiyse öylece
yazmaktan çekinmesin borçlanan da yazdırsın, onu
geliştiren Allah'tan çekinsin de hiçbir noktayı eksik
bırakmasın. Borçlu, akılsız biriyse, yahut aklı azsa,
yazdırmaya gücü yetmezse velîsi, doğru olarak yazdırsın.
Adamlarınızdan iki erkeği de bu muâmeleye tanık tutun.
İki erkek olmazsa biri unuttuğu vakit öbürünün
hatırlatması için razı olacağınız kimselerden bir
erkekle iki kadın tanık olsun. Tanıklar da,
çağrıldıkları vakit kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun,
muayyen müddete kadar verilen borcu yazmaktan üşenmeyin.
Bu, Allah katında daha ziyade adâlete uyan, tanıklık
için daha sağlam olan, tereddüde ve şüpheye düşmemenize
daha ziyade yarayan bir şeydir. Ancak peşin alış-verişte
bulunuyor, malı, aranızda elden ele devrediyorsanız onu
yazmamakta bir suç yok size. Alış-verişte de tanık
bulunsun, yazan da hiç zarar görmesin, tanık da. Zarar
verirseniz bu, şüphe yok ki bir isyandır sizin için.
Sakının Allah'tan, Allah size öğretmededir ve Allah, her
şeyi tamamıyla bilir.
283- Eğer bir yolculuktaysanız,
kâtip de bulamadınızsa alınan rehin de kâfi. Birbirinize
emniyetiniz varsa emniyet edilen borçlu, kendisini
geliştiren Allah'tan sakınsın da emanetini tama-mıyla
ödesin ve tanıklığı gizlemeyin. Kim gizlerse şüphe yok,
kalbi günaha batar ve Allah yapıklarınızı tamamıyla
bilir.
284- Allah'ındır göklerde ne
varsa ve yeryüzünde ne varsa. İçinizdekini açıklasanız
da, gizleseniz de Allah, onunla sizi hesaba çeker.
Dilediğini yarlıgar, dilediğini azaplandırır ve Allah'ın
her şeye gücü yeter.
285- Peygamber de kendisine
Rabbinden indirilene inanmıştır, inananlar da. Hepsi de
Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
inanmıştır. Peygamberlerinden hiçbirini öbüründen
ayırmayız, duyduk demişlerdir ve itaat ettik, Rabbimiz,
yarlıganma dileriz senden, varacağımız yer, tapındır
senin.
286- Allah, hiç kimseye gücünün
yeteceğinden fazla bir şey teklif etmez. Herkesin
kazandığı sevap kendisine aittir, elde ettiği suç gene
kendisine ait. Rabbimiz, bizi muaheze etme unuttuysak,
yahut yanıldıysak. Rabbimiz, bize ağır yük yükleme
bizden öncekilere yüklediğin gibi. Rabbimiz, yükleme
gücümüzün yetmeyeceği şeyi. Bağışla bizi, yarlıga bizi,
acı bize, sensin yardımcımız, artık yardım et bize
inanmayanlara karşı.43[43]
[43] Sûrenin bu iki son âyeti
hakkında birçok hadisler vardır, fazileti anlatılır.
3- ÂL-İ İMRAN SURESİ
Medenîdir, iki yüz âyettir.(İki
yüz âyettir, bütün müfessirlerce Medenîdir. İçinde İmran
soyundan bahsedildiği için İmran soyu anlamına gelen
Al-i İmran adiyle adlanmıştır.)
Rahman ve Rahîm Allah Adıyla
1- Elif lâm mîm.
2- Öyle bir Allah'tır ki yoktur
ondan başka tapacak; diridir, daimî olarak mahlûkatının
işlerini tedbîr ve her şeyi tasarruf eder.
3- Kitabı, sana gerçek ve
ellerinde bulunanı gerçekleyici olarak indirdi, Tevrat
ve İncil'i de indirdi
4- Evvelce, insanlara hidâyet
olarak, gerçekle bâtılı ayırt eden kitabı da indirdi.
Tanrı âyetlerine inanmayanlardır çetin azap ve Allah
öyle üstün bir kudret sahibidir ki aman vermez.
5- Şüphe yok ki ne yeryüzünde
bir şey Allah'a gizli kalır, ne gökyüzünde.
6- O, size, daha analarınızın
karnındayken dilediği gibi şekil verir. Yoktur ondan
başka üstün, hüküm ve hikmet sahibi tapacak.
7- Öyle bir Tanrı'dır ki sana
kitap indirdi. Onun bir kısmı, mânası-apaçık âyetlerdir
ve bunlar, kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli
mânalara benzerlik gösterir âyetlerdir. Yüreklerinde
eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onları tevil etmek
için mânaları açık olmayan âyetlere uyarlar. Halbuki
onların tevilini ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri
olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz
inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir; bunu aklı tam
olanlardan başkaları düşünemez. 44[1]
[1] Muhkem, mânası apaçık
demektir. Müteşabih, çeşitli mânalara gelen anlamınadır.
8- Rabbimiz, bizi doğru yola
sevk ettikten sonra kalplerimizi saptırma ve kendi
katından bize rahmet bağışla, şüphe yok ki sen,
fazlasıyla bağışlayansın.
9- Rabbimiz, muhakkak sen,
geleceğinde şüphe bulunmayan günde insanları
toplayansın. Şüphe yok ki Allah, vaadinden dönmez.
10- Kâfir olanları, Allah
katında, ne malları birşeyden kurtaRabilir, ne
evlâtları. Onlardır ateşin yakacağı kişiler.
11- Firavun soyu ve ondan
öncekiler gibi hani. Âyetlerimizi yalanladılar, Allah da
onları suçlarıyla alıverdi ve Allah'ın cezası çetindir.
12- Kâfirlere de ki; Yakında alt
olacaksınız, cehennemde toplanacaksınız ve orası ne kötü
bir yatılacak yerdir.
13- İbretti size birbirleriyle
karşılaşan o iki bölüğün hali. Bir bölük, Allah yolunda
savaşmadaydı, öbürüyse kâfirdi ve inananları, gözleriyle
iki misli görmedeydiler. Allah, dilediğini yardımıyla
kuvvetlendirir ve şüphe yok ki bunda, görenlere kesin
bir ibret var.45[2]
[2] Bu âyet, Müslümanların ilk
savaşı olan ve Hz. Muhammed (s.a.a)'in en büyük
düşmanlarından bulunan Ebû-Cehl'in öldürülmesiyle
sonuçlanan Bedir savaşını anlatmaktadır.
14- Kadınlara, oğullara, yığın
yığın biriktirilmiş altın ve gümüşlere, güzel ve cins
atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı insanların aşırı
sevgisi vardır ve bu sevgi, insanlar için bezetilmiş bir
sevgidir. Fakat bunlar, dünya yaşayışına ait birer
matahtan ibarettir. Sonucu varılıp gidilecek yerin
güzelliğiyse ancak Tanrı katındadır.
15- De ki: Size bunlardan daha
hayırlısını haber vereyim mi: O da, sakınanlar için,
ebedî olan ve kıyılarından ırmaklar akan, içinde
tertemiz eşler bulunan bahçelerdir ve Allah'ın sizden
râzı oluşudur. Allah, kullarını görür.
16- Onlar öyle kişilerdir ki
Rabbimiz derler, inandık, suçlarımızı yarlıga ve bizi
koru ateşin azâbından.
17- Onlar, sabredenler,
gerçekler, itaat eyleyenler, mallarını yoksullara
harcayanlar ve seher çağlarında, suçlarının
yarlıganmasını dileyenlerdir.
18- Allah, kesin olarak bildirdi
ki kendisinden başka yoktur tapacak. Meleklerle bilgi
sahipleri de tam bir doğrulukla bunu bildiler,
bildirdiler. O üstün Tanrıdan, o hüküm ve hikmet
sahibinden başka yoktur tapacak.
19- Allah katında din, ancak
İslâm dinidir. Kendilerine kitap verilenler, bunu
adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık ve
haddini aşma yüzünden ihtilâfa düştüler ve kim Allah'ın
âyetlerine inanmazsa bilsin ki Allah, pek tez hesap
görür.
20- Seninle çekişirlerse hemen
de ki: Ben ve bana uyanlar, özümüzü Allah'a teslîm
ettik. Kendilerine kitap verilenlerle analarından
doğdukları gibi kalanlara de ki: Siz de teslîm oldunuz
mu? Özlerini Allah'a tapşırırlar, İslâm dinini kabul
ederlerse şüphe yok ki doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz
çevirirlerse sana düşen ancak bildirmedir ve Allah,
kullarını görür.46[3]
[3] Çekişenler, Necran
Hıristiyanlarıdır.
21- Allah'ın âyetlerini inkâr
edip haksız yere peygamberleri öldürenlere, insanlardan,
doğruluğu emredenlerin canlarına kıyanlara gelince:
Onları elemli bir azapla müjdele.
22- Onlardır bütün yaptıkları,
dünyada da boşa gidenler, âhirette de. Bir tek
yardımcıları bile yoktur onların.
23- Görmez misin kitaptan,
kendilerine bir pay verilenleri; aralarında hakemlik
etsin diye Allah'ın kitabına çağrılırlar da sonra
onların bir kısmı arkalarını çevirir; onlar zâten bunu
âdet edinmiştir.
24- Bu da, sayılı günlerden
başka ateşte kalmayız demelerindendir. Kendi uydurmaları
olan bu kanaat, onları dinlerinde de aldatmıştır.
25- Onları toplayıverdiğimiz gün
ne olacak halleri? O günün geleceğinde hiç şüphe yok ve
o gün herkese kazancının karşılığı verilecek,
zulmedilmeyecek onlara.
26- De ki: Allah'ım, mülkün
sahibi sensin, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden
alırsın. Dilediğini yükseltirsin, dilediğini
alçaltırsın. Senin elindedir hayır, sensin her şeye gücü
yeten.
27- Geceyi uzatırsın, gündüzün
bir kısmı gece olur. Gündüzü uzatırsın, gecenin bir
kısmı gündüz olur. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü
izhar edersin ve dilediğini sayısız rızıklandırırsın
sen.
28- İnananlar iman edenleri
bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Bu işi yapan,
Allah'tan bir şey beklemesin, fakat kâfirlerden
çekinmeniz gerekse o başka. Allah, kendisinden
sakınmanızı emretmektedir ve dönüp varılacak yer de
Allah tapısıdır.
29- De ki: Gönlünüzdekini
gizleseniz de Allah bilir, açığa vursanız da. Göklerde
ve yeryüzünde ne varsa bilir ve Allah'ın her şeye gücü
yeter.
30- O gün bir gündür ki herkes,
yaptığı hayrı hazırlanmış bir halde karşısında bulacak,
işlediği kötülükle de arasında pek uzun bir mesafe
olmasını arzulayacak. Tanrı, kendinden korunmanızı
buyurur ve Allah, kullarını pek esirgeyicidir.
31- De ki: Allah'ı seviyorsanız
bana uyun da Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı
yarlıgasın. Allah yarlıgayıcıdır ve rahîmdir.
32- De ki: Allah'a ve Peygambere
itaat edin. Fakat yüz çevirirlerse Allah da kâfirleri
sevmez.
33- Şüphe yok ki Allah, Âdem'i,
Nûh'u, İbrahîm soyunu ve İmrân soyunu seçti, âlemlere
üstün etti.47[4]
[4] İmran, Mûsâ ile Hârûn'un
babasıdır. Bu takdîrde buradaki İmran soyu sözüyle Mûsâ
ve Hârûn kastedilir. İmran'a Meryem'in babası diyenler
olduğu gibi bu hususta başka rivâyetler de vardır.
34- Birbirlerinden türemiş bir
soydur onlar ve Allah duyar, bilir.
35- An o zamanı ki İmrân'ın
zevcesi, yâ Rabbi demişti, karnımdakini, azatlı bir kul
olmak üzere sana adadım, kabul et. Şüphe yok ki sen
duyarsın, bilirsin.48[5]
[5] Bu âyetlerin meâli, aşağı
yukarı Luka İncili'nin I. bölümünde mevcuttur.
36- Doğurunca da yâ Rabbi
demişti kız doğurdum; zâten Tanrı, onun ne doğurduğunu
biliyordu; erkek kıza benzemez, ona Meryem adını verdim,
onu da, soyunu da sana ısmarladım, taşlanmış Şeytan'dan
sen koru demişti.
37- Rabbi, onu iyi bir sûrette
kabul etti, bir nebat yetiştirir gibi onu yetiştirdi,
geliştirdi, Zekeriyya'yı da onun hizmetine memûr etti.
Zekeriyya, ne vakit mihRaba girse yanında bir yiyecek
bulurdu. Yâ Meryem demişti, bunlar nereden geliyor sana?
Meryem, Allah'tan demişti, şüphe yok ki Allah dilediğini
sayısız rızıklarla rızıklandırır.
38- Zekeriyya, orada Rabbine dua
etmiş, yâ Rabbi demişti, sen katından tertemiz bir soy
ver bana, muhakkak ki duaları duyansın sen.
39- Mihrapta durmuş, namaz
kılıyordu ki melekler, gerçekten de Allah, sana Yahya'yı
müjdelemededir. O, Tanrıdan gelen sözü tasdik eden bir
erdir, uludur, kötülüklerden tamamıyla çekinmiştir,
iyilerden ve doğrulardan bir peygamberdir o diye nida
etmişti.
40- Zekeriyya, Rabbim demişti,
benim nasıl oğlum olabilir ki ihtiyarlık, üstüme
çökmüştür, karım da kısır. Böyle de olsa demişti, Allah
dilediğini yapar.
41- Zekeriyya demişti ki:
Rabbim, bana bir delil ver. Allah da, insanlarla
işaretleşmen ayrı, tam üç gün, konuşmaman onlarla,
delildir sana. Çok an Rabbini, akşam ve sabah
çağlarında, onun noksan sıfatlardan arı olduğunu söyle
demişti.
42- An o zamanı da, hani
melekler Meryem'e, yâ Meryem, Allah gerçekten de seni
seçti, arıttı ve âlemlerdeki kadınlara üstün etti.
43- Yâ Meryem, Rabbine itaat et,
secdeye kapan, rükû edenlerle rükû et demişti.
44- Bunlar, gaibe ait haberler
ki sana vahyetmekteyiz. Meryem'i yetiştirmeyi tekeffül
edecek kimdir diye kura çekmek için kâlemlerini
attıkları zaman da yanlarında değildin, bu hususta
çekiştikleri zaman da.
45- Hani melekler, yâ Meryem,
gerçekten de Allah seni, kendisinin bir kelimesiyle
müjdelemektedir adı da Meryemoğlu Mesîh İsa'dır onun ve
o, dünyada da kadri yüce bir erdir, âhirette de ve
yakınlardandır o.49[6]
[6] "Kelime", burada Tanrıyı
birleyiş sözü, yahut Tanrı kitabı, yahut da İsa'dır.
İsa, Tanrının ol sözüyle var olduğundan kelime diye
anılmıştır. Peygamber olduğu cihetle Tanrı kelimesi
denmiştir, nitekim Hz. Muhammed (s.a.a)'e de "Zikr"
denmiştir diyenler de vardır (al-Müfredât, s. 455).
Mesîh kelimesinin Süryaniciden Arapça'ya geçtiğini
söyleyenler olduğu gibi bir yere el sürmek anlamına
gelen mesh'ten geldiğini söyleyenler de vardır.
Yeryüzünde fazla gezdiğinden, yağla meshedilmiş olarak
doğduğundan, suyla vaftiz edildiğinden bu lâkapla
lâkaplanmıştır diyenler ve kelimenin İbraniceden
geldiğini söyleyenler bulunmuştur (Aynı kitap, s. 484).
Manen yomlulukla ve bereketle meshedildiği, suçlardan
arındığı, zeytin yağıyla, inananları meshettiği,
körlerin gözlerini, eliyle meshederek açtığı, hastaları,
eliyle sıvazlayarak iyileştirdiği için bu adla
anılmıştır diyenler, hatta doğduğu vakit Cebrail
tarafından, kanadıyla meshedildiği için bu adı aldığını
söyleyenler bile vardır (Mecma'ül-Beyan 1, s.189).
46- Beşikteyken de, olgunluk
çağındayken de insanlarla konuşacaktır ve o, temiz
kişilerdendir demişti de.
47- Meryem, yâ Rabbi demişti,
benim nasıl çocuğum olabilir? Bana hiçbir insan
dokunmadı. Allah, öyledir ama demişti, dilediğini yapar
Allah ve bir işin olmasını diledi mi hemencecik ol der
ona ve o oluverir.50[7]
[7] Bu âyetlerin meâli, aşağı
yukarı Luka İlcili'nin I. bölümünde mevcuttur.
48- Tanrı ona bilgiyi, hikmeti,
Tevrat'ı, İncil'i öğretir.
49- İsrailoğullarına peygamber
olarak gönderir, o da onlara der ki: Ben, Rabbinizden
delille geldim size. Balçığı yoğurur, kuş şekline sokar,
ona üflerim, Allah'ın izniyle kuş olur. Anadan doğma
körü körlükten kurtarırım, abraş illetine tutulmuşu,
Allah'ın izniyle iyileştiririm ve Allah'ın izniyle ölüyü
diriltirim, evlerinizde yediklerinizi, sakladıklarınızı
size bildiririm. İnanmışsanız şüphe yok ki, bunlar size
delildir. 51[8]
[8] İsa Peygamberin ölüyü
diriltmesi, körlerin gözlerini açması, hastaları
iyileştirmesi, Ahd-i Cedit'te de vardır. (Matyus. 9, 12,
Markus, 1. 40-41, 2, 3-11, 3, 1-5, 5, 25-43, 10, 46-52.
Diğer İncil'lerde de bu çeşit mûcizelerden
bahsedilmektedir). Ancak topraktan kuş şeklinde bir şey
yapıp üfürdüğü ve o şeklin kuş olduğu hakkında bir şey
yoktur.
50- Tevrat'ın gerçekliğini
söylemekte, size haram edilen bâzı şeyleri helâl
etmekteyim, Rabbinizden delillerle geldim. Sakının
Tanrıdan da bana itaat edin.
51- Şüphe yok ki Allah, benim de
Rabbimdir, sizin de Rabbiniz; ona kulluk edin, budur
doğru yol.
52- İsa, onların küfrünü duyunca
dedi ki: Kimlerdir Allah uğrunda yardımcılarım?
Havârîler, biziz Allah için yardım edenler dediler,
Allah'a inandık, sen de tanık ol ki, biz, ona teslîm
olanlarız. 52[9]
[9] Havâriyyun, İsa'ya inanan ve
onun adına dinini tebliğ eden on iki kişidir. Bunların
adları, Matyus İncil'inde vardır (10, 1-4).
Hıristiyanların inancına göre On ikilerden Yuda, İsa'yı
ele verdiği için lânetlenmiş, bunun yerine Mityas
seçilmiştir (A'mâk-i Rüsül, 1, 15-26). Bunlara,
elbiseleri temiz olduğundan, elbise yıkamakla,
avlanmakla, balık avıyla geçindiklerinden bu adla
adlanmışlardır diyenler vardır.
53- Rabbimiz, inandık
indirdiğine, uyduk Peygambere, bizi buna tanık olanlarla
haşret.
54- Düzene koyuldular, Allah da
düzenlerine karşılık cezalarını verdi. Allah,
düzencilere ceza verenlerin hayırlısıdır.
55- Hani o zaman Allah yâ İsa
demişti, seni öldürecek de benim, kendime yüceltecek de,
kâfirlerden kurtarıp arıtacak da. Sana uyanları kıyamete
dek kâfirlere üst edeceğim. Sonra, dönüp geleceğiniz
yer, benim tapımdır, aranızda, aykırılığa düştüğünüz
şeylerin hükmünü de ben vereceğim. 53[10]
[10] Bu âyete dayanarak İsa'nın,
maneviyat bakımından diri olup, madde bakımından ölmüş
bulunduğunu söyleyenler olmuştur ki Sımavna Kadısıoğlu
Bedreddin bunlardandır ve "Vâridât" ında bunu açıkça
söyler (Mehmet Şerefeddin Yaltkaya: Sımavna Kadısoğlu
Şeyh Bedreddin, İst. 1925-1341, s. 38-39). 10- En doğru
söz, Peygamberin yakınlarından olduklarından temiz
kişiler anlamına gelen bu adı aldıklarıdır. Hz. Muhammed
(s.a.a)'in, Avvan oğlu Zübeyr'e ümmetimden benim
havarimdir dediği rivayet edilmiştir (al-Cami'üs-Sagıyr,
c.2, s. 23-24).
56- Kâfir olanlara gelince:
Onları dünyada da çetin bir azapla azaplandıracağım,
âhirette de ve onlara hiçbir yardımcı yoktur.
57- İnananlar ve iyi işlerde
bulunanlarsa ecirlerini tam olarak alırlar. Allah
zulmedenleri sevmez.
58- Bunları, sana âyetlerimizden
ve doğrulukla hükmeden Kur'ân'dan okuyoruz.
59- Gerçekten de Allah katında
İsa, Âdem'in örneğidir, onu topraktan yarattı da sonra
ol dedi, oluverdi.
60- Gerçek, Rabbindendir, şüphe
edenlerden olma artık.
61- Sana iyice bildirildikten
sonra da gene bu hususta seninle tartışan olursa de ki:
Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve
kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de
gelin. Ondan sonra da dua edelim ve Allah'ın lânetini
yalancılara havale edelim.54[11]
[11] Hicretin onuncu yılında
Necran Hıristiyanlarının bir kısmı, mescide gelmişler,
Hz. Peygamberle İsa hakkında görüşmüşler, bunun üzerine
Hz. Muhammed (s.a.a), onları mübaheleye, yani yalancıyı
Tanrı lânetine havale ederek lânetleşmeye çağırmış,
onlar o gün izin istemişlerdi. Hz. Muhammed (s.a.a),
ertesi günü, Ali'nin elinden tutmuş, Hasan ve Hüseyin'i
önüne katmış olarak yola çıkmıştı. Fâtıma da
arkalarından geliyordu. Necranlılar, mübaheleye cesaret
edememişler, vergi vermeye razı olmuşlardı
(Mecma'ül-Beyan, 1. s. 193). Kur’an'da hususi bir adla
anılan ayetler arasında bulunan bu ayete "İbtihal" ve
"Mübahele ayeti" denir.
62- İşte budur gerçek söz:
Allah'tan başka yoktur tapacak ve şüphe yok ki Allah,
üstündür, hikmet sahibidir.
63- Gene yüz çevirirlerse
muhakkak ki Allah bozguncuları bilir.
64- De ki: Ey kitap ehli, gelin
aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah'a kulluk
edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim, Allah'ı
bırakıp da bâzılarımız, bâzılarımızı Tanrı tanımayalım.
Gene de yüz döndürürlerse deyin ki tanık olun, özümüzü
Tanrıya teslîm edenleriz biz.
65- Ey kitap ehli, ne diye
İbrahîm hakkında çekişip tartışırsınız? Tevrat da ondan
sonra inmiştir, İncil de. Akıl etmiyor musunuz ki?
66- Şöyle-böyle bilginiz olan
şeye dair tartışıp duruyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan
şeyde de ne diye tartışmaya kalkışırsınız? Allah bilir,
siz bilmezsiniz.
67- İbrahîm ne Yahûdi'ydi, ne
Nasrânî. Dosdoğru Müslüman'dı ve müşriklerden değildi.
68- İbrahîm'e gerçekten de en
yakın olanlar, ona inananlarla bu Peygamberdir ve iman
edenlerdir. Allah, inananların dostu ve yardımcısıdır.
69- Kitap ehlinin bir bölüğü,
yolunuzu sapıtmak ister. Halbuki sizi değil, ancak
kendilerini yoldan çıkarırlar, kendileri sapıklığa
düşerler de farkında değillerdir.
70- Ey kitap ehli, Allah'ın
âyetlerini neden inkâr edersiniz, halbuki onları görüp
duruyorsunuz da.
71- Ey kitap ehli, ne diye hakkı
bâtılla karıştırıyor, gerçeği gizliyorsunuz? Halbuki
biliyorsunuz da.
72- Kitap ehlinin bir bölüğü de
dedi ki: İman edenlere indirilene gündüzün inanın, akşam
üstü inanmayın, kâfir olun, belki iman edenler de
inançlarından dönerler.
73- Ve dininize uyan kişiden
başkasına inanmayın. De ki: Doğru yol, ancak Allah
yoludur. Size verilenin başkalarına da verildiğine ve
onların, Rabbiniz katında deliller göstererek sizinle
tartışacaklarına inanmayın dediler mi de, de ki: Lütuf
ve ihsân ancak Allah'ın elindedir, dilediğine lütfeder
ve Allah'ın lütfü boldur ve her şeyi bilir o.
74- Dilediğini rahmetiyle tahsis
eder ve Allah, büyük bir lütuf ve ihsân sahibidir.
75- Kitap ehlinin içinde öylesi
vardır ki ona bir kantar altın emânet etsen onu, olduğu
gibi öder. Öylesi de vardır ki bir altın emânet etsen
ayak direyip ısrar etmedikçe geri vermez. Bu da,
okuma-yazma bilmeyenlerin mallarını almada bir vebal yok
bize demelerindendir. Bile bile Allah'a karşı yalan
söylerler.
76- Yok, öyle değil iş. Kim
ahdine vefa eder ve ondan sakınırsa bilsin ki gerçekten
de Allah sakınanları sever.
77- Allah'a verdikleri sözü ve
onun adına, etmiş oldukları yeminleri, değeri az bir
mataha değişenler yok mu, onlardır âhirette nasîbi
olmayanlar ve Allah, kıyamet gününde onlarla konuşmaz,
yüzlerine bile bakmaz, onları arıtmaz ve onlar içindir
elemli bir azap.
78- Kitap ehlinin bir bölüğü de
kitaptan bir şey okuyorlarmış zannına kapılmanız için
dillerini oynatıp dururlar, halbuki okudukları, kitapta
yoktur. Bu, Allah katındandır derler, değildir Allah
katından ve bile bile Tanrıya bühtan ederler.
79- Hiçbir insana yakışmaz ki
Allah, ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra
o, insanlara, Tanrıyı bırakın da bana kul olun desin.
Ancak öğretmekte, okumakta ve okumakta olduğunuz kitaba
uyup Rabbânî olun der.55[12]
[12] Rabbâni, Ali, İbn-i Abbas
ve Hasen'e göre fıkıh, yani İslâm hukuku bilgisini bilen
ve Kur’ân'dan hüküm çıkarmaya gücü yeten bilgine derler.
Hikmet sahibi, bilgin, Tanrıdan çekinen hakim, idarede,
halkın işlerini güzellikle tedbîr eden, bilgilerini
halka öğreten; helâli haramı, emri nehyi bilen
anlamlarını verenler de vardır. Ali oğlu
Muhammed-ibn-il-Hanefiyye'nin öldüğü gün İbn-i Abbas'ın,
bu ümmetin Rabbânisi öldü dediği rivâyet edilmiştir. Bu
sözün iştikakı hakkında birçok sözler söylenmiş, hattâ
Süryanice'den geldiğini söyleyenler bulunmuştur
(Mecma'ül-Beyan, 1. s.199).
80- Meleklerle peygamberleri
Tanrı tanıyın diye de emretmez. Artık siz Müslüman
olduktan sonra küfrü emreder mi size?
81- An o zamanı ki Allah,
peygamberlerden, size kitap ve hikmet verdim, sonra da
sizdeki kitabı gerçekleyen bir peygamber göndereceğim,
ona mutlaka inanacaksınız, mutlaka yardım edeceksiniz
diye söz almıştı ve ikrar ettiniz mi, size yüklediğim bu
ağır yükü aldınız, yüklendiniz mi demişti. İkrar ettik
demişlerdi de o da öyleyse tanık olun demişti, ben de
sizinle berâber tanıklık edenlerdenim.
82- Bundan sonra kim dönerse o
çeşit kişilerdir kötülükte bulunanlar.
83- Artık Allah'ın dininden
başka bir din mi arıyorlar? Göklerde ve yeryüzündekiler,
istekleriyle ve zorla ona teslîm olmuşlardır ve her şey
de, sonucu, gerisin geriye, dönüp onun tapısına
varacaktır.
84- De ki: İnandık Allah'a ve
bize indirilene, İbrahîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Yakup'a,
torunlarına indirilene. Mûsâ'ya, İsa'ya ve
peygamberlere, Rablerinden verilene; aralarından
hiçbirini ayırt etmeyiz ve biz, ona teslîm olmuşuz.
85- Kim Müslümanlıktan başka bir
din arar, dilerse arayıp bulduğu din, aslâ makbule
geçmez ve o, âhirette ziyana uğrayanlardandır.
86- Allah, o kavme nasıl doğru
yolu gösterir ki inandıktan sonra kâfir olmuştur.
Halbuki onlar, Peygamberin gerçek olduğuna da tanıklık
etmişlerdi, onlara apaçık deliller de gelmişti ve Allah,
zâlim kavmi doğru yola sevk etmez ki.
87- Onlar, o kişilerdir ki
şüphesiz yaptıklarına karşılık Allah'ın, meleklerin ve
bütün insanların lâneti onlaradır.
88- Ve bu lânette ebedî
kalırlar, ne azapları hafifletilir, ne de yüzlerine
bakılır.
89- Ancak bundan sonra tövbe
edenler ve düzgün bir hale gelenler müstesna. Çünkü
Allah, suçları örter ve rahîmdir.
90- İnandıktan sonra kâfir
olanlara, sonra da kâfirliklerini arttıranlara gelince:
Tövbeleri hiç kabul edilmez ve onlardır sapıklar.
91- Gerçekten de, kâfir olanlar
ve kâfir olarak ölenler yok mu, kurtulmak için dünya
dolusu altın feda etseler makbule geçmez, hiçbiri
kurtulmaz, onlaradır elemli bir azap ve onlara bir tek
yardımcı bile yoktur.
92- Kesin olarak hayır ve ihsan
mertebesine erişmezsiniz sevdiğiniz şeyleri harcamadıkça
ve şüphe yok ki Allah, harcadığınız şeyleri bilir.
93- İsrail, Tevrat inmeden
kendisine neleri haram ettiyse onlardan başka her çeşit
yiyecek, İsrailoğullarına helâldi. De ki: Sözünüz
doğruysa getirin Tevrat'ı da okuyun bakalım.56[13]
[13] Bu âyet, Musevilerin
itirazlarına cevaptır, çünkü onların dininde deve
haramdır (Tesniye, 14, 6).
94- Bundan sonra da kim Allah'a
yalan isnat ederse artık o çeşit adamlardır zâlimler.
95- De ki: Allah doğru
söylemiştir, siz de artık doğru yolu tutan İbrahîm'in
dinine uyun ve o, şirk koşanlardan değildi.
96- Şüphe yok ki ilk kurulan ev,
Mekke'deki evdir. Kutludur ve âlemlere doğru yolu
gösterir.57[14]
[14] Buhârî, Ebu-Zerr'den
rivâyet edilen şöyle bir hadis tahric eder: Yâ
Resulâllah dedim, yeryüzünde ilk kurulan mescit, hangi
mesciddir? Mescid-i Harâm dedi. Sonra hangi mescid diye
sordum. Mescid-i Aksâ dedi. İkisinin kuruluşu arasında
dedim ne kadar zaman var? Kırk yıl buyurdu (al-Tecrid,
c. 2, s. 41. Kitâbu Bed'il-halk).
97- Oradadır apaçık deliller ve
İbrahîm'in durağı ve kim oraya girerse emin olur.
İnsanlardan, oraya gitmeye gücü yetene, Allah için gidip
o evi ziyaret ederek haccetmesi farzdır. İnkâr eden
eder, Allah şüphe yok ki bütün âlemlerden müstağnîdir.
98- De ki: Ey kitap ehli, ne
diye Allah'ın delillerini inkâr eder, kâfir olursunuz?
Halbuki Allah, bütün yaptıklarınızı görür.
99- De ki: Ey kitap ehli,
kendiniz de tanıksınız, öyle olduğu halde gene zor
zoruna ne diye bir eğrilik bulmaya yeltenir de
inananları, Allah yolundan döndürmeye çalışırsınız?
Allah'sa yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
100- Ey inananlar, kendilerine
kitap verilenlerin herhangi bir kısmına uyarsanız sizi
döndürür, inancınızdan sonra kâfir yapar.
101- Fakat siz nasıl kâfir
olabilirsiniz ki Allah'ın âyetleri size okunmada,
Allah'ın Resûlü de içinizde. Kim Allah'a sımsıkı
yapışırsa şüphe yok ki o, dosdoğru yola sevk edilmiştir.
102- Ey inananlar, Allah'tan
nasıl sakınmak lâzımsa öyle sakının ve ancak Müslüman
olarak can verin.
103- Hep birden Allah'ın ipine
sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın ve anın Allah'ın
size verdiği nîmeti, anın o zamanı ki düşmandınız
birbirinize, kalplerinizi uzlaştırdı, nîmetiyle kardeş
oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun tam
kenarındaydınız, sizi kurtardı oradan. Allah, doğru yolu
bulursunuz diye delillerini böyle açıklar işte.58[15]
[15] Allah ipi,
Ebû-Said-i-Hûdri, Abdullah ve Katâde'ye göre Kur’ân'dır.
İbn-i Abbas ve Ebû-Zeyd'e göre Müslümanlıktır. İmam
Ca'fer-üs-Sâdık (a.s)'ın, biz, Tanrının Allah ipine
yapışın diye emrettiği kişileriz, Allah ipiyiz dediği
rivâyet edilir. Hz. Muhammed (s.a.a)'in, "Ben, sizin
aranızda iki halife bırakıyorum; gökle yer arasında,
uzatılmış bir ip olan Allah kitabı ve soyum, Ehl-i
Beyt'im; ikisi, havuz kıyısında bana ulaşıncaya dek
birbirinden ayrılmaz" dediğini Ahmed-ibn-i Hanbel,
"Müsned"inde, Tabarâni, "Kebir" inde rivâyet ederler
(al-Câmi'üs-Sagıyr, 1. s.87). Bu hadis, daha başka
tarzlarla ve eklentilerle Tirmizi, Hâkim, Zehebi
tarafından da tahric edilmiştir (Seyyid Abd-ül Huseyn
Şerefüddin: al-Murâcaât, Bağdat, Miktebet-ül-Câmia, 1946
-1365. s. 20-21). Aynı meâlde bir hadis, Ebû-Hureyre'den
tahric edilir (al-Cami, 2, s. 4).
104- İçinizde öyle kişiler
bulunmalı ki onlar, sizi hayra çağırsın, size iyiliği
emretsin, sizi kötülükten vazgeçirmeye çalışsın ve
onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.
105- Kendilerine apaçık deliller
geldikten sonra da gene bölük bölük olanlara, gene
ayrılığa düşenlere benzemeyin. Öyle kişilerdir onlar ki
onlaradır pek büyük azap.
106- Bir gündür o gün ki yüzler
ağarır, yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, inandıktan
sonra denir, kâfir mi oldunuz? Kâfir olmanıza karşılık
tadın azâbı.
107- Yüzleri ağaranlara gelince
onlar, Allah'ın rahmetindedir, onlar, o rahmette ebedî
olarak kalırlar.
108- İşte bunlar, Allah'ın
âyetleridir. Gerçek olarak onları sana okumadayız ve
Allah, âlemlere zulmetmeyi istemez.
109- Allah'ındır ne varsa
göklerde ve yeryüzünde ve işler, dönüp ona varır.
110- Siz insanlar için meydana
çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz; insanlara iyiliği
emredersiniz, kötülükte bulunmamalarını söylersiniz ve
Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı hayırlı
olurdu kendilerine. Onlardan inananlar da var, fakat
çoğu dinden çıkmıştır.
111- Onlar size hiçbir sûretle
zarar veremezler, ancak incitirler sizi. Onlara bir tek
yardımcı bile bulunmaz.
112- Nerede bulunurlarsa
bulunsunlar, aşağılık bir hâle getirilmiştir onlar;
ancak Allah'ın ipine ve insanların yapıştıkları ipe
yapışanlar müstesna. Allah'ın gazabına uğradılar ve
üstlerine miskinlik çullandı. Bu da Allah'ın delillerini
inkâr ettikleri ve haksız yere peygamberleri
öldürdükleri için, bu da isyan ettikleri ve hadlerini
aştıkları için.
113- Ama hepsi bir değil. Kitap
ehlinden dosdoğru hareket edip ibadetten vazgeçmeyen,
geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyan
bir bölük de var.
114- Allah'a ve âhiret gününe
inanırlar, insanlara iyiliği emrederler, onları
kötülükten nehyederler ve onlar iyi kişilerdendir.
115- Hayra ait ne yaparlarsa
mutlaka mükâfatını görecekler ve Allah, kendisinden
sakınanları pek iyi bilir.
116- Gerçekten de o kâfirlerin
ne malları Allah azâbından onları koruyabilir, ne
evlâtları ve onlardır ateş ehli olanlar, orada ebedî
kalırlar.
117- Onların şu dünya hayatında
harcadıkları, tıpkı kendilerine zulmeden bir kavmin
tarlalarına vuran zemheri yeline benzer, eser, ekinleri
mahvedip gider. Onlara Allah zulmetmez, onlar, kendi
kendilerine zulmederler.
118- Ey inananlar, birbirinizi
bırakıp da başkalarını dost edinmeye kalkışmayın. Onlar,
size zarar vermekten, kötülükte bulunmaktan geri
kalmazlar, sizin zahmete düşmenizi dilerler.
Düşmanlıkları, ağızlarından dökülen sözlerden açıkça
belli olur, yüreklerinde gizledikleri düşmanlıksa daha
da büyüktür. İşte, aklınızı başınıza almanız için size
bu delilleri açıkladık.
119- İşte siz o kişilersiniz ki
onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmez. Siz, kitabın
hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştular mı
inandık derler, yalnız kaldılar mı size karşı
besledikleri kin yüzünden parmaklarını ısırırlar. De ki:
Geberin kininizle. Şüphe yok Allah, gönüllerde ne varsa
hepsini bilir.
120- Size bir iyilik gelse
tasalanırlar, kötülük gelse ferahlanırlar. Sabreder ve
sakınırsanız düzenleri size hiçbir hususta zarar vermez
ve Allah, şüphe yok ki ne yaparlarsa hepsini de
kavramıştır.
121- An o zamanı, hani insanları
savaş yerlerine yerleştirmek için sabahleyin erkenden
âilenden ayrılmıştın ve Allah duyuyordu, biliyordu bunu.
122- Hani içinizden iki bölük,
korkup geri dönmek üzereydi, halbuki Allah, onların
yardımcısıydı ve ancak Allah'a dayanmalı
inananlar.59[16]
[16] Uhud savaşı. Bu iki bölük,
askerin iki kanadını meydana getiren Selme ile Harise
oğullarıdır.
123- Siz zayıf olduğunuz halde
Allah size Bedir'de yardım etmişti, artık siz de
Allah'tan sakının da şükredenlerden olun.
124- Hani sen o zaman inananlara
demiştin ki: Rabbiniz, size yardım için üç bin melek
indirecek, yetmez mi size?
125- Evet, sabreder de
çekinirseniz düşmanlar, size ansızın saldırsa bile
Rabbiniz, alâmetleri besbelli tam beş bin melekle yardım
eder size.
126- Allah, bunu ancak size bir
müjde olsun da yürekleriniz yatışsın diye yapmıştır ve
yardım, ancak hüküm ve hikmet sahibi Allah'tandır.
127- O, kâfirlerin ileri
gelenlerinden bir kısmını öldürmek, bir kısmını da baş
aşağı edip ümitsiz bir hale getirerek döndürmek için
yardım etti size.
128- Senin bu işle ilgin yok
bile; o, dilerse tövbelerini kabul eder, dilerse zâlim
olduklarından dolayı onları azaplandırır.
129- Allah'ındır göklerde ne
varsa ve yeryüzünde ne varsa. Dilediğini yarlı-gar,
dilediğine azâp eder ve Allah yarlıgayıcıdır, rahîmdir.
130- Ey inananlar, faizi kat kat
arttırarak yemeyin, Allah'tan sakının da kurtulun.
131- Sakının o ateşten ki
hazırlanmıştır kâfirlere.
132- Ve Allah'a ve Peygambere
itaat edin de acınmışlardan olun.
133- Yarış edercesine koşun
Rabbinizin yarlıgamasına, sakınanlar için hazırlanmış
bulunan ve eni, göklerle yerler kadar olan cennete.
134- O sakınanlar, ferahlıkta,
darlıkta mallarını yoksullara harcayanlar, öfkelerini
yenenler ve insanları affedenlerdir ve Allah, ihsânda
bulunanları sever.
135- Onlar, kötü bir iş
işlediler mi, yahut nefislerine bir zulümde bulundular
mı Allah'ı anıp suçlarının yarlıganmasını dileyenlerdir
ve Allah'tan başka kimdir günahları yarlıgayan? Onlar,
işledikleri suçta, bile bile ısrar da etmezler.
136- Onlar, öyle kişilerdir ki
yaptıklarının karşılığı, Rablerinin yarlıgaması ve
kıyılarından ırmaklar akan cennetlerdir, ebedî olarak
kalırlar orada ve iyi işlerde bulunanların mükâfatı, ne
de güzeldir.
137- Sizden önce nice dinler
gelip geçti. Yeryüzünü gezin, dolaşın da yalanlayanların
sonucu ne olmuş, bakın, görün.
138- Bu, insanlara açıklamadır
ve sakınanları doğru yola sevk etmedir, öğüttür onlara.
139- Ve gevşeklik etmeyin,
mahzun olmayın, inanmışsanız mutlaka üstünsünüz siz.
140- Size bir yara deydiyse o
kavim de tıpkı sizin gibi yaralandı. Bu günler, öyle
günler ki onları insanlar arasında nöbetle döndürür,
dururuz. Böylece de Allah, bilgisini, inananlara
açıklar, içinizden şahitler edinir ve Allah zâlimleri
sevmez.
141- Ve Allah, inananları
arıtır, tertemiz bir hale getirir, kâfirleri de helâk
eder.
142- Yoksa Allah, içinizden
savaşanları belli etmeden, sabredenleri bildirmeden
cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?
143- Andolsun, ölümle
karşılaşmadan önce arzulamıştınız ölümü. İşte onu
gördünüz, bakıp duruyordunuz ona.
144- Muhammed, ancak bir
peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler geldi geçti.
Ölürse, yahut öldürülürse gerisin-geriye mi
döneceksiniz? Kim dönerse bilsin ki Allah'a hiçbir
sûretle zarar vermez ve Allah şükredenlerin karşılığını
yakında verecektir.
145- Allah'ın izni olmadıkça
hiçbir kimse ölmez. Ölüm, vakti tâyin edilmiş bir
yazıdır. Kim dünya nîmetlerini isterse ona dünyadan
nîmetler veririz ve kim âhiret mükâfatını dilerse ona
ahirete ait mükâfatlar ihsân ederiz ve biz, şükredenleri
yakında mükâfatlandıracağız.
146- Nice peygamberler gelip
geçti ki onlarla berâber birçok bilginler, savaşa
girişti. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlere
dayandılar, ne gevşediler, ne zayıflık gösterdiler, ne
de boyun eğdiler ve Allah, sabredenleri sever.
147- Sözleri ancak şuydu:
Rabbimiz, yarlıga suçlarımızı, bağışla işlerimizde
taşkınlık göstermemizi ve diret ayaklarımızı, yardım et
bize kâfir kavme karşı.
148- Allah da onlara dünya
nîmetlerini ve âhiretin güzelim mükâfatını verdi ve
Allah, iyilik edenleri sever.
149- Ey inananlar, kâfirlere
itaat ederseniz sizi döndürür onlar ve ziyan edersiniz.
150- Yok yok, sizin yardımcınız,
dostunuz Allah'tır ve o, yardımcıların en hayırlısıdır.
151- Hiçbir şeye dayanmaksızın
Allah'a şirk koştuklarından dolayı kâfirlerin
yüreklerine yakında bir korkudur salacağız. Ateştir
yurtları onların ve zâlimlerin barınacağı yer, ne de
kötüdür.
152- Andolsun ki Allah, size
ettiği vaadi doğruladı; izniyle onları bozup öldürdünüz
de sonra gevşeklik gösterdiniz, verilen buyruk hakkında
çekiştiniz ve sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra
tuttunuz, isyan ettiniz. Sizden dünyayı dileyen olduğu
gibi âhireti dileyen de vardı. Sonra sizi sınamak için
onlardan geri çevirdi ve gerçekten de bağışladı sizi ve
Allah, inananlara karşı lütuf ve ihsân sahibidir.60[17]
[17] Sevdikleri, istedikleri şey
ganîmetti. Uhud savaşında bir yeri beklemeye memûr
olanlar, muzafferiyeti görünce ganîmetten mahrum
kalmamak için, yerlerini bırakmışlar ve düşman oradan
saldırarak Müslümanları bozmuştu. Bundan önceki ve
sonraki âyetler, 160. âyete kadar hep Uhud savaşına
aittir.
153- O anda boyuna uzaklaşıyor,
hiç kimseye bakmıyordunuz bile. Peygamberse arkanızdan
sizi çağırıp durmadaydı. Tanrı, elinizden çıkana
hayıflanmayasınız, gelip çatan felâketlerden mahzun
olmayasınız diye sizi, gam üstüne gam vererek
cezalandırdı ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
154- Bu gamdan sonra size
emniyetle bir uyku verdi ki içinizden bir bölüğü sarıp
kapladı. Bir bölükse can kaygısına düşmüştü. Allah
hakkında, Müslümanlıktan önceki bilgisizlik çağında
olduğu gibi haksız zanlara kapıldılar. Diyorlar ki: Bu
işte nemiz var bizim? De ki: Bütün işler Allah'ındır.
Onlar, sana açıklamadıklarını yüreklerinde gizliyorlar
ve bu işte payımız olsaydı burada öldürülmezdik
diyorlar. De ki: Evlerinizde de olsanız, öldürmeleri
yazılanlar, gene çıkarlar, öldürülüp yatacakları yerlere
giderlerdi ve Allah, gönüllerinizde olanları yoklamak,
yüreklerinizdekini artırmak için yaptı bunu ve Allah,
yüreklerinizde ne varsa hepsini bilir.
155- İki topluluğun karşılaştığı
gün içinizden yüz çevirenler, şüphe yok ki bâzı
hareketleri yüzünden Şeytan'a kapılmışlardı, fakat
andolsun ki Allah onları bağışladı ve şüphe yok ki
Allah, suçları örter ve ceza vermede acele etmez.
156- Ey inananlar, sakın kâfir
olup da sefere çıkan, yahut savaşa giden kardeşlerine,
bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi
diyenlere benzemeyin. Allah, bunu, onların yüreklerine
bir hasret olarak yerleştirdi. Halbuki dirilten de
Allah'tır, öldüren de ve Allah, bütün yaptıklarınızı
görür.
157- Andolsun ki Allah yolunda
öldürülmeniz, yahut ölmeniz, Allah'ın yarlıgaması ve
rahmeti, onların topladıklarından hayırlıdır.
158- Andolsun ki ölseniz de
mutlaka Allah tapısında toplanacaksınız, öldürülseniz
de.
159- Allah'ın rahmetiyle onlara
karşı yumuşak davrandın, yoksa kaba ve katı yürekli
olsaydın mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi. Bağışla
onları, yarlıgan-malarını dile onların, iş hususunda
danış onlarla. Fakat işe girişmeyi de kurdun mu dayan
Allah'a. Şüphe yok ki Allah, dayananları sever.
160- Allah size yardım ederse
üst olacak yoktur size. Fakat o sizi yardımsız bırakırsa
kimdir ondan başka yardım edecek size? Mutlaka Allah'a
dayanmalı inananlar.
161- Bir peygamber, emânete
hıyânet edemez ve kim hıyânet ederse kıyâmet günü,
hıyânet ettiği neyse onunla haşrolur, sonra herkese
kazandığının karşılığı verilir ve onlara
zulmedilmez.61[18]
[18] Bedir ganîmetleri arasında
bir kadife kaybolmuştu. Münafıklar, bunu Hz. Muhammed
(s.a.a) almıştır diye ortaya bir söz attılar. Buna
işaret edilmektedir.
162- Allah rızâsına uyanla
Allah'ın hışmına uğrayıp yurdu cehennem olan bir olur mu
hiç? Ve orası, dönülüp varılan ne kötü bir yerdir.
163- Onlara Allah katında
dereceler var ve Allah ne yapıyorlarsa hepsini görür.
164- Andolsun ki Allah,
müminlere büyük bir lütufta bulundu onların içinden bir
Peygamber gönderdiği zaman; o Peygamber, müminlere Tanrı
âyetlerini okumada, onları arıtmada, onlara kitap ve
hikmet öğretmede ve onlar, bundan önce apaçık bir
sapıklık içindeydiler.
165- Başlarına iki misli olarak
gelen felâkete siz de uğrayınca, bu da nereden dediniz.
De ki: Bu, sizin katınızdan geldi ve Allah'ın, şüphe yok
ki her şeye gücü yeter.
166- İki topluluğun karşılaştığı
gün size gelip çatan musîbet, Allah'ın izniyle gelip
çatmıştı. Böylece de inananları bildirmeyi.
167- Münafıklık edenleri de
açığa vurmayı murad etmişti. Onlara, gelin, Allah
yolunda savaşın, yahut da onları defedin deyince,
savaşmayı bilseydik elbette size uyardık dediler.
Halbuki onlar, o gün imandan ziyade küfre yakındılar.
Özlerinde olmayan söze getiriyorlardı. Onların bütün
gizlediklerini Allah bilir.
168- Onlar öyle kişilerdir ki
otururlar da kardeşlerine, eğer derler, bizi
dinleselerdi öldürülmeyeceklerdi. De ki: Ölümü çevirin
kendinizden sözünüz doğruysa.
169- Allah yolunda öldürülenleri
ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında
rızıklanırlar.
170- Ferah-fahûr bir halde
Allah'ın onlara ettiği lütuf ve ihsânlarla ve onlar,
henüz kendilerine katılmayanlara, fakat artlarından
gelmekte olanlara da bilin ki ne korku vardır onlara, ne
de mahzun olurlar diye müjde vermeyi isterler.
171- Allah'ın nîmet ve ihsânına
nâil olduklarından dolayı sevinç içindedir onlar ve
Allah, inananların ecrini zâyi etmez.
172- Yaralandıktan sonra bile
Allah'ın ve Peygamberin davetine icabet edenlere, hele
onların içinden iyiliklerde bulunup sakınanlara pek
büyük bir ecir var.
173- Öyle kişilerdir onlar ki
halk, kendilerine, bütün insanlar, aleyhinizde birleşti,
korkun onlardan dedi de bu söz, onların inancını
arttırdı ve Allah yeter bize, ne de güzel vekildir o
dediler.
174- Kendilerine hiçbir kötülük
erişmeksizin Allah'ın nîmetlerine ve ihsânına nâil
olarak geri döndüler ve Allah rızâsına da uymuş oldular;
Allah, pek büyük lütuf ve ihsân sahibidir.
175- Şüphe yok ki Tanrı
dostlarını korkutan ancak ve ancak Şeytan'dır. Onlardan
korkmayın, benden korkun inanmışsanız.
176- Ve o, küfre doğru
koşa-koşa, yarışarak gidenler, seni mahzun etmesin,
onlar Allah'ı hiçbir sûretle zararlandıramazlar. Allah,
onlara âhiretten hiçbir pay vermeyi murad etmemiştir ki
ve onlaradır pek büyük azap.
177- İmanı satıp da küfrü
alanlar, Allah'ı zararlandıramazlar, onlaradır elemli
azap.
178- Küfredenler, kendilerine
mühlet ve fırsat vermemizi, kendileri için hayırlı
sanmasınlar. Onlara mühlet ve fırsat verişimiz,
suçlarını arttırmaları içindir ve onlaradır horhakir
edici azap.
179- Allah, inananları, şu
bulunduğunuz halde bırakmayacak, sonucu, pisi temizden
mutlaka ayırt edecek. Ve Allah size gaybı da bildirecek
değil, fakat peygamberlerinden dilediğini seçer, gaybı
bildirir ona. İnanır ve sakınırsanız hiç şüphe yok ki
size büyük bir ecir var.
180- Allah'ın ihsân ettiğini
vermekten sakınanlar, bunu kendileri için hayırlı
sanmasınlar. Hattâ bu, onlar için şerdir de.
Sakındıkları şey, kıyâmet günü, boyunlarına dolanacak ve
Allah'ındır göklerin ve yeryüzünün mîrası ve Allah,
bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
181- Andolsun ki Allah
yoksuldur, biz zenginiz ama diyenin sözünü işitmiştir
Allah. Ne söyledilerse onu da yazacağız, peygamberleri
haksız yere öldürmelerini de ve diyeceğiz ki: Tadın
yakıcı kavurucu azâbı.
182- Bu da, ancak elleriyle
kazandıklarının cezası ve Allah, şüphe yok ki kullarına
zulmetmez.
183- Kurban ettiğini, bir
yıldırım düşüp yakmadıkça inanmayız hiçbir peygambere,
bize böyle emretti Allah gerçekten de dediler. De ki:
Benden önce apaçık mûcizelerle ve söylediğiniz mûcizeyle
birçok peygamberler gelip geçti, doğruysa sözünüz ne
diye öldürdünüz onları? 62[19]
[19] Ahd-i Atıyk'te, Âdem
Peygamberin oğulları Kaabil'le Hâbil'den bahsedilirken
"Ve bir vakitten sonra Kayın, yerin mahsulünden Rabbe
takdime getirdi ve Hâbil, kendisi dahi sürüsünün ilk
doğanları ile semizlerinden getirdi ve Rab, Hâbil ile
takdimesine nazar eyledi, lâkin Kayın ile takdimesine
nazar etmedi" deniyor "Tekvin, 4, 3-5). Aynı bölümün 22.
babında İbrahim Peygamberin, gökten inen koçu, Tanrıya
mahrika olarak sunduğu bildiriliyor (13). Gene aynı
kitapta, günah kurbanının iç yağıyla karaciğerinin üst
tarafındaki zarının ve daha bazı uzuvlarının yakılması
emredilmekte (Huruc, 29, 104), kahin kurbanın etinden ve
ekmeğinden sabaha kadar kalan kısmın da yakılması
buyrulmaktadır (Aynı bab, 34). Laililer kısmında ve daha
birçok yerlerde kurban yakmaktan bahis vardır (1). İlk
zamanlarda kurbanın kabulü, yıldırım düşerek kurbanın
yanmasıydı. Tanrının Habil'in kurbanına nazar edip kabul
etmesi, bu inancın ifadesidir.
184- Seni yalan sayarlarsa
senden önce apaçık delillerle, sahîfelerle ve
aydınlatıcı kitapla gelen peygamberler de yalan
sayılmıştır.
185- Herkes ölümü tadacak ve hiç
şüphe yok ki cennete giren, gerçekten de kurtulmuştur,
muradına ermiştir. Dünya yaşayışı, zâten aldatıcı bir
matahtan ibaret.
186- Andolsun ki mallarınızla,
canlarınızla sınanacaksınız, sizden önce kendilerine
kitap verilenlerle Tanrıya şirk koşanlardan kötü sözler
işiteceksiniz, birçok eziyetlere, zahmetlere
uğrayacaksınız. Sabreder ve sakınırsanız şüphe yok ki
bu, hâdiselere karşı gösterilen metanetten sayılır.
187- An o zamanı ki Allah,
kendilerine kitap verilenlerden, o kitabı insanlara
mutlaka açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz onu diye söz
almıştı; onlarsa o sözü artlarına attılar, azcık bir
menfaat karşılığında sattılar onu, ama o aldıkları şey,
ne de kötü nesne.
188- Sakın sanma yaptıklarıyla
sevinenlerin, yapmadıkları işlerden dolayı övülmeyi
arzulayanların azaptan kurtulacakları bir yer
olabileceğini, sakın sanma onların azaptan
kurtulacağını. Onlar içindir elemli bir azap.
189- Allah'ındır göklerin ve
yeryüzünün saltanatı ve Allah'ın her şeye gücü yeter.
190- Gerçekten de göklerin ve
yeryüzünün yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri
ardınca gelişinde aklı tam olanlara deliller var.
191- Onlar, Allah'ı ayaktayken,
otururken ve yan üstü yatarken anarlar ve göklerle
yeryüzünün yaratılışını düşünürler de Rabbimiz derler,
bunları boş yere yaratmadın, noksan sıfatlardan arısın
sen, koru bizi ateşin azâbından.
192- Rabbimiz, gerçekten de sen
kimi ateşe atarsan şüphe yok ki onu hor hakir bir hale
sokarsın ve zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur.
193- Rabbimiz, gerçekten de biz,
bir seslenen duyduk, inanç için sesleniyor, Rabbinize
inanın, diyordu, hemencecik inandık. Rabbimiz, yarlıga
suçlarımızı, ört kötülüklerimizi, iyilere kat bizi,
onlarla al rûhumuzu.
194- Rabbimiz, bize ver
peygamberlerine vaadettiklerini ve aşağılık bir hale
getirme bizi kıyâmet gününde, gerçekten de sen vaadinden
dönmezsin.
195- Gerçekten de Rableri,
dualarını kabul etti, ben, erkek olsun, kadın olsun,
içinizden iyilik yapanın iyiliğini boşa çıkarmam,
bâzınız bâzınızdan meydana gelmedir ve hepiniz birsiniz
bence. Ama benim yolumda göçenlerin, yurtlarından
çıkarılanların, eziyete uğrayanların, savaşıp
vuruşanların, vurulup ölenlerin kusurlarını, andolsun ki
mutlaka örteceğim ve onları, kıyılarından ırmaklar akan
cennetlere sokacağım, Allah katından mükâfattır bu, daha
güzel mükâfat da gene Allah katında.
196- Kâfir olanların şehirlerde
gezip dolaşmaları, aldatmasın seni sakın.
197- Bu, azıcık bir
faydalanmadan ibaret, sonra sığınacakları yer
cehennemdir ve orası, ne kötü bir yurttur, ne kötü bir
yatak.
198- Fakat Rablerinden
çekinenleredir kıyılarından ırmaklar akan cennetler,
orada ebedî kalış, Allah katından ziyâfetler ve Allah
katında, iyi kişilere daha da hayırlı şeyler var.
199- Şüphe yok ki kitap
ehlinden, Allah'a içten bir saygı besleyerek, Allah'a
inananlar ve size indirilene de, kendilerine indirilene
de, iman edenler var. Allah âyetlerini değersiz bir
menfaate satmaz onlar. Onların karşılığı, Rableri
katındadır. Şüphe yok ki Allah, pek tez hesap görür.
200- Ey inananlar, sabredin,
sebât edin, karşı durun ve Allah'tan sakının, ancak bu
sâyede kurtulur, bu sâyede üst olursunuz.
4- NİSÂ' SÜRESİ
(Yüz yetmiş altı âyettir. 58.
âyetle 176. âyeti Mekkîdir, öbürleri Medenîdir.
Kadınlara ait hükümler, bu sûrede bulunduğu için kadın
anlamına nisâ adiyle adlanmıştır.)
Rahman ve Rahîm Allah Adıyla
1- Ey insanlar, sizi tek bir
candan yarattı, o canın eşini de ondan yaratıp ikisinden
birçok erkek ve kadın türetti. Sakının Allah'tan ki
onunla haklarınızı dilemektesiniz ve akrabalık hukukuna
da riâyet edin. Şüphe yok ki Allah, sizi tamamıyla görüp
gözetmededir. 63[1]
[1] 2. sûrenin 29-38. âyetlerine
ait izahata bakınız.
2- Yetimlere mallarını verin ve
iyisinin yerine kötüsünü koyup değiştirmeyin ve onların
mallarını, kendi mallarınıza katıp yemeyin; çünkü bu,
pek büyük bir suçtur.
3- Yetim kızlar hakkında
adâletle muâmele edemeyeceğinizden korkarsanız,
beğendiğiniz, hoşunuza giden başka kadınlardan iki, üç
ve dört kadın alın. Fakat bunların arasında adâleti
gözetmeyeceğinizden korkarsınız o vakit bir zevceyle,
yahut sahip olduğunuz cariyelerle iktifa edin. Bu,
doğruluktan sapmamanıza daha yakın ve size daha
uygundur.64[2]
[2] Adâlet, doyurmak, giydirmek,
hattâ çocuğa sütnine tutmak, ayrı ev veya daire tahsis
etmek gibi hususlarda olduğu kadar kadına muâmele
hususlarında da riâyet edilmesi gereken şarttır.
4- Kadınlarınızın mehirlerini
bir bağış olarak verin, ama onlar, gönül hoşluğuyla
mehirlerinin bir miktarını size bağışlarlarsa o vakit de
onu içinize sindire sindire ve âfiyetle yiyin.
5- Allah'ın, size geçinmek için
verdiği mallarınızı akılsızlara vermeyin, onları
rızıklandırın, giydirin ve kendilerine tatlı ve güzel
sözler söyleyin.
6- Yetimleri, nikâh çağına dek
deneyin, ergenlik çağına ulaştıklarını,
olgunlaştıklarını gördünüz mü mallarını kendilerine
verin. Onların malını israf ederek, yahut büyüyünce geri
alırlar diyerek yemeyin. Zengin olan, yetimin malına hiç
dokunmasın. Fakir olan, örfe uygun bir miktar yiyebilir.
Mallarını geri vereceğiniz vakit bu muâmeleyi tanıklar
huzurunda yapın. Allah, gereğince hesap sorucudur ve o,
yeter.
7- Erkekler için pay var anayla
babanın ve yakınların bıraktıkları malda, kadın için de
pay var anayla babanın ve yakınların bıraktıklarında.
Mal, az olsun, çok olsun, mîrasta muayyen bir pay var.
8- Mîras taksim edilirken
yakınlar, yetimler, yoksullar bulunursa o maldan onları
da rızıklandırın ve kendilerine güzel sözler söyleyin.
9- Artlarında âciz ve küçük
soy-sop bırakacağını düşünerek onlar için nasıl korkup
üzüntüye düşerler; yetimler için de Allah'tan korksunlar
da sözün doğrusunu söylesinler.
10- Yetimlerin mallarını zulümle
yiyenler, ancak ateş yerler, o mallar, karınlarında
ateştir âdeta ve onlar, alevli ateşe atılacaklardır.
11- Allah, evlâdınız hakkında
size şunu tavsiye eder: Erkeğin payı, iki kızın payı
kadardır. Kızlar, ikiden fazlaysa terekenin üçte ikisi
onlarındır, kız bir taneyse yarısı onun. Bir çocuğu
varsa anayla babanın her birine, terekenin altıda biri
kalır. Çocuğu yok da anasıyla babası mîrasçı olursa üçte
biri ananındır. Kardeşleri varsa bıraktığı maldan,
vasiyeti yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra
kalanın altıda biri anaya aittir. Babalarınızdan,
oğullarınızdan hangisi, size daha faydalıdır,
bilemezsiniz. Bu, Allah'tan farzdır. Şüphe yok ki Allah
her şeyi bilir, hikmet sahibidir.
12- Çocukları yoksa
zevcelerinizin, kalan mallarının yarısı sizindir.
Çocukları varsa, vasiyeti yerine getirilip borcu
ödendikten sonra dörtte biri sizin. Çocuğunuz yoksa
sizden kalanın dörtte biri zevcelerinizin, çocuğunuz
varsa, kalan maldan, vasiyet ettiğiniz şey yerine
getirilip borcunuz ödendikten sonra sekizde biri
onların. Mîras, çocuğu ve babası olmayan bir erkeğe,
yahut kadına aitse ve onun da erkek, yahut kız kardeşi
varsa her birinin hakkı, altıda birdir. Bunlar birden
fazlaysa, mîrasçının vasiyeti yerine getirilip borcu
ödendikten sonra kalan
malın üçte birine ortak olurlar
ve kimsenin de zarar görmemesi gerekir. Allah tarafından
size öğüttür ve Allah her şeyi bilir, ceza vermede acele
etmez.
13- İşte bunlardır Allah
sınırları ve kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse Allah
onu, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokar ve
onlar, ebedî kalırlar orada ve budur pek büyük bir
kurtuluş ve kutluluk.
14- Ve kim Allah'a ve Resûlüne
isyan eder ve sınırlarını aşarsa onu, daimî kalmak
üzere, ateşe atar ve onadır horlayıcı, aşağılık bir hale
getirici azap.
15- Kadınlarınızdan kötülükte
bulunanların kötülüğüne, içinizden dört tanık getirin.
Onlar, tanıklık ederlerse kadınları, ölümlerine dek,
yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde
tutun.65[3]
[3] Kötülükten maksat zinadır.
Bu âyetin hükmü olan hapis cezası, taşlanma sûretiyle
öldürmek emrini bildiren âyetle neshedilmiştir.
16- Sizden, kötülükte bulunanlar
olursa iki tarafı da incitin. Tövbe ederler ve hallerini
düzeltirlerse vazgeçin onlardan, şüphe yok ki Allah,
tövbeleri kabul eder, rahîmdir.
17- Şüphe yok ki Allah katında
tövbe, ancak bilgisizlikle kötülükte bulunup sonra
derhal tövbe edenlerin tövbesidir. Onlardır Allah'ın,
tövbelerini kabul ettiği kişiler ve Allah, her şeyi
bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
18- Tövbe, o kişilerin tövbesi
değildir ki kötülüklerde bulunup dururlar da sonucu
içlerinden birine ölüm gelip çattı mı işte şimdi tövbe
ettim ben der ve kâfir olarak ölenlerin tövbesi de tövbe
değildir. O kişilerdir onlar ki onlar için elemli bir
azap hazırlamışızdır.
19- Ey inananlar, zorla
kadınları mîras olarak almanız helâl değildir size.
Apaçık kötülükte bulunmadıkları halde onlara
verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için sıkıştırmayın
onları ve onlarla iyi ve güzel geçinin, onlardan
hoşlanmadığınız takdîrde de olabilir ki sizin hoşunuza
gitmeyen bir şeyde Allah, birçok hayırlar takdîr
etmiştir.
20- Zevcenizi bırakıp yerine bir
başkasını almak isterseniz bırakacağınıza, yığınlarla
mehir vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın.
İftirâ ederek ve apaçık günaha girerek alır mısınız onu
hiç?
21- Nasıl alabilirsiniz ki
birbirinizle kaynaşmıştınız ve onlar, sizden adamakıllı
söz de almışlardı.
22- Babalarınızın nikâhladığı
kadınları almayın. Bu, ancak geçmiş bir âdettir ve
geçen, geçip gitmiştir. Şüphe yok ki bu, kötü bir şeydi,
iğrenç bir âdetti ve ne de kötü bir yoldu-yordamdı.
23- Haram edilmiştir size
analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız,
teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız
kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz,
süt emme yüzünden kardeşleriniz olan kızlar ve
zevcelerinizin anneleri, zifafa girdiğiniz
zevcelerinizin, sizin himâyenizde bulunan ve üvey
kızlarınız olan kızları. Ancak zevcelerinizle zifafa
girmedinizse kızlarını almanızda bir beis yok. Haram
edilmiştir belinizden gelen oğullarınızın zevceleri ve
iki kız kardeşi birlikte almak, çünkü bu âdet de
geçmiştir artık; şüphe yok ki Allah, bütün suçları örter
rahîmdir.66[4]
[4] Hürmeti, yani haram olmayı
iktiza eden süt verişin, İbn-i Ömer'le İbn-i Abbas'tan
gelen rivâyete göre azı çoğu birdir. Ebu-Hanife, bu
kavli kabul eder. Mâlik'in mezhebi de budur. Şafii'ye
göre beş kere süt vermek, hürmeti icab ettirir. Ayişe ve
Cübeyr oğlu Said'in kavli budur. Şia-i İmamiyye'ye göre
çocuğun etinin ve kemiğinin teşekkülünü icab edecek
kadar süt veriş hürmeti muciptir ki bu da bir başkası
emzirmemek şartıyla bir gün ve bir gece çocuğa süt
veriş, yahut birbiri ardınca on beş defa emziriştir.
(Mecma' I, s. 253). Nesep dolayısıyla haram olanlar, süt
dolayısıyla de haramdır (al-Tecrid, 2, Kitâb-ün-Nikâh,
s.124).
24- Kocalı kadınlarla evlenmek
de haram; ancak sahibi olduğunuz cariyeler müstesna.
Allah'ın yazısı bu, emri bunlar size ve bunlardan
başkalarını, evlenmeniz ve zinâda bulunmamanız için
arayıp istemeniz helâl edilmiştir size. Kadınlardan
biriyle evlenerek faydalandığınız takdîrde mehirlerini
kararlaştırıldığı veçhile verin. Miktarını tâyin
ettikten sonra gönül hoşluğuyla herhangi bir hususta
uyuşursanız suç yok size. Şüphe yok ki Allah her şeyi
bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.67[5]
[5] Âyette, "Evlenmek sûretiyle
faydalanılan kadınlar" kendileriyle "müt'a" yapılan
kadınlardır. "Müt'a", zamânı ve ücreti muayyen olmak,
şartıyla, soy-sop, süt anne, yahut herhangi bir sebeple
alınması haram olmayan bir kadını muvakkat nikâhla
almaktır. Ehli Sünnete göre bu nikâh, sonradan
kaldırılmıştır. Buhârî, Hayber'in fethedildiği gün Hz.
Peygamberin, bu nikâhı nehyettiğine dâir Ali'den bir
hadis tahric eder (al-Tacrid, 2, Gazvatu Haybar, s. 81).
Müslim, birçok hadislerle Hz. Muhammed (s.a.a)'in, bir
ruhsat olarak müt'aya izin verdiğini üçü mütecâviz
hadisle müt'anın, Abû - Bekr ve Ömer zamanında câri
olduğunu, Ömer tarafından menedildiğini, birçok
hadislerle de Hz. Peygamber tarafından menedilmiş
bulunduğunu bildirir. Ancak Hz. Muhammed (s.a.a)
tarafından menedildiğini bildiren hadislerin bir
kısmında Mekke'nin, bir kısmındaysa Hayber'in
fethedildiği gün menedildiği rivâyet edilir (Matbaa-i
Âmire - 1331, 4, Bâbu Nikâh-al Müt'aa, s. 130 - 135).
Cumhûr-i Ehli Sünnet, müt'anın haram olduğunda
müttefiktir (Şia-i İmâmiyye'nin fikri için bakınız;
Seyyid Şerefüddin Abd-al Husayn-al Amili; Acvıbatu
Masâili Cârullâh, Saydâ - Matbaat-al İrfân, 1355-1936,
s. 89 - 106).
25- İçinizden, hür ve inanmış
kadınları almaya gücü yetmeyenler, inanmış erlerin sahip
oldukları cariyeleri alsın ve Allah, sizin inancınızı
çok iyi bilir. Hepiniz de birsiniz, birbirinizden
türediniz. Kötülükte bulunmayan, birisini dost tutmayan
namuslu cariyeleri, sahiplerinin izniyle alın,
ücretlerini de örfe uygun olarak güzellikle verin, onlar
evlendikten sonra kötülükte bulunurlarsa cezaları, hür
kadınların cezasının yarısıdır. Bu, içinizden zinâ
etmekten korkanlara bir ruhsattır, fakat sabretmeniz
size daha hayırlıdır ve Allah, suçları tamamıyla örter,
rahîmdir.
26- Allah, size her şeyi
açıklamak ve size, sizden öncekilerin yollarını
göstermek ve tövbenizi kabul etmek ister ve Allah, her
şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
27- Ve Allah, tövbenizi kabul
etmeyi diler, şehvetlerine uyanlarsa, sizin doğru yoldan
tamamıyla sapmanızı.
28- Allah, sizin yükünüzü
hafifletmeyi diler ve insan, zâten de zayıf olarak
yaratılmıştır.
29- Ey inananlar, aranızda,
mallarınızı haksız yere ve boşu-boşuna yemeyin, ancak
karşılıklı bir uzlaşmayla yapılan alış-veriş başka ve
birbirinizi öldürmeyin, şüphe yok ki Allah, size
rahîmdir.
30- Ve kim haddini aşarak
zulmedip bu işi işlerse onu ateşe sokarız ve bu, Allah'a
pek kolaydır.
31- Nehyedildiğiniz büyük
günahlardan kaçınırsanız suçlarınızı örteriz ve sizi
büyük ve şerefli bir mevkie ulaştırırız.
32- Allah'ın, bâzılarınızı, bir
kısmınıza üstün etmesine haset etmeyin. Erkeklerin,
kendi kazançlarından payları var, kadınların da kendi
kazançlarından payları var. Allah'tan, lütfünü,
inâyetini dileyin, çünkü şüphe yok ki Allah her şeyi
tamamıyla bilir.
33- Ana ve babayla yakınların
bıraktıkları mallara mîrasçı olacak erkek ve kadınları
tâyin ettik. Kendileriyle ahitleştiğiniz kişilere de
paylarını verin, şüphe yok ki Allah her şeyi görür.
34- Erkekler, kadınlardan
üstündür, çünkü Allah onları bir çok şeylerde
kadınlardan üstün etmiştir, çünkü onlar, kadınları,
mallarıyla geçindirirler, doyururlar; iyi kadınlar da
itaatli olurlar ve Allah, onların hakkını nasıl
korumuşsa onlar da, kocaları yanlarında olmasa bile,
iffetlerini korurlar. Kadınlarınızın serkeşliğinden
korkunca onlara öğüt verin, onları yatakta yalnız
bırakın, dövün onları. Fakat itaat ettikleri takdîrde de
aleyhlerine bir sebep araştırmayın, şüphe yok ki Allah
çok yüce ve büyüktür.
35- Karıyla kocanın arasında bir
ayrılık olacağından korkarsanız koca tarafından bir
hakem, kadın tarafından da bir hakem gönderin.
Aralarının düzelmesini dilerlerse Allah da bu hususta
başarı verir onlara. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir
ve her şeyden haberdardır.
36- İbâdet edin Allah'a ve ona
hiçbir şeyi eş etmeyin. Anaya, babaya, yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yakın komşulara, uzak komşulara,
yolda kalmışlara ve sahibi olduğunuz köle ve cariyelere
iyilik edin, çünkü Allah, kendini beğenip övenleri
sevmez.
37- Onlar, hem nekeslik ederler,
hem de insanlara, nekes olmalarını emrederler ve
Allah'ın, kendilerine lütfedip verdiği şeyleri gizlerler
ve biz, kâfirlere, horlayıcı, onları aşağılatıcı bir
azap hazırlamışızdır.
38- Onlar, Allah'a ve âhiret
gününe inanmadıkları halde mallarını, ancak insanlara
gösteriş olmak üzere sarfederler. Şeytan kime arkadaş
olursa o, arkadaşların en kötüsüne düşmüştür.
39- Ne olurdu Allah'a ve âhiret
gününe inanıp Allah'ın kendilerini rızık-landırdığı
şeyleri harcasalardı; ve Allah, onları çok iyi bilir.
40- Şüphe yok ki Allah zerre
kadar zulmetmez. Zerre miktarı iyilik bile olsa onu
kat-kat arttırır ve yapana, kendi katından büyük bir
mükâfat verir.
41- Ne olacak halleri her
ümmetten bir tanık getirdiğimiz, seni de hepsine tanık
tuttuğumuz gün?
42- O gün, bir gündür ki
kâfirlerle Peygambere isyan edenler, yerle yeksan
olmalarını ve Allah'tan hiçbir sözü gizlememiş
bulunmalarını dileyecekler.
43- Ey inananlar, namaza
yaklaşmayın ne söylediğinizi bilmeyecek kadar sarhoşken
ve yolda değilseniz yıkanıncaya dek cünüpken.
Hastaysanız, yahut yolculuktaysanız, yahut biriniz
ayakyolundan gelirse, yahut da kadınlara dokunursanız,
su bulamadığınız takdîrde temiz toprakla teyemmüm edin,
toprağı, yüzünüze ve ellerinize sürün. Şüphe yok ki
Allah, bağışlayıcıdır, suçları örter.68[6]
[6] Bu âyetlerin hükmü, içkinin
haram edilişinden evvelki devreye aittir.
44- Görmez misin kendilerine
kitaptan bir pay verilenleri? Sapıklığı satın alıyorlar
ve sizi de yoldan saptırmak istiyorlar.
45- Ve Allah, sizin
düşmanlarınızı daha iyi bilir ve dost olarak da Allah
yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.
46- Yahûdi olanlardan, sözleri
yerlerinden alıp değiştirenler de var ve işittik de
isyan ettik derler, işit, işit-meyesice ve dillerini
eğip bükerek ve dini kınayarak bizi de gözet derler.
İşittik ve itaat ettik, bizi de dinle ve bize de bak
deselerdi onlar için daha hayırlı, daha doğru olurdu,
fakat Allah, küfürleri yüzünden onları rahmetinden
uzaklaştırdı, pek azından başkası imana gelmez onların.
47- Ey kendilerine kitap
verilenler, yüzlerinizi mahvedip eski haline getirmeden,
yahut cumartesi gününü tanıyanlara lânet ettiğimiz gibi
size de lânet etmeden, sizdeki kitabı da gerçeklemek
üzere indirdiğimiz kitaba inanın ve Allah'ın emri,
mutlaka yerine gelecek.69[7]
[7] Cumartesi gününü
tanıyanlardan maksat, Mûsâ dinine uymuş olanlardır.
Ahd-i Atıyk'e göre yerle gök ve ikisinde olanlar, altı
günde yaratılmış, yedinci günü Tanrı istirahat etmiştir
(Tekvin, 1-2, 1-31, 1-3). Bu yüzden Tanrı, yedinci gün
olan cumartesi gününü, Mûsâ dinine uyanların istirahat
ve ibadet günü olarak tâyin etmiş ve o gün hiçbir iş
yapılmamasını buyurmuştur (Huruc, 20, 8-11). Bu hüküm,
İsa dininde neshedilmiştir (Matyus, 12, 1-14).
48- Şüphe yok ki Allah,
kendisine eş tanıyanları yarlıgamaz, ondan başka
dilediğinin bütün suçlarını yarlıgar ve kim Allah'a eş
tanırsa gerçekten de büyük bir iftirâda bulunmuş, pek
büyük bir suç işlemiştir.
49- Görmez misin kendilerini
temize çıkarmaya savaşanları, halbuki Allah, dilediğini
arıtır, temizler ve onlar, hurma çekirdeğinin içindeki
incecik kıl kadar bile zulüm görmezler.
50- Hele bak, Allah'a nasıl
iftirâ ediyor, ona yalan isnat ediyorlar ve yeter bu
apaçık suç onlara.
51- Görmez misin, kendilerine
kitaptan bir pay verilenler, puta, Şeytan'a inanırlar da
kâfirler için bunlar derler, inananlara nispetle daha
doğru yolda. 70[8]
[8] Metinde "cibt" ve "tâgut"
diye geçmektedir. Cibt Tanrıdan başka her tapılan şeydir
(al-Müfredât, s. 83), Tâgut da Tanrıdan başka tapılan
her şeye, zâlime, büyücüye, kâhine, cin ve Şeytan
taifesine, hayırdan meneden her şeye denir (Aynı kitap,
s. 307).
52- Onlar, o kişilerdir ki Allah
onlara lânet etmiştir ve Allah kime lânet ettiyse ona
gerçekten de hiçbir yardımcı bulunmaz.
53- Yoksa onların saltanattan
bir payları mı var? Böyle olsa da insanlara bir habbe
bile vermezler.
54- Yoksa Allah'ın, lütfedip
insanlara ihsân ettiği şeylere haset mi ediyorlar?
Gerçekten de biz İbrahîm soyuna kitap ve hikmet verdik
ve onlara büyük bir saltanat ihsân ettik. 71[9]
[9] Hikmetten maksat
peygamberliktir.
55- Onlardan, ona inanan da var,
ondan yüz çeviren de ve bunlara alevli, yakıp kavuran
cehennem yeter.
56- Şüphe yok ki âyetlerimizi
inkâr edenleri, yakında ateşe atarız. Derileri yanıp
eridikçe de azâbı tatsınlar diye yerlerine yeniden
yeniye deri bitiririz. Şüphe yok ki Allah üstündür,
hüküm ve hikmet sahibidir.
57- İnanıp iyi işlerde
bulunanlarıysa kıyılarından ırmaklar akan cennetlere
sokarız. Ebedî kalırlar orada. Onlara orada her çeşit
ayıptan arınmış tertemiz eşler var ve onları kaba
gölgelikte huzura, rahata kavuştururuz.
58- Şüphe yok ki Allah,
emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.
Gerçekten de Allah, size ne de güzel öğüt vermede. Şüphe
yok ki Allah, her şeyi duyar, görür.
59- Ey inananlar, Allah'a,
peygambere ve içinizden emredecek kudret ve liyakata
sahip olanlara itaat edin. Allah'a ve âhiret gününe
inanıyorsanız bir şeyde ihtilâfa düştünüz mü o hususta
Allah'a ve Peygambere mürâcaat edin; bu hareket, hem
hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.
60- Görmez misin sana indirilene
de, senden önce indirilenlere de inandıklarını sananlar,
Şeytan tarafından yargılanmalarını dilerler, halbuki onu
inkâr etmeleri emredilmişti onlara ve Şeytan, onları
tamamıyla sapıtmak, doğru yoldan pek uzak bırakmak
ister.
61- Onlara, Allah'ın indirdiğine
ve peygambere gelin dendi mi görürsün ki münafıklar,
senden tamamıyla uzaklaşırlar.
62- Elleriyle hazırladıkları bir
felâkete uğrayınca da halleri nice olur? Sonra sana
gelirler Allah'a yemin ederek ve biz, ancak iyilik
etmek, ara bulmak istedik diyerek.
63- Onlar, öyle kişilerdir ki
Allah bilir kalplerinde olanı, yüz çevir onlardan, öğüt
ver onlara, kendi hallerine dair tesirli, dokunaklı
sözler söyle onlara.
64- Biz, her peygamberi ancak,
Allah izniyle ona itaat edilsin diye gönderdik; onlar da
nefislerine zulmettikleri vakit sana gelerek Allah'ın,
kendilerini yarlıgamasını isteselerdi, Peygamber de
onların yarlıganmalarını dileseydi elbette Allah'ın
tövbeleri kabul edici rahîm olduğunu görür, anlarlardı.
65- Fakat öyle değil; andolsun
Rabbine ki onlar iman etmiş olmazlar aralarında çıkan
ihtilâflarda seni hakem etmedikçe ve sonra da
yüreklerinde hiçbir sıkıntı, üzüntü duymadan verdiğin
hükmü kabul eylemedikçe ve tamamıyla sana teslîm
olmadıkça.
66- Biz onlara, kendinizi
öldürün, yahut ülkenizden çıkın diye emretseydik, bunu
onlara farz etmiş olsaydık ancak içlerinden pek azı bunu
yapardı. Halbuki kendilerine verilen öğüdü tutsalar,
deneni yapsalardı bu, hem onlara daha hayırlı olurdu,
hem de inançlarını kökleştirirdi.
67- Biz de o vakit, onları,
katımızdan büyük bir mükâfatla mükâfatlandırırdık.
68- Ve onları dosdoğru yola sevk
ederdik.
69- Ve kim Allah'a ve Peygambere
itaat ederse o ve o çeşit kişiler Allah'ın,
nîmetleriyle nîmetlendirdiği
peygamberlerle,gerçeklerle, şehitlerle ve iyi adamlarla
eş olur, onlara katılırlar ve onlar, ne de güzel
arkadaştır.
70- Bu lütuf ve ihsân,
Allah'tandır ve Allah'ın her şeyi bilmesi yeter.
71- Ey inananlar, ihtiyata ait
gereken tedbîrleri alın da bölük-bölük, yahut hep birden
ilerleyin.
72- İçinizde mutlaka ağır
davranan olacak ve size bir felâket gelip çatınca da
diyecek ki: Allah, gerçekten de bana lütfetti de o
zaman, onlarla berâber bulunmadım.
73- Size Allah'tan bir lütuf ve
ihsân gelince de onunla sizin aranızda hiçbir dostluk
yokmuş gibi keşke diyecek, ben de onlarla berâber
olsaydım da ben de o büyük lütfe nail olsaydım, ben de
muradıma erseydim.
74- Artık Allah yolunda savaşsın
dünya yaşayışı yerine âhireti satın alanlar ve kim Allah
yolunda savaşır da öldürülür, yahut üst olursa ona büyük
bir ecir vereceğiz.
75- Ne oluyor size ki zayıf ve
âciz erkeklerle kadınlar ve çocuklar, Rabbimiz bizi
ahalisi zâlim olan şu şehirden çıkar, bize katından bir
sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla deyip
dururlarken siz, Allah yolunda savaşmıyorsunuz?
76- İnananlar, Allah yolunda
savaşırlar, kâfir olanlar, Şeytan yolunda savaşırlar.
Savaşın Şeytan'ın dostlarıyla ve şüphe yok ki Şeytan'ın
hîlesi zayıftır.
77- Görmez misin savaştan el
çekin ve namaz kılın, zekât verin denenleri? Onlara
savaş farz edilince içlerinden bir kısmı, insanlardan,
Allah'tan korkar gibi, hattâ daha da fazla korkmaya
başladılar da ne olurdu, yakın olan ölümümüze dek bu
emri geciktirseydin, bize savaşı emretmeseydin dediler.
De ki: Dünyanın zevki azdır, âhiretse sakınanlar için
daha hayırlıdır ve onlar, hurma çekirdeğinin içindeki
incecik kıl kadar bile zulüm görmezler.
78- Nerede olursanız olun, ölüm
sizi bulur; hattâ isterseniz sağlamlaştırılmış yüksek
kalelerde olun. Onlara bir iyilik geldi mi bu derler,
Allah'tan. Bir kötülük geldi mi, bu derler, senden. De
ki: Hepsi Allah'tan. Ne oldu bu kavme ki hiçbir sözü
anlamaya yanaşmıyor.
79- Sana gelen iyiliğe ait şey
Allah'tandır, kötülüğe ait olansa nefsinden ve biz seni
insanlara peygamber olarak gönderdik, buna tanık olarak
Allah yeter.
80- Peygambere itaat eden,
gerçekten de Allah'a itaat etmiştir, yüz çevirene
gelince; zâten biz seni onları korumak için göndermedik
ki.
81- Bizden itaat etmek derlerse
de yanından ayrıldılar mı onların bir kısmı, geceleyin
senin dediğinden bambaşka şeyler kurar, Allah da onların
kurduklarını yazar. Yüz çevir onlardan de dayan Allah'a,
Allah yeter koruyucu olarak.
82- Hâlâ mı düşünmezler Kur'ân'ı
Allah katından gayrı bir yerden gelseydi onda, birbirini
tutmaz birçok şeyler bulurlardı.
83- Emniyete, yahut korkuya ait
bir haber duysalar derhal yayarlar. Halbuki Peygambere
ve içlerinden emre salâhiyeti olanlara başvursalardı bu
haberi arayıp duyarak yayanlar, elbette onlardan
gerçeğini öğrenirlerdi. Allah'ın ihsânı ve acıması
olmasaydı pek azınız müstesna, Şeytan'a uyup
gitmiştiniz.
84- Gayrı savaş Allah yolunda,
kendinden başkasından sorumlu değilsin sen ve teşvik et
inananları. Olur da Allah kâfirlerin zararını ve zulmünü
defedip giderir ve Allah'ın azâbı da pek çetindir,
cezası da.
85- Kim iyi bir şefaatte
bulunursa o şefaatten payı vardır ve kim kötü bir
şefaatte bulunursa ondan payı var ve Allah her şeyi
bilir korur.
86- Size selâm verildiği vakit
selâmı daha güzel bir sözle, yahut aynı sözle alın ve
Allah, şüphe yok ki her şeyi hakkıyla hesaplar.
87- Bir Allah'tır ki yoktur
ondan başka tapacak. Kıyâmet gününde hepinizi
toplayacaktır ve o günde hiç şüphe yoktur ve kimdir
Allah'tan daha doğru sözlü?
88- Ne oluyor size de münâfıklar
hakkında iki bölük oluyorsunuz, Allah onları,
kazandıkları suçları yüzünden gerisin geri küfre
döndürdü; Allah'ın yoldan çıkarıp azdırdığını doğru yola
getirmek mi istersiniz? Ve Allah kimi azdırdıysa artık
onun için hiçbir yol bulamazsınız.72[10]
[10] Nifak, şeriata bir kapıdan
girip öbür kapıdan çıkmaktır. Bu yüzden münafıklar,
dinden dışarıdır. Münafık sözü, Türkçe'de iki yüzlü
sözüyle ifade edilebilir. Sözüyle Müslüman olup özüyle
Müslümanlığı kabul etmeyenlere denir.
89- Onlar, sizin de kendileri
gibi kâfir olmanızı ve böylece de hepinizin bir olmanızı
isterler, onun için Allah yolunda yurtlarından
göçmedikçe onların hiçbirini dost edinmeyin. Bunu kabul
etmez de yüz çevirirlerse tutun onları ve öldürün onları
bulduğunuz yerde ve onlardan ne dost edinin, ne
yardımcı.
90- Ancak sizinle onların
arasında ahitleşme olan bir kavme sığınanlar, yahut
sizinle veya kendi kavimleriyle savaşmaya yürekleri
dayanmayıp size gelenler, bu hükümden dışarıdır ve Allah
dileseydi onları size mûsâllat ederdi de sizinle
savaşırlardı. Sizi bırakırlar, sizinle savaşmazlar ve
barış teklifinde bulunurlarsa Allah da onların aleyhinde
bulunmaya bir yol bırakmamıştır size.
91- Başka bir bölüğünü de şöyle
bulacaksınız: Onlar, sizden de emin olmak isterler,
kavimlerinden de. Fakat bir fitneye sevk edilince tâ
içine dalıverirler. Onlar sizi bırakmazlar, sizinle
barış halinde yaşamazlar ve sizden el çekmezlerse tutun
onları, öldürün onları bulduğunuz yerde ve işte size,
onlara karşı apaçık bir kudret ve salâhiyet verdik.
92- İnanan birisinin, bir
inanmış kişiyi öldürmesi câiz değildir, ancak
yanlışlıkla olursa o başka. Yanlışlıkla bir mümini
öldüren, mümin bir köle azat eder, öldürülenin âilesine
de kan pahası verir, ancak âilesi, kan pahasını sadaka
olarak bağışlarsa vermez. Öldürülen, mümin olmakla
berâber size düşman olan bir kavimdense öldüren, mümin
bir köle azat eder. Öldürülen, aranızda ahitleşme olan
bir kavimdense âilesine kan pahası vermek ve bir mümin
azat etmek gerek. Bunları yapamayan, Allah'a tövbe
ederek iki ay, birbiri ardınca
oruç tutar ve Allah, her şeyi
bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
93- Ve kim bir mümini kasten
öldürürse cezası cehenneme atılmaktır, ebedî kalır orada
ve Allah ona gazap eder ve rahmetinden uzaklaştırır onu
ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır da.
94- Ey inananlar, Allah yolunda
savaşa gittiğiniz zaman pek dikkatli ve ihtiyatlı olun
ve size selâm verene, dünya menfaatini dileyerek sen
mümin değilsin demeyin, şüphe yok ki Allah katında çok
ganîmetler var. Siz de önce böyleydiniz de Allah size
lütfetti, o halde dikkat edin, ihtiyatlı olun; hiç şüphe
yok ki Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.73[11]
[11] Zeyd oğlu Usame, Hz.
Muhammed (s.a.a)'in bulunmadığı bir savaşa memûr olmuş
ve rastladığı bir çobanı kendisine selâm verip şahadet
getirdiği halde şüphelendiğinden öldürmüştü. Bu
münasebetle bu âyet vahyedilmiştir.
95- Mâzeretleri olanlar
müstesna, müminlerden savaşa katılmayıp oturanlarla
Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar, eşit
olamaz. Allah, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda
savaşanları, derece bakımından, oturanlardan üstün
etmiştir. Allah, hepsine de iyilikler, güzellikler vaat
etti ve Allah üstün etti savaşanları oturanlardan, pek
büyük bir ecirle.
96- Kendi katından ihsân ettiği
derecelerle, yarlıgamayla ve rahmetle ve Allah suçları
örtüp yarlıgayan rahîmdir.
97- Melekler, nefislerine
zulmedenlerin canlarını alırken ne haldeydiniz derler.
Onlar da, yeryüzünde derler, âciz kişilerdik biz.
Melekler, Allah'ın yeri geniş değil miydi derler, siz de
hicret edeydiniz. İşte onlardır yurtları cehennem
olanlar ve orası, ne de kötü bir yurttur.
98- Ancak yurtlarından göçmek
için bir düzen, bir yol bulamayan gerçekten de âciz
erkeklerle kadınlar ve çocuklar bu hükümden dışarı.
99- Onlardır Allah'ın
bağışlayacağı umulanlar ve Allah bağışlayıcıdır, suçları
örtücüdür.
100- Allah yolunda yurdundan
göçen, yeryüzünde barınacak birçok yerler bulur,
ferahlığa erer ve kim, Allah ve Peygamberi uğrunda
evinden çıkıp hicret eder de sonra ona ölüm gelip
çatarsa onun ecri Allah'a aittir ve Allah suçları örter
rahîmdir.
101- Yeryüzünde sefere
çıktığınız zaman kâfirlerin, size bir zarar vereceğinden
ürkerseniz namazı kısaltmada bir vebal yok size ve
kâfirler, zâten size apaçık düşmandır.
102- Onların içinde bulunur da
namaz kıldırırsan onların bir kısmı seninle berâber ve
silâhları yanlarında olarak namaz kılsın, secde ettiler
mi öbür kısmı, arkanızda dursun. Sonra namaz kılmayan
takım gelsin, seninle namaz kılsın, kalkanlarını,
silâhlarını üstlerinde bulundursunlar. Kâfirler,
birdenbire üstünüze bir saldırışta bulunmak için sizin
silâhlarınızdan, eşyanızdan gafil olmanızı isterler.
Ancak yağmurdan dolayı müşkülâta uğrarsanız, yahut
hastaysanız silâhlarınızı çıkarmada vebal yok size,
fakat ihtiyatlı davranın; şüphe
yok ki Allah, kâfirlere aşağılatıcı bir azap
hazırlamıştır.
103- Namazı kıldıktan sonra
ayaktayken, otururken ve yanınıza yaslanınca Allah'ı
anın, tam emniyete ve huzura ulaşınca da namazı dosdoğru
kılın, çünkü namaz, müminlere muayyen vakitlerde
kılınmak üzere farz edilmiştir.
104- Düşman olan kavmi takipte
gevşek davranmayın. Siz acı duyuyorsanız şüphe yok ki
onlar da sizin duyduğunuz acıyı duyuyorlar ve siz
Allah'tan, onların ummadığı şeyleri umuyorsunuz ve
Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
105- Biz sana kitabı, insanlar
arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye
bir gerçek olarak indirdik, hainleri savunma.
106- Allah'tan yarlıganma dile,
şüphe yok ki Allah, suçları örten rahîmdir.
107- Nefislerine hâinlik
edenlerden yana çıkıp uğraşma; şüphe yok ki Allah,
hâinlikte ileri giden suçluları sevmez.
108- İnsanlardan gizlerler de
Allah'tan gizlemezler, halbuki Tanrının râzı olmadığı
sözü geceleyin söylerler, düzenler düzerlerken de o,
onlarlaydı ve Allah, onların bütün yaptıklarını kavrar.
109- İşte siz o kişilersiniz ki
dünya hayâtında onları tuttunuz, onlar için uğraştınız;
fakat kıyâmet gününde, Allah'a karşı kim savunacak
onları, yahut kim koruyacak onları?
110- Kim bir kötülük eder, yahut
nefsine karşı zulümde bulunur da sonra Allah'tan
yarlıganmak dilerse Allah'ı, suçları örtücü ve rahîm
olarak bulur.
111- Kim bir suç işlerse o suçu
kendi aleyhine kazanmıştır, zararı kendine ve Allah, her
şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
112- Kim bir hatada bulunur,
yahut suç işler de onu bir suçsuza isnat ederse iftirâda
bulunmuş, apaçık bir günahı yüklenmiş olur.
113- Allah'ın sana lütfü, ihsânı
ve rahmeti olmasaydı onların bir kısmı seni bile doğru
yoldan çıkarmayı kurmuştu, fakat onlar, ancak
kendilerini sapıklığa sevk ederler ve hiçbir hususta
sana zarar veremezler ve Allah, sana kitabı ve hikmeti
indirdi ve evvelce bilmediğin şeyleri öğretti sana ve
Allah'ın, sana lütfü ve ihsânı pek büyüktür.
114- Onların toplanıp gizlice
konuşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak kim sadakayı,
iyiliği ve insanların arasını bulmayı emrederse onun
sözünde hayır var. Allah'ın razılığını kazanmak için
bunları yapana pek büyük bir mükâfat vereceğiz.
115- Kendisince doğru yol apaçık
belli olduktan sonra Peygambere aykırı hareket eden ve
inananların yolundan başka bir yola giden kişiyi döndüğü
yolda bırakırız ve cehenneme atarız; orası, ne de kötü
yerdir.
116- Şüphe yok ki Allah,
kendisine eş tanıyanı yarlıgamaz, bundan başka dilediği
kişinin bütün suçlarını örter, yarlıgar ve kim Allah'a
eş tanırsa öylesine sapıtmıştır ki tuttuğu yol, doğru
yoldan pek uzaktır.
117- Onlar, Allah'ı bırakırlar
da dişi saydıkları putlara taparlar, böylece de ancak
inatçı Şeytan'a tapmış olurlar.
118- Allah'sa ona lânet etmişti,
o da demişti ki: Andolsun ki kullarından bir kısmını,
ayartacağım da.
119- Onları doğru yoldan
saptıracağım, olmaz isteklere sürükleyeceğim, putlara
hayvanlar adatacağım da onların kulaklarını yarmalarını,
Allah'ın yarattığını bozmalarını emredeceğim. Allah'ı
bırakıp Şeytan'ı dost edinen, apaçık bir zarara düşmüş,
ziyana uğramıştır.
120- Şeytan, onlara vaatlerde
bulunur, onları olmayacak isteklere sürükler, kuruntular
verir; fakat Şeytan'ın vaatleri, ancak aldatıştan
ibarettir.
121- Onlardır yurtları cehennem
olanlar ve oradan başka bir sığınak bulamazlar.
122- İnananları ve iyi işlerde
bulunanları, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere
sokacağız, oralarda ebedî kalacaklar; işte Allah'ın
gerçek vaadi ve kimdir Allah'tan daha doğru sözlü?
123- Ne sizin boşuna
kuruntularınızın aslı var, ne kitap ehlinin
kuruntularının aslı. Kim kötülük ederse cezasını görür
ve Allah'tan başka ne bir dost bulur, ne bir yardımcı.
124- Erkek olsun, kadın olsun,
inanıp da iyi işlerde bulunanlar, cennete girerler ve
kıl kadar bile zulüm görmezler, hakları zayi olmaz.
125- Kimin dini daha güzeldir
iyilikte bulunarak özünü Allah'a teslîm eden ve Tanrıyı
bir tanıyan İbrahîm'in dinine uyan kişinin dininden ve
Allah İbrahîm'i dost edinmiştir.
126- Allah'ındır ne varsa
göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve Allah, her şeyi
kavramış, kuşatmıştır.
127- Kadınlar hakkında senden
fetva istiyorlar, de ki: Onlar hakkındaki fetvayı Allah
veriyor ve kendilerine verilmesi icap eden mîrası
vermediğiniz ve beğenip almadığınız yetim kızlarla âciz
çocuklar hakkında ve yetimlere adâletle muâmele
hususunda işte size kitapta okunan hüküm. Hayra ait
neler yaparsanız şüphe yok ki Allah hepsini bilir.
128- Kadın, kocasının kendisine
eziyet edeceğinden, yahut kendisini ihmal edeceğinden
korkarsa karıyla kocanın, kendi aralarında uzlaşıp
barışmaları hususunda her ikisine de vebal yok ve barış,
daha hayırlıdır da. Zâten nefislerde nekeslik meyli
vardır, fakat iyilik eder, hoş geçinir ve sakınırsanız
şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
129- Kadınlar arasında adâletle
muâmele etmeyi ne kadar isteseniz, bu hususa ne kadar
düşseniz imkân yok, yapamazsınız, adâletle muâmele
edemezsiniz. Hiç olmazsa onların birine tamamıyla
meyledip öbürünü muallâktaymış gibi bir vaziyete
düşürmeyin, uzlaşır ve sakınırsanız şüphe yok ki Allah,
suçları örter rahîmdir.
130- Karıyla koca ayrılacak
olurlarsa Allah, her birini lütuf ve keremiyle
ihtiyaçtan kurtarır ve Allah'ın lütfü boldur, hüküm ve
hikmet sahibidir o.
131- Ve Allah'ındır ne varsa
göklerde ve ne varsa yeryüzünde Andolsun ki sizden önce
kendilerine kitap verilenlere de, size de Allah'tan
çekinmenizi tavsiye ettik. Fakat kâfir olursanız şüphe
yok ki Allah'ındır ne varsa göklerde ve ne varsa
yeryüzünde ve Allah, her şeyden müstağnîdir ve övüş ona
lâyıktır.
132- Ve Allah'ındır ne varsa
göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve koruyucu olarak Allah
yeter.
133- Dilerse ey insanlar, sizi
ortadan kaldırır, başkalarını getirir ve Allah'ın buna
gücü yeter.
134- Dünya mükâfatını dileyen
bilsin ki dünya mükâfatı da Allah'ın yanındadır, âhiret
mükâfâtı da ve Allah her şeyi duyar, görür.
135- Ey inananlar, Allah için
daima adâleti tam yerine getirin ve tanıklığı o yolda
yapın, hattâ kendi aleyhinize, yahut anayla babanın ve
yakınların aleyhine bile olsa. Hattâ zengin, yahut
yoksul bile olsa, çünkü Allah ikisine de sizden daha
ziyade sahiptir, sizden daha fazla korur onları ve siz,
adâleti icra ederken nefsinizin dileğine uymayın. Bir
tarafı gözeterek hüküm verir, yahut birinden yüz
çevirirseniz bilin ki Allah, şüphe yok, yaptıklarınızın
hepsinden haberdardır.
136- Ey inananlar, inanın
Allah'a ve Peygamberine ve Peygamberine indirdiği kitaba
ve evvelce inen kitaba ve kim Allah'a, meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanmazsa
şüphe yok ki doğru yoldan pek uzak kalmış, tamamıyla
sapıtmış gitmiştir.
137- O kişiler ki iman ettiler
de sonra kâfir oldular, sonra gene iman ettiler, sonra
gene kâfir oldular, sonra da küfürlerini arttırdılar,
Allah suçlarını örtmez onların ve doğru yola getirmez
onları.74[12]
[12] Mûsâ Peygambere inandıktan
sonra buzağıya taparak kâfir olan, sonra tekrar dine
geldikleri halde İsa gelince ona inanmayan ve Hz.
Muhammed (s.a.a)'e karşı büsbütün inkârlarını arttıran
Museviler ve bu âyetten sonraki âyetin hükmüne göre
münafıklar.
138- Münâfıkları, elemli bir
azapla müjdele.
139- Onlar, inananları
bırakırlar da kâfirleri dost edinirler. Yüceliği,
kudreti onlardan mı umuyorlar, onlardan mı arıyorlar?
Hiç şüphe yok ki bütün yücelik ve kudret Allah'ındır.
140- Kitapta, Allah'ın
âyetlerini inkâr ettiklerini ve onlarla eğlendiklerini
duyarsanız, başka bir bahisten söz açıncaya dek onlarla
oturmayın, yoksa siz de onlara benzersiniz diye size bir
emir indirmiştir. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla
kâfirlerin hepsini de cehennemde toplayacaktır.
141- Onlar, sizin ahvâlinizi
gözetip dururlar. Siz, Allah'ın lütfüyle bir fetih elde
ederseniz biz de derler, sizinle değil miydik? Kâfirlere
bir zafer payı düşse üstünlüğünüzü temin etmedik mi,
inananların, size hücumunu menetmedik mi derler. Kıyamet
gününde, Allah hakkınızda hükmeder ve Allah, kâfirlere,
müminler aleyhine bir yol, bir başarı vermez.
142- Münâfıklar, Allah'ı
kandırmak isterler ve o da onların cezasını verir.
Onlar, namaza üşenerek kalkarlar, halk görsün diye
kılarlar ve Allah'ı pek az anarlar ancak.
143- Onlar, imanla küfür
arasında bocalayıp dururlar, ne onlara mal olurlar, ne
bunlara ve Allah, kimi doğru yolundan saptırdıysa onu
yola getiremezsin artık.
144- Ey inananlar, müminleri
bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. İster misiniz kendi
aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil veresiniz?
145- Şüphe yok ki münâfıklar,
ateşin en aşağı katındadırlar ve kesin olarak onlara bir
tek yardımcı bile bulamazsın.
146- Ancak tövbe edenler, ıslah
olanlar, Allah'a sarılanlar ve Allah için dinlerinde
ihlas sahibi bulunanlar müstesna. Onlar, inananlarladır
ve Allah, müminlere pek büyük bir ecir verecektir.
147- Allah ne diye azâb etsin
size şükrederseniz ve inanırsanız ve Allah şükredenlerin
mükâfatını verir ve onları bilir zâten.
148- Allah, zulüm gören
müstesna, kötü sözün apaçık söylenmesini sevmez ve Allah
duyar, bilir.
149- Açıkça bir hayır
yaparsanız, yahut yaptığınız hayrı gizlerseniz, yahut da
gördüğünüz kötülüğü bağışlarsanız bilin ki Allah, şüphe
yok, bağışlayıcıdır, her şeye gücü yeter.
150- Onlar, öyle kişilerdir ki
Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah'la
peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve bâzısına
inandık, bâzısına inanmadık derler ve imanla küfür
arasında bir yol tutmak isterler.
151- İşte onlardır gerçekte
kâfirler ve biz kâfirler için, aşağılatıcı bir azap
hazırlamışızdır.
152- Allah'a ve peygamberlerine
inananlara ve içlerinden hiçbirini ayırt etmeyenlere
gelince: Onlara ecirleri verilecektir ve Allah, suçları
örten rahîmdir.
153- Kitap ehli, onlara gökten
bir kitap indirmeni isterler, Mûsâ'dan bundan da büyük
bir şey istemişler, bize Allah'ı apaçık göster
demişlerdi de zulümleri yüzünden bir yıldırım düşüp
yakıvermişti onları. Sonra da onlara apaçık deliller
geldiği halde buzağıya tanrı demişlerdi, gene de bu
suçlarını bağışlamıştık da Mûsâ'ya apaçık bir kudret
vermiştik.
154- Ettikleri ahdi yerine
getirsinler diye Tur dağını, oldukları yerin üstünde
yüceltmiş ve onlara, şehrin kapısından secde ederek
girin demiştik ve cumartesi günü demiştik, haddi aşmayın
ve onlardan pek kuvvetli bir söz almıştık.
155- Sonra sözlerinde durmayıp
ahitlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr
etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve
kalplerimiz kapalı, anlamıyoruz demeleri yüzünden
cezalarını buldular; kalplerini, küfürleri yüzünden
Allah kapamıştır, o yüzden de içlerinden ancak pek azı
imana gelir.
156- Ve inkâr etmeleri, Meryem
hakkında söz söylemeleri, ona pek büyük bir iftirâda
bulunmaları.
157- Ve biz Allah'ın peygamberi
Meryemoğlu ve Mesîh İsa'yı öldürdük demeleri yüzünden
cezalarını buldular. Onu öldüremediler de, asamadılar
da, onlara öyle göründü. Zâten ihtilâfa düştükleri şeyde
de onun hakkında zan içindedir onlar, ona ait bir
bilgileri yoktur da ancak şüpheye kapılırlar. Gerçekten
de apaçık onu öldüremediler.
158- Allah onu kendisine
yüceltti ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet
sahibidir.75[13]
[13] Ahd-i Cedid'e nazaran İsa
Peygamber, Yuda tarafından ele verilmiş, haça gerilerek
öldürülmüş, sonra dirilip bir kaç gün şakirtleri
arasında yaşadıktan sonra göğe ağmıştır. Müslüman
inancına göre İsa'yı ele veren, yahut bir başkası İsa
sanılarak haça gerilmiş, Hz. İsa diri göğe ağmıştır.
159- Ve kitap ehlinden hiçbiri
kalmayacak ki onun ölümünden önce ona inanmasın, o da
kıyâmet günü, onların aleyhine tanık olacak.
160- Yahûdi olanlardan meydana
gelen zulüm yüzünden de onlara helâl edilen tertemiz
şeyleri haram ettik ve bu, halkın çoğunu Allah yolunda
menetmeleri.
161- Nehyedildikleri halde faiz
almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri
yüzündendir ve biz, içlerinden kâfir olanlara elemli bir
azap hazırladık.
162- Fakat onlardan bilgide
ileri olanlar ve inananlar, sana indirilene de
inanırlar, senden önce indirilenlere de ve namaz
kılanlardır, zekât verenlerdir, Allah'a ve âhiret gününe
inananlardır onlar ve biz onlara büyük bir ecir
vereceğiz.
163- Biz vahyettik sana, nitekim
vahyettik Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere ve
vahyettik İbrahîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Yakup'a ve
evlâtlarına ve İsa'ya, Eyyub'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve
Süleyman'a ve Dâvûd'a Zebur'u verdik.
164- Ve öyle peygamberler var ki
onların ahvâlini anlattık sana önceden ve Allah Mûsâ ile
de konuşmuştu.
165- Ve peygamber,
müjdeleyenlerdir ve korkutucu haber verenler; tâ ki
insanların, peygamberler geldikten sonra Allah'a karşı
bir mazeretleri, bir bahaneleri kalmasın artık ve Allah,
üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
166- Fakat Allah, sana indirdiği
kitapla tanıklık eder ki onu, bilerek indirmiştir ve
melekler de tanıklık ederler ve tanık olarak Allah
yeter.
167- Kâfir olanlar ve halkı
Allah yolundan çıkaranlarsa öylesine sapıtmışlardır ki
tuttukları yol, doğru yoldan pek uzaktır.
168- Kâfir olanları ve
zulmedenleri Allah yarlıgamaz ve onları hiç bir yola
sevk etmez.
169- Ancak cehennem yoluna sevk
eder, ebedî kalırlar orada ve bu, Allah'a pek kolaydır.
170- Ey insanlar, şüphe yok ki
peygamber, Rabbinizden gerçek olarak gelmiştir size, siz
de inanın, hayırlıdır size bu. İnkâr ederseniz şüphe yok
ki Allah'ındır ne varsa göklerde ve yeryüzünde ve Allah,
her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
171- Ey kitap ehli, dininizde
aşırı gitmeyin ve Allah hakkında gerçek olanı söyleyin.
Meryemoğlu Mesîh İsa, ancak Allah'ın peygamberidir ve
Meryem'e ilga ettiği kelimesidir ve kendisine ait bir
ruhtur. Artık inanın Allah'a ve peygamberlerine ve Tanrı
üçtür demeyin, vazgeçin bundan, bu hayırlıdır size.
Allah, ancak tek tanrıdır, oğul sahibi olmaktan
münezzehtir ve onundur ne varsa göklerde ve ne varsa
yeryüzünde ve koruyucu olarak Allah yeter.
172- Ne Mesîh, Allah'a kul
olmaktan çekinir, ne de Tanrının kendisine
yakınlaştırdığı melekler ve ona kulluktan çekinen ve
ululanmak isteyenleri o, tapısında toplayacaktır.76[14]
[14] Matyus İncili'nin sonunda
üç uknumun Baba, Oğul ve Rûh-ül-Kudüs olduğu
bildirilmektedir (28, 19). Bu İncil'de ve diğer üç
İncil'de yer yer, Tanrının baba, İsa'nın da oğul olduğu
ve Ruh-ül-Kudüs'le kuvvetlenip olağanüstü şeyler yaptığı
tekrarlanır. Hasılı Hıristiyanlığın esası, üç uknuma,
yani asla inanmaktır. Onlarca Tanrı, öyle bir varlıktır
ki bu varlık, Baba, Oğul ve Ruh-ü-Kudüs olarak tecelli
eder. Baba, Oğul ve Ruh-ül-Kudüs de tek tanrı sayılır.
Baba hayatı, Oğul kelâmı, Ruh-ül-Kudüs de kudreti temsil
eder. Kelâm, yani oğul olan İsa, lâhutun, Tanrılığın,
nâsut, yani insan sûretine bürünmesi ve zuhur etmesidir.
Müslümanlık, tek ve münezzeh Tanrı esasına dayanır.
173- İnananların ve iyi işler
işleyenlerin ecirlerini ödeyecek ve lütfünü, onlar
hakkında daha da arttıracaktır. Kulluktan çekinip
ululanmak isteyenleriyse elemli bir azapla
azaplandıracaktır ve onlar, Allah'tan başka ne bir dost
bulurlar, ne bir yardımcı.
174- Ey insanlar, size
Rabbinizden reddi mümkün olmayan bir delil gelmiştir ve
size apaçık bir nur indirmişizdir.
175- Allah'a inanıp ona
sarılanları o, kendi rahmetine ve ihsânına alacak ve
onları doğru yola sevkedecektir.
176- Fetva isterler senden, de
ki; Allah size fetva vermede babası ve çocuğu olmayanın
mîrasına ait: Evlâdı olmayan bir erkek ölür de onun bir
tek kız kardeşi kalırsa bıraktığı malın yarısı onundur.
Mîrasçı erkek kardeşse çocuğu ve babası olmayan kız
kardeşinin bıraktığı bütün mal, onundur; kız kardeş
ikiyse, yahut daha fazlaysa erkek kardeşin bıraktığı
malın üçte ikisini alırlar. Mîrasçılar, aynı şartlar
dahilinde erkek ve kız kardeşlerse erkeğe, kadına
nispetle iki pay verilir. Allah, size doğru yoldan
sapmamanız için bunları açıklamaktadır ve Allah, her
şeyi bilir.
5- MÂİDE SÜRESİ
(Yüz yirmi âyettir. Medenîdir,
ancak 3. âyetin "Bugün dininizi ikmal ettim, size
verdiğim nîmetimi tamamladım, size din olarak
Müslümanlığı verdim de hoşnut oldum" kısmı, Vidâ
haccında, arefe günü inmiştir. Hükme ait son âyettir.
Sûrede, İsa Peygamberin duasıyla, gökten, içinde
yemekler bulunan bir sofra indiği anlatıldığı cihetle
sofra ve yemek anlamına gelen Mâida adıyla adlanmıştır.)
Rahman ve Rahîm Allah Adıyla
1- Ey inananlar, ahitlerinizi
yerine getirin. Dört ayaklı hayvanlar helâl edilmiştir
size, ancak size söylenecekler müstesna; ihramdayken,
helâl olan hayvanları avlanmak da haramdır. Şüphe yok ki
Allah, dilediğini hükmeder.
2- Ey inananlar, Allah'a ibadete
vesile olan, hac töreni yapılan yerlerin ve savaşın
haram edildiği ayların hürmetini koruyun, hac
kurbanlarına, kurban edilecekleri belli olsun diye
boynuna bir şey takılan hayvanlara, Rablerinden bir
lütfe ve râzılığa ulaşmak için Beyt-ül Harâm'ı ziyarete
gelenlere hürmetsizlik etmeyin. İhramdan çıkınca
avlanın. Sizi Mescid-i Harâm'dan meneden kavme karşı
beslediğiniz kin aşırı hareket etmenize, tecavüzde
bulunmanıza sebep olmasın. İyilik etmek ve kötülükten
sakınmak hususunda birbirinize yardım edin, suç işlemek
ve düşmanlık etmek için yardımlaşmayın ve Allah'tan
sakının, şüphe yok ki Allah'ın cezası, çok çetindir.
3- Haram edilmiştir size ölü,
kan, domuz eti, Allah'tan gayrı putlar adına kesilen
hayvanlar, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşüp
ölmüş, başka bir hayvan tarafından süsülüp öldürülmüş,
canavar tarafından parçalanmış olanlar; ancak ölmeden
yetişip kestikleriniz müstesna; ve taştan yapılmış ve
dikilmiş putlar adına kesilenler ve fal için çekilen
oklarla rızık arayış. Bunlar, kötülüktür. Bugün
kâfirler, dininiz yüzünden meyus olmuşlardır artık
sizden, korkmayın onlardan, benden korkun. Bugün
dininizi ikmal ettim, size verdiğim nîmetimi tamamladım,
size din olarak Müslümanlığı verdim de hoşnut oldum. Pek
aç kalıp zora düşen, suç işlemek niyetinde olmamak
şartıyla haram edilen şeyleri yiyebilir ve şüphe yok ki
Allah, suçları örter rahîmdir.77[1]
[1] Ezlâm, fal için çekilen
oklardır. Müslümanlıktan evvelki devre ait bir geleneğe
göre bu okların bir kısmının üstünde, Rabbim emretti,
bir kısmında, Rabbim nehyetti yazısı vardı. Yazısız
olanları da mevcuttu. Araplar, bir iş yapacakları, yahut
yola çıkacakları zaman bu okları birbirine karıştırır,
bir tanesini çekerlerdi. Emir yazısı bulunan çıkarsa o
işi yaparlar, yolculuğa çıkarlar, yapmaması yazılı ok
çıkarsa o işten, o yolculuktan vazgeçerlerdi. Yazısız ok
çıkarsa tekrar karıştırır, bir yazılı ok çıkıncaya dek
çekerlerdi. Bu oklar, bir putun yanında dururdu.
Kestikleri kurbandan o puta da pay ayırırlardı.
4- Kendilerine neler helâl
edilmiştir diye sana sorarlar. De ki: Size temiz şeyler
ve Allah'ın, size öğrettiği bilgiyle öğretip
yetiştirdiğiniz avcı hayvanların tuttukları avlar helâl
edilmiştir. Sizin için tuttuklarını yiyin ve avlanır,
avı tutup keserken Allah adını anın ve Allah'tan
sakının, şüphe yok ki Allah, pek tez hesap görür.
5- Bugün size bütün temiz şeyler
helâl edilmiştir ve kendilerine kitap verilenlerin
yemekleri de helâldir size, sizin yemekleriniz de
helâldir onlara ve inanan kadınlardan namus ve iffet
sahibi olanlarla kendilerine kitap verilenlere mensup
namuslu kadınlar da, mehirlerini vermek, zina etmemek ve
gizli dost tutmamak şartıyla size helâldir ve kim imanı
inkâr ederse bütün işledikleri boşa gider ve o, âhirette
ziyan edenlerdendir.
6- Ey inananlar, namaza
kalktığınız zaman yıkayın yüzlerinizi ve dirseklerinizle
berâber ellerinizi ve başınızın bir kısmını meshedip
ayaklarınızı topuklarınızla berâber ve cünüpseniz iyice
yıkanıp arının. Hastaysanız, yahut seferdeyseniz, yahut
içinizden biri ayak yolundan geldiyse, yahut da
kadınlara temas etmişseniz su bulamadığınız takdîrde
temiz toprakla teyemmüm edin de toprakla yüzünüzü,
ellerinizi meshedin. Allah, sizi güce koşmayı istemez,
fakat şükredesiniz diye tertemiz olmanızı ve size
verdiği nîmeti tamamlamayı diler.
7- Anın size verilen Allah
nîmetini ve duyduk, itaat ettik dediğiniz zaman ona
vermiş olduğunuz sözü ki bu sözle bağlamıştır sizi ve
çekinin Allah'tan. Şüphe yok ki Allah, yüreklerde ne var
bilir.
8- Ey inananlar, Allah için
daima doğru hükmedin, adâlete tam uygun tanıklıkta
bulunan ve bir kavme olan kininiz, sizi adâletten
alıkoymasın. Adâlette bulunun ki bu, takvaya daha
yakındır ve çekinin Allah'tan. Şüphe yok ki Allah, ne
yaparsanız hepsinden de haberdardır.
9- Allah, inanıp iyi işlerde
bulunanlara vaat etti, onlarındır yarlıganma ve pek
büyük mükafat.
10- Kâfir olanlara ve
âyetlerimizi inkâr edenlere gelince: Onlardır cehennem
ehli.
11- Ey inananlar, anın Allah'ın
nîmetini size, hani bir kavim, size el uzatmaya
niyetlenmişti de onların ellerini çektirmişti sizden ve
çekinin Allah'tan ve inananların, ancak Allah'a
dayanmaları gerek.
12- Ve Allah İsrailoğullarından
kuvvetli söz almıştı ve onlardan on iki emin adam
göndermiştik ve Allah demişti ki: Ben, sizinleyim, namaz
kılarsanız, zekât verirseniz, peygamberlerime inanır,
onlara yardım edip ulularsanız ve Allah'a borç
verircesine onun yolunda yoksulları doyurur, iyilik
eder, para harcarsanız mutlaka kusurlarınızı örter ve
mutlaka sizi, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere
sokarım. Fakat bundan sonra içinizden kâfir olan, şüphe
yok ki doğru yoldan sapmıştır artık.
13- Ahitlerini bozdukları,
verdikleri sözden döndükleri için lânet ettik onlara ve
kalplerini katılaştırdık. Onlar, sözlerin yerini
değiştirirler, kendilerine verilen öğütten bir hisse de
almazlar. Pek azı müstesna daima hainliklerini duyarsın,
gene de bağışla onları, geç suçlarından. Şüphe yok ki
Allah, iyilik edenleri sever.
14- Onlardan, biz Nasrânîyiz
diyenler de var, onlardan da söz aldık, fakat
kendilerine verilen öğütten hisse almayı unuttular, biz
de kıyamete dek aralarına düşmanlık ve kin saldık.
Allah, onların neler yaptığını bildirecek.78[2]
[2] Nasrâni Hıristiyan, Nasârâ
Hıristiyanlar anlamına gelir. Hıristiyanlara, İsa
Peygamberin Nâsıra denen köyden yetiştiği, yahut dine
yardım ettikleri için Nasrâni denmiştir. Nasran denilen
köye nispetle Nasrâni denmiştir diyenler de vardır
(al-Müfredât, s. 514).
15- Ey kitap ehli, kitapta
olduğu halde gizlediklerinizin çoğunu apaçık size
bildiren, çoğunu da affedip yüzünüze vurmayan
Peygamberimiz gelmiştir size; Allah'tan bir nur ve
apaçık bir kitap gelmiştir size.
16- Allah, kendi rızasına
uyanları, onunla esenlik yollarına götürür ve dileğiyle
onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru
yola sevk eder.
17- Gerçekten de şüphe yok ki
Allah, Meryem oğlu Mesîh'tir diyenler kâfir oldular. De
ki: Meryem oğlu Mesîh'i de, anasını da ve
yeryüzündekilerin hepsini de helâk etmeyi dilese Allah'a
karşı herhangi bir şeye kim sahip çıkabilir? Ve
Allah'ındır göklerin, yeryüzünün ve ikisinin arasında
olanların saltanatı. Dilediğini yaratır ve Allah'ın her
şeye gücü yeter.
18- Yahûdiler ve Nasrânîler, biz
Allah'ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz dediler. De ki:
Öyleyse neden günahlarınızdan dolayı size azâp ediyor?
Hayır, siz, ancak onun yarattığı insanlardansınız; o,
dilediğini yarlıgar, dilediğine azâp eder ve Allah'ındır
göklerin, yeryüzünün ve ikisinin arasında bulunanların
saltanatı ve her iş, ona aittir.79[3]
[3] Ahd-i Atıyk'te ve bilhassa
Ahd-i Cedid'de Tanrıya baba, insanlara oğullar
denegelmiştir. Kur’ân, anlam bakımından iltibası bulunan
bu çeşit sözleri nehyeder.
19- Ey kitap ehli, bize ne bir
müjdeci geldi, ne bir korkutucu dememeniz için
peygamberlerin arasının kesildiği bir devirde size, her
şeyi açıklayan Peygamberimiz geldi. İşte size şüphesiz
olarak bir müjdeci, bir kokutucu geldi ve Allah'ın, her
şeye gücü yeter.
20- Hatırla o zamanı ki Mûsâ,
kavmine, ey kavim demişti, anın Allah'ın size verdiği
nîmeti ki içinizden peygamberler gönderdi ve padişahlar
çıkardı ve size, âlemlerde, hiçbir kimseye vermediğini
verdi.
21- Ey kavmim, Allah'ın size
vermeyi takdîr ettiği kutlu yere girin ve gerisin-geriye
dönmeyin, yoksa ziyankâr olursunuz, ancak ziyana
dönersiniz.
22- Onlarsa yâ Mûsâ demişlerdi,
orada zorlu erler var, onlar orada oldukça biz, kesin
olarak giremeyiz, ama oradan çıkarlarsa gireriz.
23- İçlerinden, korkan ve Allah
tarafından nîmetlere mazhar olmuş bulunan iki kişi,
kapıdan girip saldırın üstlerine demişti; oraya
girerseniz şüphe yok ki üst olursunuz siz ve ancak
Allah'a dayanın inanmışsanız.
24- Yâ Mûsâ demişlerdi, onlar
orada bulundukça biz, oraya ebedîyen giremeyiz. Sen,
Rabbinle git, ikiniz çarpışın onlarla, biz burada oturup
duracağız.
25- Mûsâ, ya Rabbi demişti,
benim hükmüm ancak kendime, bir de kardeşime geçiyor. Şu
kötülük eden kavimle aramızı sen ayır.
26- Tanrı demişti ki: Orası, tam
kırk yıl onlara haram edildi. Çölde sersemcesine
dolaşacaklar, tasalanma o kötülükte bulunanlar
için.80[4]
[4] Bu âyetlerdeki olaylar,
Ahd-i Atıyk'ın "a'dât" bölümünde 13. ve 14. bablarda
etrafıyla anlatılmadadır.
27- Oku onlara Âdem'in iki
oğluna ait gerçek haberi. Hani onlar, Tanrıya yaklaşmak
için kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmişti,
öbürününki kabul edilmemişti ve o, seni mutlaka
öldüreceğim demişti ona, o da demişti ki: Allah ancak,
kendisinden çekinenlerin kurbanını kabul eder.
28- Andolsun, beni öldürmek için
elini uzatsan da bana, ben sana, seni öldürmek için
elimi uzatmayacağım; çünkü ben, âlemlerin Rabbi
Allah'tan korkarım.
29- Dilerim, kendi suçunla
berâber benim suçumu da yüklenesin de cehennem ehlinden
olasın ve budur cezası zulmedenlerin.
30- Nihâyet kardeşini öldürme
hususunda nefsine uydu da öldürdü onu ve ziyankârlardan
oluverdi.
31- Sonra, kardeşinin cesedini
nasıl örteceğini göstermek için Allah, bir karga
gönderdi. Bu karga, yeri eşmedeydi. Yazıklar olsun bana
dedi, kardeşimin cesedini gömmede şu karga kadar bile
olamadım ha? Ve o, artık nedamet edenlere katılmıştı
zâten. 81[5]
[5] Ahd-i Atıyk'te "Tekvin"
bölümünün 4. babında bu olay anlatılmaktadır.
32- Bu yüzden şu hükmü yazdık
İsrailoğullarına: Şüphe yok ki bir insanı öldürmesine,
yahut yeryüzünde bozgunculuk etmesine karşılık olmayarak
birisini öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir ve
kim, birisini kurtarır, diriltirse bütün insanları
diriltmiş gibidir. Andolsun ki peygamberlerimiz, onlara
apaçık delillerle geldiler de gene onların çoğu, bundan
sonra yeryüzünde hadlerini aştılar.
33- Allah'a ve Resûlüne savaş
açanlarla yeryüzünde bozgunculuk etmeye koşanların
cezaları, ancak öldürülmektir, yahut asılmaktır, çapraz
olarak elleriyle ayaklarının kesilmesidir, yahut da
bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada
uğradıkları horluktur, âhiretteyse pek büyük bir azap
vardır onlara.
34- Ancak onlardan, ele geçmeden
tövbe edenler, bu hükümden dışarıdır. Şüphesiz olarak
bilin ki Allah, suçları örter, rahîmdir.
35- Ey inananlar, çekinin
Allah'tan ve onu vesîleyle arayın ve savaşın onun
yolunda da muradına erenlerden olun.82[6]
[6] Vesile, Tanrı yoluna
bilgiyle, kullukla yürümek ve şer'i hükümlere riâyet
etmektir (al-Müfredât, s. 545).
36- Kâfir olanlar, yeryüzünde ne
varsa hepsine, hattâ bir misli fazlasına sahip olsalar
da kıyâmet gününün azâbından kurtulmak için hepsini
verseler gene makbule geçmez ve onlara pek elemli bir
azap vardır.
37- Ateşten çıkmak isterlerse de
çıkamaz onlar ve onlar içindir sürüp giden bir azap.
38- Erkek olsun, kadın olsun,
hırsızlık edenlerin, elde ettiklerine karşılık, Allah
tarafından ibret verici bir ceza olarak kesin ellerini
ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
39- Ettiği zulümden sonra tövbe
eden ve düzgün bir hale gelenin tövbesini Allah kabul
eder. Şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahîmdir.
40- Bilmez misin Allah'ı ki
göklerin de tasarrufu ona aittir, yeryüzünün de ve
dilediğine azâp eder, dilediğini yarlıgar ve Allah'ın,
her şeye gücü yeter.
41- Ey Peygamber, ağızlarıyla
inandık diyen, fakat yürekleriyle inanmayanlardan ve
Yahûdilerden, boyuna kâfirliğe koşuşanlar, seni mahzun
etmesin. Onlar, sözleri, yalan söylemek için boyuna
dinleyip dururlar, senin yanına gelmemiş olan bir başka
kavim için dinlerler boyuna. Onlar, sözlerin bâzısının
yerlerini değiştirirler de size şu tarzda fetva
verilirse derler, kabul edin, verilmezse çekinin kabul
etmekten ve Allah, kime azâb etmek isterse sen, Allah'ın
isteğine karşı o adama hiçbir şey yapamazsın. Onlar,
öyle kişilerdir ki Allah, yüreklerini temizlemeyi murâd
etmemiştir. Onlar içindir dünya da horluk ve onlar
içindir âhirette pek büyük bir azap.
42- Onlar, yalan söylemek için
boyuna dinlerler, haramı ve rüşveti de boyuna yerler.
Sana gelirlerse aralarında hüküm ver, yahut da yüz çevir
onlardan. Yüz çevirirsen, kesin olarak sana hiçbir zarar
veremez onlar ve eğer hüküm verirsen, aralarında,
adâletle hüküm ver, şüphe yok ki Allah, adâlet
sahiplerini sever.
43- Nasıl oluyor da içinde
Allah'ın hükmü bulunan Tevrat, yanlarındayken senin
hükmüne baş vuruyorlar, sonra da gene bu hükümden yüz
çeviriyorlar? Onlar, zâten inanmamışlardır.
44- Şüphe yok ki biz, Tevrat'ı
indirdik, onda doğru yola sevk ediş ve nûr var. Tanrıya
teslîm olan peygamberlerle hükümleri bilenler ve Allah
kitabını korumaya memûr olan bilginler, Yahûdilere, hep
ona göre hüküm verirlerdi ve hepsi de o kitabın
doğruluğuna tanıktı. Artık insanlardan korkmayın, benden
korkun ve âyetlerimi, az bir menfaat karşılığında
satmayın ve kimler, Allah'ın indirdiği hükme uygun
olarak hüküm vermezlerse onlardır kâfirlerin ta
kendileri
45- Ve o kitapta onlara
hükmettik ki cana karşılık can, göze karşılık göz, burna
karşılık burun, kulağa karşılık kulak, dişe karşılık diş
ve yaralara karşılık da yaralarla kısas var. Fakat kim
bağışlar da hakkından geçerse bu, suçlarının
yarlıganmasına sebep olur ve kimler, Allah'ın indirdiği
hükme göre hüküm vermezlerse onlardır zâlimlerin ta
kendileri.
46- Onların izinden de,
ellerinde bulunan Tevrât'ı gerçeklemek üzere Meryemoğlu
İsa'yı gönderdik ve ona, içinde doğru yola sevk eden
hükümler ve nûr bulunan ve ellerindeki Tevrât'ı
gerçekleyen, çekinenleri doğru yola sevk eden
sakınanlara öğüt olan İncil'i verdik.
47- İncil ehli de, Allah'ın o
kitapta indirdiği hükümlerle hüküm versinler. Ve kimler
Allah'ın indirdiği hükme göre hüküm vermezlerse onlardır
Tanrı buyruğundan çıkanların ta kendileri.
48- Ve sana da, önceki kitabı
gerçekleyen ve ona, emin bir tanık olan kitabı, gerçek
olarak indirdik. Artık aralarında, Allah'ın indirdiğine
göre hüküm ver ve sana gelen gerçekten dönüp onların
isteklerine uyma. Sizden her birerinize bir şeriat, bir
yol tâyin ettik ve Allah dileseydi bir ümmet yapardı
sizi, fakat size verdiği hükümler hususunda sizi
sınamaktadır, siz de hayırlı işlerde yarışın artık ve
hepinizin dönüp varacağı yer, Allah tapısıdır ve o,
haklarında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber
verecektir.
49- Aralarında, Allah'ın
indirdiği hükümlere göre hükmet ve onların dileklerine
uyma, Allah'ın, sana indirdiği hükümlerin bâzısından
seni saptıracaklarından çekin. Yüz çevirirlerse bil ki
ancak Allah, onları bâzı suçlarından dolayı musîbete
uğratacak ve insanların çoğu da buyruktan çıkmış
olanlardır zâten.
50- Hâlâ mı cahiliyet devrinin
hükmünü aramadalar? Gerçeği, şüphesiz bir sûrette
bilenler yanında hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir
ki?83[7]
[7] Kur’ân, Hz. Peygamberden
evvelki devre "câhiliyye", yani bilgisizlik devri adını
veriyor.
51- Ey inananlar, Yahûdilerle
Nasrânîleri dost edinmeyin. Onlar, birbirlerinin
dostudur ve sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki
o da, onlardandır. Şüphe yok ki Allah, zâlim olan kavmi
doğru yola sevk etmez.
52- Yüreklerinde bir hastalık
olanları ve bir felâkete uğramamızdan korkuyoruz,
diyerek onların içine katılan, onlara koşanları
görürsün. Fakat belki de Allah bir fetih verir, yahut
kendi katından bir iş çıkarır meydana da onlar,
içlerinde gizledikleri şeyden dolayı nâdim oluverirler.
53- İnananlar da derler ki,
sizinle beraber olduklarına dair bütün kuvvetleriyle
yemin edenler bunlar mı? İşte yaptıkları boşa çıktı,
ziyankâr oluverdiler.
54- Ey inananlar, içinizden kim
çıkar da dininden dönerse Allah onlara bedel öyle bir
kavim getirecektir yakında ki o onları sevecek, onlar
da, onu sevecek, inananlara karşı alçak gönüllü,
kâfirlere karşı yüce olacak o kavim. Allah yolunda
savaşacaklar ve hiçbir kınayanın kınamasından
korkmayacaklar. Bu, Allah'ın lütfü ve inâyetidir ki
dilediğine verir ve Allah'ın lütfü boldur, o her şeyi
bilir.84[8]
[8] Tanrı'nın, dininden
dönenlere bedel, meydana getirmeyi vaadettiği kavim
hakkında birçok rivâyetler vardır. Hasan, Katâde ve
Dahhâk'e göre bu kavim, dinden dönenlerle savaşan
Abû-Bekr'le ona uyanlardır. "Ansar" dır diyenler olduğu
gibi Yemenlilerdir diyenler de olmuş ve bu ayet inince
Hz. Muhammed (s.a.a)'in, Abu - Mûsa-l Aş'ariyi işaret
ederek bunun kavmidir onlar dediği rivayet edilmiştir.
Gene bir rivayete göre Hz. Muhammed(s.a.a)'e bu ayetteki
kavim hangi kavimdir diye sorulunca Selman'ın omzuna
vurup Fars kavmidir. Biatten dönenlerle, biat
etmeyenlerle ve Haricilerle savaşması dolayısıyla Hz.
Ali ve ashabıdır diyenler de vardır ki sahabeden Ammar,
Huzayfa ve İbni Abbas bu fikirdedir. Muhammed-al Bakır
ve Ca'fer-al Sadık'tan da bu rivayet edilmiştir. Mehdi
ve ashabı hakkındadır diyenler olduğu gibi her zamanda,
kötülüğe ve kötüye karşı koyanlardır diyenler de
olmuştur (Macma-al Beyan).
55- Sizin dostunuz, sahibiniz,
ancak Allah'tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz
kılanlar ve rükû ederken zekât verenlerdir.85[9]
[9] Bir gün, mescide bir yoksul
gelmiş, Allah için bir şey istemişti. Namazda
bulunduklarından hiç kimse bir şey verememiş, yoksul da
yâ Rabbi tanık ol; Peygamberinin mescidine geldim, bana
bir şey veren olmadı demişti. Bunun üzerine Ali,
rükûdayken elini uzatmış, yoksul, parmağındaki yüzüğü
alıp gitmişti. Bu ayet Ehli Beyt imamlarına, Sa'labi'ye,
Tabari'ye, Abû-Bekr-al Razi'ye göre bu olay üzerine
inmiştir. Başka çeşitli rivayetler de vardır (Macma).
56- Ve kim, Allah'tan,
Peygamberinden ve inananlardan yüz çevirirse bilsin ki
hiç şüphesiz Allah'a mensup olanlardır üst olacak
kişiler.
57- Ey inananlar, sizden önce,
kendilerine kitap verilenlerle kâfirlerden, dininizi
alay konusu yapan, onu oyuncak sayan kişileri dost
edinmeyin, çekinin Allah'tan inanmışsanız.
58- Birbirinizi namaza
çağırdığınız, ezan okuduğunuz zaman, bununla alay
ederler, bir oyun sayarlar bunu. Bu da şüphe yok ki
akılları olmayan, akıl edemeyen bir kavim
olduklarındandır.
59- De ki: Ey kitap ehli, bizden
hoşlanmayışınızın sebebi, ancak Allah'a ve bize
indirilene ve bizden önce indirilenlere inanmamızdan
başka bir şey mi ki? Ve sizin çoğunuz, buyruktan çıkmış
kişilersiniz.
60- De ki: Bundan daha fena
olanları, Allah'ın cezasına uğramış bulunanları haber
vereyim mi size? Allah'ın lânet ettiği, gazabına
uğrattığı, içlerinden bir kısmını maymun ve domuz
şekline soktuğu kişiler ve Şeytan'a tapanlar. İşte
bunlardır yeri daha kötü olanlar, doğru yoldan daha
fazla sapmış bulunanlar.
61- Sizin yanınıza geldiler mi,
inandık derler, halbuki onlar, bulunduğunuz yere
kâfirlikle girdikleri gibi gene kâfirlikle çıkmışlardır
ve Allah, onların gizlediğini, onlardan daha iyi bilir.
62- Onların çoğunu görürsün ki
suç işlemekte, düşmanlık etmekte, haram yemekte
birbirleriyle yarışa girerler. Yaptıkları şey, ne de
kötüdür.
63- Bâri, hükümleri bilenleri ve
bilginleri, onları, suç olan sözleri söylemekten ve
haram yemekten menetselerdi. İşledikleri iş, ne de
kötüdür.
64- Yahûdiler, Allah'ın eli
bağlıdır dediler, elleri bağlanasılar, söyledikleri söz
yüzünden lânete uğrayasılar. Hayır, Allah'ın iki eli de
açıktır, dilediği gibi ihsânda bulunur. Andolsun,
Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını,
kâfirliğini arttıracak ve biz, onların arasına kıyâmete
dek düşmanlık ve kin saldık. Ne vakit savaş için bir
ateş yaktılarsa Allah söndürdü o ateşi ve onlar,
yeryüzünde bozgunculuğa koşup dururlar ve Allah,
bozguncuları sevmez. 86[10]
[10] El anlamına gelen "yed",
kudret, tasarruf, nîmet, tahsis mânalarını ifade eder
(al-Müfredât, s. 573-574). Türkçe'de mecazen aynı
anlamlarda kullanılır. O iş benim elimin harcı, senin
elin yetmez, elimin altındasın, elim erer, gücüm yeter
v.s. gibi. Bağlı elden maksat nîmet vermeyiştir.
65- Kitap ehli olanlar
inansalardı, çekinselerdi elbette kötülüklerini örterdik
ve elbette onları da nîmeti bol cennetlere sokardık.
66- Tevrât'ın, İncil'in ve
Rablerinden sana indirilen kitabın hükümlerini
tutsalardı tepelerinden ayaklarının altlarından
nîmetlere nail olurlar, onları yerlerdi. İçlerinde geri
ve aşırı olmayan insaf ehli de var, fakat çoğunun
yaptığı işler, ne de kötü.
67- Ey Peygamber, bildir, sana
Rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği îfâ etmezsen
onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni
insanlardan korur. Şüphe yok ki Allah, kâfir olan kavme,
doğru yola gitmek hususunda başarı vermez.87[11]
[11] Bu âyetin iniş sebebi
hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bir rivâyete göre
Hz. Muhammed (s.a.a), bir gün, bir ağacın kaba -
gölgesinde yatmış, uyumuştu; kılıcını da yatmadan,
ağacın dalına asmıştı. Bir bedevi, yavaşça gelmiş,
kılıcı alıp kınından sıyırmıştı. Bu sırada pıtırtıdan
uyanan Peygambere, şimdi seni benim elimden kim
kurtaracak, demiş, Hz. Muhammed (s.a.a)'den, Allah
cevabını alınca pek ürkmüş, hattâ başını ağaca
çarpmıştı. Bu olay üzerine bu âyet indi. Bir başka
rivâyete göre gene bir gün, çadırında yatacağı sırada,
beni insanlardan kim koruyacak demiş, dışardan yak ve
silâh sesleri duyunca kimdir onlar diye sormuş, Huzayfa
ve Sa'd olduğunu ve kendisini korumak için geldiklerini
öğrenince yatmış, fakat bu esnâda bu âyet inince başını
dışarı çıkarıp siz gidin, beni Allah koruyacak demişti.
Mûsevilerle Hıristiyanları dine davetten çekinmemesi,
müşriklerin tanrılarının asılsız olduğunu söylemekten
vazgeçmemesi için indiğine dair rivayetler de vardır.
Bir başka rivayete göreyse Vida haccından dönerken
inmiştir. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.a), Gadiru
Humm denen yere konmuş, öğle ve ikindi kılındıktan sonra
deve hamutlarından yapılmış olan minbere çıkıp, ey
insanlar, bilmez misiniz ki ben, insanlara,
nefislerinden evlayım ve bilmez misiniz ki erkek-kadın,
her inanana, nefsinden evlayım demiş; herkes tasdik
edince Hz. Ali'nin elini tutup kaldırarak, ben kimin
mevlasıysam, yani kimin üstünde tasarrufum varsa, yahut
kimin efendisiysem, yahut da kimin dostuysam bu Ali de
onun mevlasıdır, demiştir (Sa'labi Tefsiri, İst. Üniv.
K. Arap. yaz. 1703, 32. a - 34 - a - Başka rivayetler
içinde aynı kitaba b.)
68- De ki: Ey kitap ehli, hiçbir
şeye inanmış sayılmazsınız Tevrât'ın, İncil'in ve
Rabbinizden size indirilen kitabın hükümlerini yerine
getirmedikçe ve andolsun ki Rabbinden sana indirilen,
onlardan çoğunun azgınlığını, kâfirliğini arttıracak,
artık o kâfir kavim yüzünden tasalanma sen.
69- Fakat inananlarla Yahûdi
olanlardan, Sâbîlerden ve Hıristiyanlardan Allah'a ve
âhiret gününe inanıp iyi işler işleyenlere ne bir korku
vardır, ne de mahzun olur onlar.
70- Andolsun ki
İsrailoğullarından söz almıştık, peygamberler
göndermiştik onlara. Fakat hangi peygamber onlara gelip
canlarının istemediği bir şey getirdiyse o
peygamberlerin bir kısmını yalanlamışlardı, bir kısmını
öldürmüşlerdi.
71- Ve sandılar ki bir cezaya
uğramayacaklar. Kör oldular âdeta, sağır kesildiler,
sonra tövbe ettiler, Allah kabul etti, sonra gene de
çoğu körleşti, sağır oldu ve Allah, onların yaptıklarını
tamamıyla görür.
72- Allah, şüphe yok ki Meryem
oğlu Mesîh'tir diyenler kâfir oldular ve Mesîh, ey
İsrailoğulları demişti, Rabbime ve Rabbinize kulluk
edin; şüphe yok ki Allah'a eş tanıyana Allah, cenneti
haram etmiştir, onun yurdu ateştir ve zâlimlere hiçbir
yardımcı yoktur.
73- Şüphe yok ki kâfir
olmuşlardır, Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler ve kulluk
edilecek tek bir Tanrı vardır ancak. Söyledikleri sözden
dönmezlerse içlerinden kâfir olanlar, pek elemli bir
azâba uğrayacaklardır.
74- Hâlâ mı tövbe etmeyecekler
Allah'a ve hâlâ mı yarlıgamasını istemeyecekler? Ve
Allah suçları örter, rahîmdir.
75- Meryemoğlu Mesîh, bir
peygamberden başka bir şey değildi; ondan önce de nice
peygamberler gelip geçtiler; annesi de gerçek bir
kadındı, ikisi de yemek yerlerdi. Bak bir, onlara
delillerimizi nasıl açıklamadayız, sonra da bak, nasıl
yüz çeviriyor onlar.
76- De ki: Allah'ı bırakıp size
ne bir zararı dokunacak, ne bir faydası gelecek bir
varlığa mı kulluk ediyorsunuz? Ve Allah, her şeyi duyar,
bilir.
77- De ki: Ey kitap ehli, haksız
yere dininizde, aşırı gitmeyin ve evvelce hem sapmış,
hem çoğunu saptırmış ve doğru yolu bırakıp sapıklığa
dalmış olan kavmin dileklerine uymayın.
78- İsrailoğullarından kâfir
olanlara Dâvûd'un diliyle de lânet edilmişti, Meryemoğlu
İsa'nın diliyle de. Bu da isyan ettiklerinden ve aşırı
gittiklerindendi.
79- İşledikleri kötülükten,
birbirlerini menetmezlerdi. Gerçekten de yaptıkları iş,
ne de kötüydü.
80- Onların çoğunu görürsün ki
kâfirlere dostluk ederler. Ne de kötüdür nefislerinin,
onlara hazırlayıp sunduğu şey; Allah'ın gazabına
uğrayacaklardır ve azâp içinde ebedî olarak
kalacaklardır.
81- Allah'a, Peygambere ve ona
indirilene inansalardı onları dost edinmezlerdi. Fakat
onlardan çoğu, buyruktan çıkmış kötü kişilerdir.
82- İnsanların, inananlara
düşmanlıkta en ileri gidenleri, göreceksin, Yahûdilerle
müşriklerdir, inananlara sevgi bakımından en yakınları
da biz Nasrânîyiz diyenlerdir. Bunun sebebi de, onların
içinde ilimle, ibadetle uğraşanlarla rahiplerin
bulunuşudur ve bir de onlar, ululanmazlar.
83- Peygamberlere indirileni
duydular mı gerçeği tanıdıklarından görürsün ki gözleri
yaşla dolar da taşar. Derler ki: Rabbimiz, inandık biz,
bizi gerçeğe tanık olanlardan et.
84- Zâten Rabbimizin bizi de iyi
insanlara katmasını umup dururken ne oluyor bize ki
Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?
85- Allah da onları söyledikleri
söz yüzünden, kıyısından ırmaklar akan cennetlere
sokarak mükâfatlandırır, orada ebedî olarak kalırlar ve
budur işte iyilik edenlerin mükâfatı.
86- Kâfir olanlarla âyetlerimizi
yalanlayanlara gelince onlardır cehennem ehli.
87- Ey inananlar, Allah'ın size
helâl ettiği tertemiz şeyleri haram etmeyin kendinize ve
aşırı gitmeyin. Şüphe yok ki Allah, aşırı gidenleri
sevmez.
88- Ve yiyin Allah'ın size rızık
olarak verdiği şeylerden helâl ve temiz olanları ve
inandığınız Allah'tan çekinin.
89- Boş yere yemin etmenizden
dolayı sorumlu tutmaz sizi Allah, fakat yürekten ve
kasten ettiğiniz yeminler yüzünden sorumlu tutar. Yemin
kefâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeklerin orta derecede
olanıyla on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek,
yahut da bir kul azat etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç
gün oruç tutar. İşte yemininizi bozarsanız budur
kefâreti. Koruyun yeminlerinizi. Allah, şükredenlerden
olursunuz diye âyetlerini işte böyle açıklar size.
90- Ey inananlar, şarap, kumar,
tapınmak için dikilmiş olan taşlar, fal için kullanılan
oklar, ancak Şeytan'ın işlerindendir ve birer pisliktir
bunlar. Bunlardan kaçının da muradına erenlerden olun.
88[12]
[12] Bu âyetlerle içki ve kumar
tamamıyla men edilmiştir.
91- Şeytan, şarap ve kumarla
sizin aranıza düşmanlık ve kin salmak ister ancak,
vazgeçtiniz artık değil mi?
92- Ve itaat edin Allah'a ve
Peygambere ve sakının. Yüz çevirirseniz iyice bilin ki
Peygamberimize düşen vazife, ancak tebliğden ibarettir.
93- İman edip iyi işlerde
bulunanlara; çekindikleri, inandıkları ve iyi işlerde
bulundukları, sonra gene çekinmede devam ettikleri,
inançlarını güttükleri, sonra da gene çekinip durdukları
ve iyilik ettikleri takdîrde haram edilmeden önce
yedikleri şeyler yüzünden bir vebal yok ve Allah iyilik
edenleri sever.
94- Ey inananlar, Allah, onu
görmeksizin de kendisinden korkan kişiyi ayırt etmek
için ellerinizin ulaşabileceği, mızraklarınızın
yetişebileceği avları avlanma hususunda sizi sınayacak
mutlaka. Bundan sonra kim aşırı hareket ederse ona pek
acı bir azap var.
95- Ey inananlar, ihramdayken
avlanmayın; içinizden kim, bir av hayvanını bilerek
öldürürse sizden iki adâlet sahibinin hükmüne göre
cezası, öldürdüğü hayvanın benzeri olan ve Kâ'be'ye
götürülen bir hayvanı kurban etmek, yahut işlediği suça
karşılık yoksulları doyurmak, yahut da bunlara denk
olacak kadar oruç tutmaktır, böylece yaptığının cezasını
tatması gerektir. Allah, geçmişte işlenen suçları
bağışlamıştır. Fakat bundan böyle de kim bu suçu işlerse
şüphe yok ki Allah öç alır ondan ve Allah üstündür, öç
alıcıdır.
96- Denizde avlanmak ve
avladığını yemek, geçiminiz için size de,
misafirlerinize de helâl edilmiştir de ihramda
bulunduğunuz müddetçe kara avı haram edilmiştir size.
Çekinin o Allah'tan ki onun tapısında toplanacaksınız.
97- Allah, Kâbe'yi hac ayını,
kurbanı, kurbanlık olduğu bilinsin diye boynuna bir şey
asılan hayvanları, insanların geçimine, düzenine sebep
etti, böylece de şüphesiz olarak Allah'ın, göklerde ve
yeryüzünde ne varsa hepsini bildiğini sizin de bilmenizi
diledi ve Allah, şüphe yok ki her şeyi bilir.
98- Bilin ki Allah'ın cezası,
muhakkak pek çetindir ve şüphe yok ki Allah suçları
örter, rahîmdir.
99- Peygamberin vazifesi, ancak
tebliğdir ve Allah, açığa vurduğunuz şeyleri de bilir,
gizlediğiniz şeyleri de.
100- De ki: Pisle temiz bir
değildir, pisin çokluğu seni şaşırtsa bile. Artık ey
aklı tam olanlar, çekinin Allah'tan da muradınıza erin.
101- Ey inananlar, size
açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın Kur'ân
indirilirken bunlara ait bir şey sorarsanız hükmü
açıklanır size, halbuki Allah geçmişti ondan, ona ait
hükmü bildirmemişti ve Allah, suçları örter, rahîmdir.
102- Sizden önce de bir kavim
onları sordu da sonra kâfir oluverdi.
103- Allah, ne bahîreyi meşru
kılmıştır, ne sâibeyi, ne vasîlayı, ne de hâmı; fakat
kâfir olanlar, Allah'a, yalan yere iftirâ ederler ve
onların çoğunun da aklı ermez.89[13]
[13] Müslümanlıktan önce,
Araplar, bir dişi deve beş defa doğurur da beşinci
yavrusu erkek olursa o devenin kulağını yararlar, kıra
salıverirlerdi. Buna ne binerler, ne yük yüklerlerdi. Bu
deveye "Bahire" adını verirlerdi (al-Müfredât, s. 36.
Muhammed-ibn-i Abdülmelik-ibn-i Hişâm: Sıret-ün-Nebî,
Ezher Prof. lerinden Muhammed Muhyiddin Abdülhamid'in
haşiyeleriyle, Kahire, 1937-1356, c. I, s. 95-98). Bir
derde uğrayan, bir hastalığa tutulan, bir dileği
bulunan, bir deve adardı. Derdi veya hastalığı geçince,
yahut dileği olunca bu deveyi koyuverirdi. Başı boş
dolaşan, yemden, sudan men edilmeyen bu deveye "Saibe"
denirdi (Ragıb-ı İsfahani, bunun da bahire gibi beş
batın doğurmuş dişi deve olduğunu söylüyor: s. 246.
Siret-ün-Nebi, aynı cilt, aynı sahifeler). Koyun, dişi
doğurursa yavrunun kendilerine, erkek doğurursa putlara
ait olduğunu kabul ederlerdi. İkiz olarak dişi ve erkek
yavrusu olursa dişi, erkek kardeşine kavuştu derler ve
erkeği de dişi yüzünden kurban etmezlerdi. Buna "vasile"
adı verilirdi (al-Müfredat, s. 446-547, Sire, s. 95-98).
Erkek bir deveden on döl alınmışsa onun sırtı
korunmuştur derler, üstüne binmezler, yazıyla
koyuverirler, sudan, yemden menetmezlerdi. Buna da "ham"
denirdi (al-Müfredat, s. 132, Sire, aynı sahifeler).
104- Onlara, gelin Allah'ın
indirdiğine ve Peygambere dendi mi bize yeter
atalarımızın yapageldikleri şeyler, böyle bulduk biz
derler. Fakat ya ataları da bir şey bilmiyorlardı ve
doğru yola gitmiyorlardıysa.
105- Ey inananlar, siz,
kendinize bakın; doğru yolu buldunuzsa sapık kişi, size
bir zarar veremez. Hepinizin de dönüp varacağı yer,
Allah tapısıdır ve o mutlaka yaptığınız şeyleri bildirir
size.
106- Ey inananlar, birinize ölüm
gelip çatarsa aranızda vasiyet edeceğiniz zaman, sizden
iki âdil tanık bulunsun.
Yolculuktaysanız ve gene size
ölüm musîbeti gelip çatacaksa sizden olmayan iki kişiyi
de tanık tutabilirsiniz. Ancak onları, namazdan sonraya
dek alıkoyun da akraba bile olsa Allah'ı bırakıp yerine
hiçbir menfaati satın almayacağız, tanıklığımızı, Allah
için gizlemeyeceğiz, gizlersek günahkârlardan olalım
diye Allah'a yemin etsinler.
107- O iki tanığın bir günahı
hakkettikleri anlaşılırsa mîras hakkında sahip
olanlardan ve tanıklığa daha ziyade lâyık bulunanlardan
iki kişi, onların yerine geçer, bizim tanıklığımız,
onların tanıklığından daha doğrudur ve biz zulmetmedik,
ettiysek zâlimlerden olalım diye Allah'a yemin ederler.
108- Bu, hakkıyla tanıklık
etmelerini, yahut yeminden sonra tanıklıklarının,
yeminlerinin reddedilmesinden korkmamalarını sağlamaya
daha yakındır. Ve çekinin Allah'tan ve dinleyin. Allah
kötülükte, taşkınlıkta bulunan kavmi doğru yola sevk
etmez.
109- O gün Allah, bütün
peygamberleri toplayacak da ne cevap verildi size
diyecek. Diyecekler ki: Bilgimiz yok bizim, şüphe yok ki
sensin gizli şeyleri hakkıyla bilen.
110- An o zamanı ki Allah ey
Meryemoğlu İsa, hatırla sana ve annene verdiğim nîmetimi
demişti, hatırla ki seni Rûh-ül-Kudüs'le kuvvetlendirdim
de beşikteyken de insanlarla konuştun, olgunluk çağında
da. Hani sana kitabı, hikmeti, Tevrât-ı ve İncil'i
öğretmiştim. Hani topraktan kuş şeklinde bir şey
yapardın iznimle de ona üfürürdün, o da iznimle kuş
olurdu ve anadan doğma körün gözünü açar, abraş illetine
uğrayanı o illetten kurtarırdın iznimle ve hani ölüyü,
iznimle mezardan çıkarmış, diriltmiştin. Hani,
İsrailoğullarına apaçık delillerle geldiğin zaman
onlardan kâfir olanlar, bu ancak açık bir büyü
demişlerdi de ben seni kurtarmıştım onların elinden.
111- Hani Havarîlere, bana ve
Peygamberime inanın demiştim de inandık demişlerdi tanık
ol, biz Tanrıya teslîm olanlarız.
112- Hani Havariler, ey
Meryemoğlu İsa demişlerdi, Rabbin, bize gökten bir sofra
yemek indirebilir mi? İsa da inanmışsanız demişti,
çekinin Allah'tan.
113- Demişlerdi ki: İstiyoruz ki
o yemekten yiyelim, kalplerimiz tam bir inanca ulaşsın
ve bilelim ki sen bize doğru söylüyorsun ve buna da
tanık olalım biz.
114- Meryemoğlu İsa, Rabbimiz
demişti, bize gökten bir sofra yemek indir de bugün, hem
önce gelenlerimize bayram olsun, hem sonra
gelenlerimize, hem de senden bir delil olsun; sen bizi
rızıklandır ve sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.
115- Allah, onu size indireceğim
ben, fakat bundan sonra içinizden kâfir olanı öyle bir
azapla azaplandı-racağım ki demişti, âlemler içinde
hiçbir kimseyi o çeşit azaplandırmam.
116- Ve hani Allah, ey
Meryemoğlu İsa diyecek, sen misin insanlara, Allah'ı
bırakın da beni ve annemi iki tanrı tanıyın diyen? İsa
da seni noksan sıfatlardan arı bilirim diyecek, hakkım
olmayan bir sözü söyleyemem ki ben. Böyle bir söz
söylediysem elbette bilirsin bunu. Benim içimde ne varsa
hepsini mutlaka bilirsin sen. Fakat ben, senin bildiğini
bilemem; şüphe yok ki sen gizli olan her şeyi, hakkıyla
bilirsin.
117- Onlara, ancak bana
emrettiğini söyledim, Rabbime ve Rabbinize kulluk edin
dedim. İçlerinde bulundukça gözetirdim, korurdum onları,
fakat beni aldıktan sonra onların ne yaptıklarını sen
gördün ve sen her şeye hakkıyla tanıksın.
118- Onlara azâp edersen şüphe
yok ki onlar, senin kullarındır ve eğer yarlıgarsan
şüphe yok ki sensin üstün olan, hüküm ve hikmet sahibi
bulunan.
119- Allah diyecek ki: Bugün,
öyle bir gündür ki gerçeklerin gerçekliği fayda eder
ancak. Onlarındır kıyılarından ırmaklar akan cennetler,
ebedî kalırlar orada. Allah onlardan râzı olmuştur,
onlar da ondan râzı olmuşlardır. İşte budur en büyük
kurtuluş.
120- Allah'a aittir göklerin
yeryüzünün ve oralarda ne varsa hepsinin tasarrufu ve
onun her şeye gücü yeter.
6- EN'ÂM SURESİ
(Yüz altmış beş âyettir. 91.
âyetten itibaren üç âyetle 151. âyetten itibaren üç âyet
yani altı âyet, İbn-i Abbas'a göre Medenîdir. Ka'b oğlu
Ubeyy, İkrime ve Katâde'ye göre bütün sûre Mekkîdir ve
geceleyin vahyedilmiştir. İçinde küçük baş ve koca baş
hayvanlara ait hükümlerden bahsedildiği için bu anlama
gelen En'âm adıyla adlanmıştır.)
Rahman ve Rahîm Allah Adıyla
1- Hamt Allah'a ki gökleri ve
yeryüzünü halketti, karanlıkları ve ışığı yarattı, sonra
da kâfir olanlar, taptık-larını Rableriyle denk
tutarlar.
2- O, öyle bir Tanrıdır ki sizi
balçıktan yaratmıştır da ölüm vaktini takdîr etmiştir ve
kıyâmetin kopacağı zamana ait bilgi de ondadır, onun
katındadır, sonra gene de şüphe edersiniz siz.
3- Odur göklerde de, yeryüzünde
de Allah. Gizlediğinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da
ve ne kazanacağınızı da bilir.
4- Onlara Rablerinin
âyetlerinden bir âyet gelmemiştir ki ondan yüz
çevirmesinler.
5- Kendilerine, gerçek olan
Kur'ân gelince onu yalanlarlar, fakat yakında gelecek
onlara, alay ettikleri şeye ait haberler.
6- Görmediler mi onlardan önce
nice nesilleri helâk ettik ki onlara, yeryüzünde size
vermediğimiz imkânları, kudretleri vermiş, onları
yeryüzüne yerleştirmiştik, üstlerine bol-bol yağmur
yağdırmıştık, ayaklarını bastıkları yerlerden ırmaklar
akıtmıştık, fakat sonra suçları yüzünden helâk ettik
onları ve onlardan sonra da başka başka nesiller meydana
getirdik.
7- Sana, kâğıda yazılı bir kitap
indirseydik ve ona elleriyle dokunsalardı gene de kâfir
olanlar derlerdi ki: Bu, ancak apaçık bir büyü.
8- Diyorlar ki: Ona bir melek
indirilseydi. Melek indirseydik iş, olur biterdi ama
sonra kendilerine gözlerini yumup açacak kadar bile bir
mühlet verilmezdi.
9- Peygamberi, bir melek olarak
halk etseydik gene bir erkek şeklinde halk ederdik ve
gene düştükleri şüpheden kurtulmazlardı.
10- Senden önceki peygamberlerle
de alay edildi de alay edenler, alaylarının cezasına
uğradılar.
11- De ki: Gezin yeryüzünü de
görün inkâr edenlerin sonları ne olmuş.
12- De ki: Kimindir ne varsa
göklerde ve yeryüzünde? De ki: Allah'ın; rahmet etmeyi
gerekli kıldı özüne. Kıyâmet günü hepinizi de tapısında
toplayacak ve hiç şüphe yok o günün geleceğinde.
Kendilerine ziyan edenlerdir inanmayanlar.
13- Geceleyin ve gündüzün
yaşayıp barınan ne varsa hepsi, onundur ve odur duyan,
bilen.
14- De ki: Gökleri ve yeryüzünü
yoktan var eden Allah'tan başkasını mı dost edineyim ve
o, yedirip doyurur, yiyip doymaya ihtiyacı yoktur. De
ki: Bana, Müslüman olanların ilki olmam ve müşriklerden
olmamam emredildi.
15- De ki: Ben, Rabbime isyan
edersem pek büyük günün azâbından korkarım.
16- O gün azaptan kurtarılana
şüphe yok ki rahmet etmiştir ve budur en büyük kurtuluş.
17- Allah sana bir zarar verirse
o zararı, ondan başka açıp giderecek yoktur, sana bir
hayır verirse zâten odur her şeye gücü yeten.
18- Kulların üstünde tek
tasarruf sahibidir o ve odur hüküm ve hikmet sahibi her
şeyden haberdar olan.
19- De ki: En büyük tanıklık
nedir, hangisidir? De ki: Allah, gerçek tanıktır benimle
sizin aranızda ve bana bu Kur'ân, sizi ve kime ulaşırsa
onu korkutmam için vahyedildi. Siz, Allah'la berâber
tapılacak başka bir mâbud olduğuna mı tanıklık
ediyorsunuz? De ki: Ben tanıklık etmem. De ki: O, ancak
tek mabuttur ve benim, sizin ona eş tuttuklarınızla
hiçbir ilgim yok.
20- Kendilerine kitap
verdiklerimiz, Peygamberi, oğullarını tanıdıkları gibi
tanırlar, fakat kendilerine zarar verenlerdir
inanmayanlar.
21- Kimdir Allah'a boş yere
iftirâ edenden, yahut onun âyetlerini yalanlayandan daha
zâlim? Şüphe yok ki zâlimler, muratlarına erişmezler.
22- Ve o gün hepsini de toplar
da sonra Tanrıya şirk koşanlara deriz ki: Nerede size
yardım edecek sanıp şirk koştuklarınız?
23- Sonra onlar ancak Rabbimiz
Allah, sana andederiz ki biz şirk koşanlardan değildik
demekten başka bir özür serdedemezler.
24- Hele bak, nasıl da bile-bile
yalan söylerler ve iftirâ konuları da nasıl ortadan
kaybolup gider.
25- Onlardan seni dinleyenler de
var ve biz, dinledikleri sözleri anlamamaları için
kalplerini perdeleriz, kulaklarını ağırlaştırırız da
bütün delilleri görseler gene de inanmazlar onlara.
Nihâyet de yanına geldiler mi çekişmeye başlarlar
seninle ve bunlar, ancak evvelce gelip geçenlere ait
masallar derler.
26- Onlar hem insanları
uzaklaştırırlar ondan, hem kendileri uzaklaşırlar. Onlar
anlamadan ancak kendilerini helâk ederler.
27- Ateşin başında
durduruldukları zaman bir görseydin onları. Keşke
dünyâya tekrar döndürseler bizi de Rabbimizin âyetlerini
yalanlamasak ve inananlardan olsak derler.
28- Hayır; evvelce gizledikleri
belirdi artık, göründü onlara. Geriye döndürülseler de
gene nehyedildikleri şeyleri yapmaya koyulurlar ve şüphe
yok ki onlar, yalancılardır.
29- Ve dediler ki: Bu dünyâda
yaşayışımızdan başka bir yaşama yok bize ve biz tekrar
dirilmeyiz.
30- Rablerinin tapısında
durduruldukları vakit onları bir görseydin. Rableri, bu
gerçek değil mi der, Rabbimize andolsun derler, evet,
gerçek. Rableri de öyleyse kâfirliğiniz yüzünden tadın
azâbı der.
31- Gerçekten de ziyana
uğramışlardır Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar. Nihâyet
ansızın başlarına kıyâmet kopunca günahlarını sırtlarına
yüklenirler de yaptığımız taşkınlıklardan dolayı
yazıklar olsun bize derler; ne de kötü yüktür
taşıdıkları yükler.
32- Dünyâ yaşayışı, ancak bir
oyundan, bir oyalanmadan ibâret. Âhiret yurduysa
çekinenlere elbette daha hayırlı. Hâlâ mı aklınız
ermeyecek?
33- İyice biliriz ki onların
söylediği sözler, seni mahzun edecek. Fakat şüphe yok ki
onlar seni yalanlamış olmazlar, o zâlimler, bile-bile
Allah'ın âyetlerini inkâr ederler.
34- Andolsun ki senden önceki
peygamberler de yalanlandı da onlar, kendilerine
yardımımız erişinceye dek sözlerinin yalan sayılmasına
ve uğradıkları eziyetlere katlandılar ve Allah'ın
sözlerini değiştirecek yoktur ve sana da o
peygamberlerin haberleri gelmiştir.
35- Onların yüz çevirmeleri sana
pek ağır geliyorsa gücün yeterse yeraltında bir yurt
kurmaya, yahut gökyüzüne bir merdiven dayamaya bak da
onlara bir delil getir. Fakat Allah dileseydi onların
hepsine de doğru yolu gösterirdi. Artık sakın
bilgisizlerden olma.
36- Senin dâvetine ancak seni
dinleyenler icâbet eder. Ölüleriyse Allah diriltir de
sonra gene dönüp onun tapısına varırlar.
37- Rabbinden ona bir delil
indirilse derler. De ki: Allah'ın delil indirmiye gücü
yeter ama onların çoğu bilmez.
38- Yeryüzünde yürüyen hiçbir
hayvan ve kanatlarıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin
gibi o da bir cinse mensup olmasın. Biz, kitapta hiçbir
şeyi eksik bırakmadık, sonra da hepsi Rablerinin
tapısında toplanır.
39- Âyetlerimizi yalanlayanlar,
karanlıklarda kalmış sağırlardır, körlerdir. Allah kimi
isterse doğru yoldan saptırır ve kimi dilerse doğru yola
sevk eder.
40- De ki: Gerçekseniz, size
Allah'ın azâbı gelir-çatar, yahut başınıza kıyâmet
koparsa Allah'tan başkasını mı çağırır, ondan başkasına
mı duâ edersiniz, bana haber verir misiniz siz?
41- Hayır; ancak onu
çağırırsınız, o da dilerse duânızı kabûl eder de
uğradığınız belâyı açıp giderir ve şirk koştuklarınızı
unutur, gidersiniz.
42- Andolsun ki senden önceki
ümmetlere de peygamberler yolladık da yalvarmaya
düşsünler diye onları şiddetli sıkıntılara, kıtlığa ve
hastalığa uğrattık biz.
43- Onlara azâbımız geldiği
vakit olsun, yalvarmaları gerekirdi, fakat yalvarmadılar
bile, kalpleri katılaştı ve Şeytan, yaptıkları şeyleri
süsleyip hoş gösterdi onlara.
44- Derken söylenenleri, verilen
öğütleri unuttukları zaman her şeyin kapılarını açtık
onlara ve onlar, kendilerine verilen şeylerle genişliğe
ulaştıkları gibi hemen ve ansızın onları tutup alıverdik
de bütün umduklarından mahrum oldular.
45- Böylece de zulmeden kavmin
kökü kesildi ve hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a.
46- De ki: Allah kulaklarınızı
sağır, gözlerinizi kör eder ve kalplerinizi mühürlerse
Allah'tan başka hangi mabuttur dersiniz onları size geri
verecek? Bak da gör, nasıl deliller getiriyoruz da gene
onlara yüz çeviriyorlar.
47- De ki: Allah'ın azâbı
ansızın, yahut açıkça gelip çatsa size, zulmeden
kavimden başkası helâk edilir mi dersiniz?
48- Biz, peygamberleri ancak
müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik. Şu halde
inananlara ve kendilerini düzgün bir hale getirenlere ne
korku vardır, ne de mahzun olur onlar.
49- Âyetlerimizi inkâr edenlerse
kötülükte bulunduklarından dolayı azâba
uğratılacaklardır.
50- De ki: Ben size, Allah'ın
hazineleri yanımda da demiyorum, gaibi bilirim, ben bir
meleğim de demiyorum. Ben, yalnız bana vahyedilen şeye
uymadayım. De ki: Körle gözü açık kişi bir olur mu hiç?
Ne diye hâlâ düşünmezsiniz?
51- Rablerinin tapısında
hasredilmeden korkanları Kur'ân'la korkut ve çekinsinler
diye de bildir ki onlara, Rablerinden başka ne bir dost
vardır, ne de bir şefaatçi.
52- Sabah, akşam, râzılığını
dileyerek Rablerine duâ edenleri kovma; ne onlardan,
herhangi bir hususta sen sorumlusun, ne de senin
amelinden onlara bir şey sorulur, onun için onları kovup
da haksızlık edenlerden olma.
53- Ve biz, Allah'ın, aramızdan
seçip lütfettiği bunlar mı demeleri için halkın bir
kısmını, bir kısmıyla sınarız. Allah, şükredenleri daha
iyi bilmez mi?
54- Âyetlerimize inananlar sana
gelince de ki: Esenlik size, Rabbiniz, rahmet etmeyi
kendisine gerekli kılmıştır; şüphe yok ki içinizden
biri, bilgisizlik yüzünden bir kötülük yapar da sonradan
tövbe eder, halini düzene korsa muhakkak ki Tanrı,
suçları örter, yarlıgar, rahîmdir.
55- Suçluların yolu yoradamı
iyice meydana çıksın diye delilleri bu çeşit
açıklamadayız.
56- De ki: Ben, Allah'ı bırakıp
da taptıklarınıza tapmaktan nehyedildim. De ki: Sizin
dileğinize uymam ben. Uyarsam şüphe yok ki doğru yoldan
sapmış olurum ve doğru yolu bulanlardan olmam.
57- De ki: Ben, sizin yalan
saydığınız apaçık, belli-beyan deliline uydum Rabbimin.
Çabucak gelmesini istediğiniz azap da benim elimde
değil. Hüküm, ancak Allah'ın, doğruyu haber veren odur
ve odur ayırt edenlerin en hayırlısı.
58- De ki: Hemencecik olmasını
istediğiniz şey, benim elimde olsaydı sizinle aramdaki
iş çoktan olur, biterdi ve Allah, zâlimleri elbette daha
iyi bilir.
59- Gaibin anahtarları, onun
yanındadır, onları ancak o bilir; karada ve denizde ne
varsa bilir. Bir yaprak bile düşse bilir onu ve
yeryüzünün karanlıkları içinde bir tek tane yoktur ki,
yaş ve kuru hiçbir şey bulunamaz ki apaçık kitapta
tespit edilmemiş olsun.
60- O, öyle bir Tanrıdır ki
geceleyin âdeta sizi öldürür, gündüzün ne çeşit işlerde
bulunacağınızı bilir, sonra sizi gündüz diriltir de
mukadder olan ölümünüze dek bu, böyle gider, ölümden
sonra da dönüp varacağınız yer, onun tapısıdır, sonra ne
yaptıysanız hepsini size haber verir.
61- Odur kullarından yüce
tasarruf ve kudret sahibi ve size, amellerinizi hıfz ve
kaydeden melekler göndermiştir. Nihâyet birinizin ölümü
geldi mi elçilerimiz, onu öldürürler ve onlar, artık ve
eksik iş görmezler.
62- Sonra, her işi doğru olan
kudret ve tasarruf sahibi Tanrılarının tapısına
götürülürler. Bilin ki hüküm onundur ve o, hesap
görenlerin en tez hesap görenidir.
63- De ki: Sızlanıp yalvararak
gizlice, bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden oluruz
diye duâ ettiğiniz zaman sizi karanın ve denizin
karanlıklarından kurtaran kimdir?
64- De ki: Ondan da sizi
kurtaran Allah'tır, bütün sıkıntılardan da; sonra gene
ona şirk koşarsınız.
65- De ki: Üstünüzden,
ayaklarınızın altından size azap göndermeye, yahut sizi
bölük-bölük edip bir kısmınızın azâbını bir kısmınıza
tattırmaya gücü yeter onun; anlasınlar diye bak,
delilleri nasıl çeşit-çeşit açıklamadayız.
66- Kavmin, Kur'ân'ı yalan
saymada, halbuki o, gerçektir. De ki: Ben, sizi koruyucu
değilim.
67- Her haberin mukadder bir
zamanı var, siz de öğrenir, bilirsiniz yakında.
68- Âyetlerimize dâir
münâsebetsiz sözlere daldıklarını görünce bir başka
bahse girişinceye dek yüz çevir onlardan. Şeytan, bunu
sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmeden
kavimle oturma.
69- Çekinenler, onların
meclislerinde bulunsalar da onların sorumluluğundan bir
şey gelmez kendilerine, üstlerine düşen ödev,
çekinsinler, sakınsınlar bu işten diye öğüt vermektir
ancak.
70- Dinlerini bir oyundan, bir
eğlenceden ibâret sayan ve dünyâ yaşayışına aldanan
kişileri bırak kendi hallerine. Sen, ancak Kur'ân'la
öğüt ver de hiç kimse, kazandığı suçlar yüzünden helâk
olmasın. Ona, Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne bir
şefaatçi. Suçlu, varını-yoğunu, kurtuluşu için fedâ etse
kabul edilmez. Kazançları yüzünden helâk olanlar,
inkârlarından dolayı kaynar su içeceklerdir ve pek acı
bir azap vardır onlara.
71- De ki: Allah'ı bırakıp da
bize ne faydaları dokunan, ne zararları erişen şeylere
mi ibâdet edelim ve Allah bize doğru yolu gösterdikten
sonra tekrar geriye mi dönelim, hani Şeytanların
şaşırtıp sersem bir halde çöle düşürmek istedikleri adam
gibi, halbuki arkadaşları, bize gel diye onu doğru yola
çağırıp durmadadır. De ki: Şüphe yok ki Allah'ın
gösterdiği yoldur doğru yol ve bize, âlemlerin Rabbine
teslîm olmamız emredildi.
72- Namaz kılın ve Tanrıdan
çekinin dendi ve o, öyle bir Tanrıdır ki varıp
toplanacağınız yer, onun tapısıdır.
73- Öyle bir Tanrıdır ki gökleri
ve yeryüzünü, boş yere değil, hikmetiyle ve gerçek
olarak yarattı. Ol dediği gün her şey oluverir. Sözü
gerçektir ve sûrun üfürüldüğü gün saltanat ve tasarruf
onundur, odur gizliyi de bilen, açıkta olanı da ve odur
hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.90[1]
[1] Sûr, boynuz gibi bir
borudur. İsrâfil adlı melek, onu ilk üfleyişte bütün
canlılar ölecek, kıyamet kopacak, ikinci üfleyişinde
ruhlar, bedenlere girecek ve âhiret âlemi başlayacaktır.
74- Hani İbrahîm, atası Âzer'e,
putları mabut mu tanıyorsun demişti, şüphe yok ben, seni
de, kavmini de apaçık bir sapıklığa düşmüş görmedeyim.
91[2]
[2] Azer, bâzılarına göre
İbrahîm Peygamberin babasının adıdır. Fakat bâzıları
İbrahîm'in babasının adı Târeh'tir, Azer değildir
demişlerdir. Azer ve Târeh, söyleyiş farkıdır, her iki
ad aynıdır diyenler de vardır. Hattâ bâzıları Azer, bir
putun adıdır demişlerdir. Kur’ân'da geçen "eb" kelimesi,
Arapçada ananın babasına ve amcaya denir. Bu bakımdan
Azer, İbrahîm Peygamberin anasının babasıdır diyenler,
bilhassa İbrahîm'in, 14. sûrenin 41. âyetinde babasıyla
anasının mümin olarak anıldığını nazarı dikkate
almışlardır.
75- Biz, gerçek ve şüphesiz
bilgiye sahip olması için İbrahîm'e, göklerdeki ve
yeryüzündeki kudret ve saltanatı, tasarruf ve hikmeti
böylece göstermedeydik.
76- Gece olup karanlık basınca
bir yıldız görmüş de budur Rabbim demişti. Fakat yıldız
battı mı demişti ki: Ben batanları sevmem.
77- Sonra Ayın doğmakta olduğunu
görmüş de Rabbim bu demişti. Fakat batınca andolsun ki
demişti, Rabbim bana doğru yolu göstermezse sapık
kavimden olacağım ben.
78- Derken güneşin ışıklar
saçarak doğduğunu görmüş, Rabbim bu demişti, bu daha
büyük. Fakat güneş de batıp gidince ey kavim demişti,
benim, sizin şirk koştuğunuz şeylerle hiçbir ilgim yok.
79- Hiç şüphem olmaksızın
mabudumu tek tanıyarak yüzümü, gökleri ve yeryüzünü
yaratana döndüm ve ben, şirk koşanlardan değilim.
80- Kavmi, onunla çekişmeye
girişince de Allah bana doğru yolu buldurduktan sonra da
onun hakkında benimle çekişmeye mi kalkıyorsunuz
demişti, ben, sizin Tanrıya eş tanıdıklarınızdan
korkmam, Rabbim ne dilerse o olur. Rabbimin bilgisi her
şeyi kavramıştır, hâlâ mı düşünmeyecek, öğüt kabul
etmeyeceksiniz?
81- Siz, hiçbir delile sahip
olmadığınız halde o putları Allah'a eş tanımaktan
korkmuyorken ben o eş tanıdıklarınızdan nasıl korkarım
ki? Biliyorsanız söyleyin, bu iki taraftan hangisine,
daha fazla inanılır, hangi taraf, daha ziyade emniyete
hak kazanmıştır?
82- İnananlar ve inançlarını
haksızlıkla karıştırmayanlardır emîn olmaya hak
kazananlar ve onlardır doğru yolu bulmuş olanlar.
83- İşte, İbrahîm'e, kavmine
serdetmek için verdiğimiz kesin deliller bunlardı,
dilediğimiz kişinin derecesini kat-kat yüceltiriz biz.
Şüphe yok ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi
bilir.
84- Ona İshak'ı ve Yakup'u
verdik, hepsine de doğru yolu ihsân ettik. Daha önce
Nûh'u ve soyundan Dâvûd'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yûsuf'u,
Mûsâ'yı ve Hârûn'u doğru yola sevketmiştik ve biz,
iyilik edenleri böylece mükâfatlandırırız.
85- Zekeriyya'ya, Yahya'ya,
İsa'ya ve İlyas'a da doğru yolu lütfettik, hepsi de
doğru hareket eden kişilerdendi.
86- İsmâîl'e, Elyesa'a, Yunus'a
ve Lût'a da doğru yolu ihsân etmiştik, hepsini de
âlemlere üstün kılmıştık.
87- Onların atalarından,
soylarından ve kardeşlerinden bir kısmına da üstünlük
verdik, onları seçtik ve doğru yola sevkettik.
88- İşte Allah'ın doğru yolu
budur, kullarından dilediğini o yola sevk eder. Onlar da
şirk koşsalardı bütün yaptıkları boşa giderdi.
89- Bunlar, kendilerine kitap,
hükmetme yetkisi ve peygamberlik verdiğimiz kişilerdir.
Kâfirler, bunları tanımazlar, inkâr ederlerse zâten biz,
kâfir olmayacak bir topluluğu onların yerine geçmeye
memûr etmişizdir.
90- Onlar, Allah'ın doğru yola
sevkettiği kimselerdir, sen de onların yoluna uy. De ki:
Ben, yaptığıma karşılık sizden bir ücret istemiyorum,
bu, ancak âlemlere bir öğüt.
91- Allah, hiçbir kimseye hiçbir
şey indirmedi dedikleri zaman Allah'ı lâyıkıyla
tanımadılar, ululamadılar. De ki: Mûsâ'nın, insanlara
bir ışık ve onları doğru yola sevk eden bir vâsıta
olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Hani-siz onu
kâğıtlara yazdınız da yayıp açıklarsınız, hükümlerinden
çoğunu da gizlersiniz, hani siz de, atalarınız da,
bilmediğiniz şeyleri onun sayesinde bildiniz,
öğrendiniz. De ki: Allah indirdi, sonra da bırak onları,
düştükleri boş iddialarla oyalanıp dursunlar.
92- Sana, şehirlerin anası olan
Mekke halkını ve çevresindeki bütün insanları korkutmak,
Tanrı azâbını onlara haber vermek için bu kutlu ve
onlarda bulunan kitapları gerçekleyici kitabı indirdik
ve âhirete inananlar, namazlarını dâimâ kılarak bu
kitaba da inanırlar.
93- Allah'a boş yere iftirâ
edenden, yahut, kendisine hiçbir şey vahyedilmediği
halde bana da vahyedildi diyenden ve Allah'ın indirdiği
hükümlere benzer hükümleri ben de yakında indireceğim
diye söylenenden daha zâlim kimdir ki? Meleklerin,
ellerini uzattıkları ve delillerine karşı ululuk satmak
istediğinizden ve haksız olarak Allah hakkında
söylediğiniz şeylerden dolayı horlukla cezalandırılacak,
aşağılık bir azâba uğrayacaksınız, haydi, kurtarın bugün
canlarınızı dedikleri zaman o zâlimlerin, ölümün
şiddetiyle nasıl kıvrandıklarını bir görmelisin.
94- Andolsun ki size verdiğimiz
her şeyi arkanızda bırakmışsınız da sizi evvelce nasıl
yarattıysak tıpkı onun gibi tek başınıza, yapayalnız
huzurumuza gelmişsiniz. Sizce Tanrıya eş olan
şefaatçilerimizi de yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki
bağlar, tamamıyla kopmuş, boşuna umduklarınız elinizden
çıkmış, kaybolup gitmiştir.
95- Şüphe yok ki tohumları ve
çekirdekleri yarıp nebatları ve ağaçları yetiştiren
Allah'tır. Ölüden diri izhâr eder, diriden ölü. Budur
Allah işte, nasıl oluyor da ondan yüz çeviriyorsunuz?
96- Sabahı ağartan oldur. Geceyi
huzur ve istirahat için, güneşle ayı da muayyen bir
hesapla devretmek üzere yaratmıştır. Bu, üstün ve her
şeyi bilen Tanrının takdîridir.
97- Öyle bir mabuttur ki karada
ve denizde, karanlıklar içine dalmışken yolunuzu
bulmanız için yıldızları yaratmıştır. Bilen topluluğa
delillerimizi apaçık anlatmadayız.
98- Sizi bir tek kişiden meydana
getirmiştir de size bir eğlenecek yurt, bir de eğreti
olarak kalınacak yer tâyin etmiştir. Anlayan topluluğa
delillerimizi açıkça bildirmedeyiz.
99- Gökten yağmur yağdıran da
odur. Sonra o yağmurla her çeşit nebâtı
tomurcuklandırır, yeşertir, ondan da başaklar içinde
birbirine bitişmiş, istiflenmiş tâneler meydana getirir.
Hurma tomurcuklarından, elle yetişilecek kadar yakın
salkımlar, bir bakımdan birbirine benzeyen, bir bakımdan
benzemeyen üzümlerden, zeytinlerden, narlardan
bağlar-bahçeler yetiştiririz. Bir meyve verince bakın
onlara, bir de meyveleri olunca. Şüphe yok ki bütün
bunlarda, inanan topluluğa deliller var.
100- Bir de Allah'a cinleri eş
tanıdılar, halbuki onları da yaratan odur ve
bilgisizlikle, onun oğulları, kızları olduğunu da
uydurdular. O onların tavsîf ettiği şeylerden arıdır ve
yücedir.
101- Gökleri ve yeryüzünü eşsiz
örneksiz yoktan var eden odur. Eşi bulunmasına imkân
yokken oğlu nasıl olabilir? Ve her şeyi o yaratmıştır ve
o, her şeyi bilir.
102- İşte Rabbiniz Allah; ondan
başka tapacak yok. Her şeyi halk eden odur, ancak ona
kulluk edin ve her şeyi gözetip koruyan odur.
103- Gözler onu göremez, o,
gözleri görür, odur lütfü bol ve her şeyden haberdar.
104- Şüphe yok ki Rabbinizden
görgüler ihsân edildi size. Kim can gözünü açıp görürse
faydası kendisine, kör olanın ziyanı da gene kendine ve
ben, sizin üstünüze dikilmiş bir bekçi değilim.
105- Sen bunu öğrenmişsin
dememeleri için delilleri çeşit-çeşit bildirmede ve
bilen topluluğa apaçık anlatmadayız.
106- Rabbinden sana vahyedilene
uy, ondan başka tapacak yoktur ve şirk koşanlardan yüz
çevir.
107- Allah dileseydi şirk
koşmazlardı ve biz, seni onların üstüne bir bekçi
dikmedik, onları korumaya, işlerini görüp kendilerini
gözetmeye memûr da değilsin.
108- Allah'tan başka çağırıp duâ
ettikleri şeylere sövmeyin ki sonra bilgisizlikle onlar
da Allah'a söverler. İşte biz, böylece her topluluğa,
yaptıklarını süsleyip güzel gösterdik, sonra da dönüp
varacakları yer, Rablerinin tapısıdır ve o da, ne
yaptıklarını bildirir onlara.
109- Onlar, kendilerine bir
delil gelirse inanacaklarına dâir çok sıkı yemin
ettiler. De ki: Deliller, Allah katındadır, fakat delil
gelse de inanmayacaklarını anlamaz mısınız?
110- Biz, onların gönüllerini,
gözlerini tersine çevirmişiz, evvelce inanmadıkları gibi
gene inanmazlar ve biz, onları taşkınlıklarında şaşkın
bir halde terketmişiz.
111- Onlara melekler
indirseydik, ölüler dirilip onlarla konuşsaydı, her şeyi
toplayıp önlerine koysaydık gene Allah dilemedikçe
inanmazlardı, fakat çoğu bilmez.
112- İşte biz, böylece her
peygambere insan ve cin Şeytanlarını düşman ettik;
bâzısı, bâzısına yaldızlı sözler söyleyerek aldatır.
Rabbin dileseydi yapamazlardı bunu, onları da bırak,
iftirâlarını da.
113- Onlar, âhirete
inanmayanların gönülleri meyletsin ve hoşnut olsunlar da
yapageldiklerine devâm etsinler diye söylerler o
sözleri.
114- Allah'tan başka bir hakem
mi arayayım ki size, her muhtâç olduğunuz şeyi bildirip
açıklayan kitabı, o indirmiştir. Kendilerine kitap
verilenler de bilirler ki o, senin Rabbin tarafından
gerçek olarak indirilmiş bir kitaptır; artık şüphe
edenlerden olma.
115- Rabbinin sözleri, gerçek
olarak ve adâlet üzere tamdır, tekemmül etmiştir,
sözlerini değiştirecek yoktur ve odur duyan, bilen.
116- Yeryüzünde bulunanların
çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırır; çünkü
onlar, ancak zanna kapılırlar ve onlar, ancak yalan
söylerler.
117- Şüphe yok ki Rabbin, kendi
yolundan sapanı daha iyi bilir ve o daha iyi bilir doğru
yolu bulmuş olanları.
118- Onun âyetlerine
inanmışsanız Allah'ın adı anılarak kesilenleri yiyin.
119- Size ne oluyor da Allah'ın
adı anılarak kesilenleri yemiyorsunuz? Halbuki zorada
kaldığınız zamanlar hariç, size harâm edilenleri ayırt
etmişti. Şüphe yok ki halkın çoğu, bilmeden kendi
istekleriyle sapıp gider. Şüphe yok ki Rabbin, haddini
aşanları daha iyi bilir.
120- Günahın açığa vurulanından
da vazgeçin, gizli kalanından da. Günah kazananlar,
kazançlarına karşılık cezâlanacaklardır.
121- Allah'ın adı anılarak
kesilmeyen hayvanları yemeyin ve şüphe yok ki kötülüktür
bu ve şüphe yok ki Şeytanlar, sizinle çekişmeleri için
dostlarına telkinde bulunurlar, onlara uyarsanız siz de
şirk koşanlardan olursunuz.
122- Ölüyken diriltip insanların
arasında yol alması için kendisine bir ışık verdiğimiz
kimse, karanlıklara dalmış olan ve bir türlü de
çıkamayan kimseye benzer mi hiç? İşte böylece kâfirlere,
yaptıkları şeyler, süslü ve hoş gösterilmededir.
123- Ve böylece her şehirde,
hîleler, düzenler kursunlar diye o şehrin günahkârlarını
büyülttük, yücelttik, onlar ancak kendilerine karşı
hîlekârlıkta bulunurlar ama bilmezler.
124- Bir âyet geldi mi, Allah'ın
peygamberlerine geldiği gibi bize de bir âyet gelmedikçe
kesin olarak inanmayız derler. Peygamberliğini kime
vereceğini Allah bilir. O suç işleyenlere,
hîlekârlıkları yüzünden Allah katından bir horluk ve
çetin bir azap gelip çatacaktır.
125- Allah, kimi doğru yola
götürmek isterse Müslümanlığı kabûl etmesi için gönlünü
açar ve kimi sapıtmak isterse gönlünü öyle bir daraltır,
sıkar ki sanki göğe ağacakmış da imkân bulamıyor sanır
kendisini. İşte Allah, inanmayanlara böyle azap verir.
126- Ve budur Rabbinin doğru
yolu, düşünüp öğüt alacak topluluğa âyetlerimizi apaçık
bildirdik.
127- Onlarındır Rablerinin
katında esenlik yurdu ve o, yaptıkları işlerden dolayı
dosttur onlara.
128- O gün hepsini toplar da ey
cin topluluğu, insanların birçoğunu baştan mı çıkardınız
der. İnsanlardan, onlara dost olanlar, Rabbimiz derler,
biz, birbirimizden faydalandık ve bize takdîr ettiğin
vakte de eriştik işte. Tanrı, ateştir yurdunuz der,
orada Allah'ın dilediği hariç, ebedî olarak kalırsınız.
Şüphe yok ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi
bilir.
129- İşte biz, kazandıkları suç
yüzünden zâlimlerin bir kısmını, bir kısmına böyle
mûsâllat ederiz.
130- Ey cin ve insan topluluğu,
içinizden, size âyetlerimi nakleden ve içinde
bulunduğunuz şu günün bir zaman olup geleceğini haber
vererek sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?
Aleyhimize tanıklık ediyoruz derler ve onları dünya
yaşayışı aldatmıştır da sonucu, kâfir olduklarına dâir
kendi aleyhlerine kendileri tanıklıkta bulunmuşlardır.
131- Bu da, halkının hiçbir
şeyden haberi olmayan şehirleri, Rabbinin zulümle helâk
etmeyeceğinden dolayıdır.
132- Herkesin, yaptığına göre
dereceleri var ve Rabbin, onların yaptıklarından gafil
değildir.
133- Rabbin, her şeyden müstağnî
ve rahmet sâhibi Rab'dir. Dilerse sizi ortadan kaldırır
ve sizden sonra dilediğini yerinize getirir, nitekim
sizi de başka-başka toplulukların soyundan meydana
getirmiştir.
134- Muhakkak size vaadedilen
şeyler gelecek ve siz, olacak şeylerin önüne
geçemezsiniz.
135- De ki: Ey kavmim, siz
elinizden geleni yapın, ben de yapmadayım. Yakında
bilir, anlarsınız kimin sonunun hayırlı olacağını. Şüphe
yok ki zâlimler, muratlarına ermezler.
136- Allah'ın yarattığı
ekinlerle hayvanlardan Allah'a bir hisse ayırıp boş
düşüncelerine göre bu Allah'ın diyorlardı, bu da
ortaklarımız olan putların. Putlara ait olanlar, Allah'a
ulaşmıyordu ama Allah'a ait olanlar, ortaklarına,
putlara kavuşuyordu, hükmettikleri şey ne de
kötüydü.92[3]
[3] Tarlalarını, şu kısım
Tanrının, şu kısım putların diye ekerler, 5. sûrenin
103. âyetinin izahında bildirildiği gibi hayvanlarının
bir kısmını da putlara ait sayarlardı. Putlara ayrılan
kısımda eksiklik hasıl olursa Allah zengindir,
putlarımızınsa ihtiyaçları var deyip Allah'a ait olandan
alarak putlara ait olana katarlar ve putlara hizmet
edenlere verirlerdi.
137- Ve gene böylece ortakları,
onları helâk etmek ve inançlarına şüpheler karıştırmak
için müşriklerin çoğuna çocuklarını öldürmeyi hoş
gösterdi. Allah dileseydi yapamazlardı bunu, artık sen
onları da kendi hallerine bırak, boş yere ettikleri
iftirâlarına da aldırış etme.93[4]
[4] Araplarda, ilk evlâdın kız
oluşu, nâmusa dokunan bir keyfiyetti. Onun için o çocuğu
diri diri toprağa gömen baba, namussuzluktan kurtulurdu.
138- Onlar, kendi akıllarınca bu
hayvanlarla ekinler haramdır, ancak izin verdiğimiz
kişiler yiyebilir onları ve şu hayvanlara da binmek
harâm edilmiştir dediler. Boş yere Allah'a iftirâ ederek
adını anmadan hayvan kesiyorlar, yakında bu
iftirâlarının cezâsını görecekler.94[5]
[5] İzin verilen kişiler,
putlara hizmet edenlerdir.
139- Ve şu hayvanların
karınlarındaki yavrular, yalnız erkeklerimize helâl,
kadınlarımıza haram; ölü doğarsa erkek de ortak, kadın
da dediler. Bu çeşit sözleri yüzünden cezâlarını yakında
verecek. Şüphe yok ki o, hüküm ve hikmet sahibidir, her
şeyi bilir.
140- Muhakkak ki bilgisizlik
yüzünden akılsızca hareket ederek çocuklarını
öldürenlerle Allah'a boş yere iftirâda bulunarak
Allah'ın verdiği rızıkları haram sayanlar, zarara
uğramışlar, mahrûmiyet içinde kalmışlardır. Şüphesiz ki
onlar sapıtmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.
141- Öyle bir mabuttur ki
çardaklı ve çardaksız bağları, bahçeleri, tatları
çeşitli hurmaları, ekilmiş şeyleri, bir bakıma birbirine
benzeyen, bir bakıma benzemeyen zeytinleri ve narları
yetiştirip meydana getirir. Meyve verince meyvelerinden
yiyin, devşirme günü hakkını da isrâf etmemek şartıyla
verin, şüphe yok ki o, müsrifleri sevmez.
142- Hayvanlardan yüklerinizi
taşıyanlar var, yününden faydalandıklarınız var ve
onları da yaratan o Allah'ın, sizi rızıklandırdığı
şeyleri yiyin ve Şeytan'ın izini izlemeyin; şüphe yok ki
o, size apaçık bir düşmandır.
143- Derler ki sekiz çifttir o
hayvanlar. Koyun iki çift, keçi iki çift. De ki:
Erkekleri mi harâm etti, dişileri mi, yoksa o dişilerin
rahîmlerindeki yavruları mı? Sözünüz gerçekse bilerek
haber verin bana.
144- Deve iki çifttir, sığır iki
çift derler. De ki: İki erkeği mi harâm etti, yoksa
dişileri mi, yahut da dişilerin rahîmlerindeki yavruları
mı? Allah, bunu size tavsiye ederken tanık mıydınız,
gördünüz, duydunuz mu yoksa? Bilmeden insanları
saptırmak için yalan yere Allah'a iftirâ edenden daha
zâlim kimdir ki? Şüphe yok ki Allah, zulmeden kavmi
doğru yola sevk etmez.95[6]
[6] Âyetlerdeki sorular inkâr
anlamını bildirir, yani bu hayvanlar haram değildir
demektir.
145- De ki: Bana vahyedilenler
arasında ölmüş hayvan etinden, dökülmüş kandan, yahut da
domuz etinden başka, yiyene harâm edilen bir şey
bulamıyorum ben. Şüphe yok ki domuz, pistir ve bir de
Allah'tan başkası için kesilen hayvan haramdır ki bu da
pek kötü bir şeydir. Ancak zorada kalana, isyan etmeyi
kurmamak ve ihtiyaçtan fazla da yememek şartıyla
helâldir bunlar ve hiç şüphe yoktur ki Rabbin, suçları
örter, rahîmdir.
146- Biz, Yahûdilere, tırnakları
bulunan bütün hayvanları ve sırtlarına yapışmış, yahut
kemiklerine sıvanmış, yahut da bağırsaklarına karışmış
olan yağlardan başka sığır ve koyunun tekmil yağlarını
harâm etmiştik. Bu da, isyanlarından dolayı onlara
verdiğimiz cezâ yüzündendi ve şüphe yok ki biz,
sözümüzde doğruyuz.
147- Seni yalanlarlarsa hemen de
ki: Rabbiniz geniş, engin bir rahmete sâhiptir, fakat
azâbını da suçlu kavimden reddetmeye imkân yok.
148- Şirk koşanlar diyecekler
ki: Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız;
hiçbir şeyi de harâm saymazdık. İşte onlardan önce
gelenler de peygamberleri böyle yalanladılar da sonucu
azâbımızı tattılar. De ki: Bu hususta bir bilginiz varsa
hemen bildirin bize. Fakat siz, ancak zannınıza
uyuyorsunuz ve ancak yalan söylüyorsunuz.
149- De ki: O halde
reddedilemeyecek kesin delil, ancak Allah'ındır, elbette
dileseydi hepinizi de doğru yola sevk ederdi.
150- De ki: Allah'ın, şunu harâm
ettiğine tanıklık eden şahitlerinizi getirin bakalım.
Fakat gelirler de tanıklık ederlerse sen, onlarla
berâber tanıklık etme ve putları, Rableriyle bir tutup
âhirete inanmayarak âyetlerimizi yalanlayanların
dileklerine uyma.
151- De ki: Gelin de Rabbiniz,
size neleri harâm etti, ben okuyup anlatayım: Sakın ona
hiçbir şeyi eş ve ortak saymayın, ananıza, babanıza
karşı iyilikte bulunun ve yoksulluk korkusuyla
çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de ancak biz
rızıklandırırız, onları da ve açığa çıkan kötülüklere de
yaklaşmayın, gizli kalan kötülüklere de ve hiçbir cana
kıymayın, çünkü Allah, haklı olmadıkça harâm etmiştir
bunu. İşte aklınızı başınıza alasınız diye size bunları
emretmiştir o.
152- Ergenlik çağına gelinceye
dek, en iyi bir şekilde olmadıkça yetimin malına
yaklaşmayın ve ölçeği, teraziyi dosdoğru ölçüp tartın.
Hiçbir kimseye, kudretinden aşırı bir şey teklif
edilmemiştir ve söz söylediğiniz zaman hısımınız bile
olsa adâleti mutlaka gözetin ve Allah'la ettiğiniz ahde
vefa edin. İşte düşünüp öğüt almanız için bunları
emretmiştir size.96[7]
[7] 151. âyetten bu âyetin
sonuna kadar on emir vardır, bunlara on vasiyet anlamına
"vesâyâ-yı aşere" denmiştir.
153- Ve şüphe yok ki budur benim
dosdoğru yolum, ona uyun siz ve sizi, onun yolundan
ayıracak yollara gitmeyin. Çekinip sakınasınız diye işte
bunları emretmiştir size.
154- Sonra, Rablerine
kavuşacaklarına inansınlar diye iyilik edenlere,
nîmetimizi tamamlamak ve her şeyi ayırt edip açıklamak
üzere doğru yolu gösteren ve rahmetten ibâret olan
kitabı Mûsâ'ya vermiştik.
155- Bu kitabıysa kutlu olarak
indirdik, artık ona uyun ve çekinin de rahmete
kavuşanlara katılın.
156- Hiç şüphe yok ki bizden
önce ancak iki tâifeye kitap indirildi ve bizse onu
okumaktan âcizdik, bir şey anlamıyorduk demeyesiniz.
97[8]
[8] İki taife, Musevilerle
Hıristiyanlardır.
157- Yahut da bize de kitap
indirilseydi onlardan daha mükemmel bir sûrette doğru
yolu bulurduk diye söylenmeyesiniz diye şüphe yok ki
Rabbinizden size de apaçık bir delil, bir hidâyet ve
rahmet geldi. Allah'ın delillerini yalanlayıp onlardan
yüz çevirenden daha zâlim kimdir ki? Delillerimizden yüz
çevirenleri, bu yüz çevirmeleri yüzünden en kötü bir
azapla azaplandıracağız yakında.
158- Hâlâ kendilerine meleklerin
inmesini, yahut Rabbinin, yahut da Rabbinden bâzı
delillerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bâzı
delilleri geldiği gün hiç kimseye, önceden iman
etmemişse, yahut inancından bir hayır kazanmamışsa o
günkü inanması fayda etmez. De ki: Bekleyin ve biz de
beklemekteyiz zâten.98[9]
[9] Meleklerin gelmesi, canalıcı
meleğin ve yardımcılarımın gelmesi, yani insanın ölüm
zamanının gelip çatmasıdır. Yahut Tanrı azâbının
gelmesidir. Rabbin gelmesinden maksat, emrinin,
azâbının, ululuğunun gelmesidir, yahut da kıyametin
kopmasıdır. Rabbin bâzı delilleri de kıyamet
alâmetlerinin meydana çıkmasıdır.
159- Dinlerini parça-parça,
bölüp bölük-bölük fırkalara ayrılanlarla hiçbir ilgin
olamaz ve şüphe yok ki onların bu hareketlerini Allah
soracaktır ancak ve sonra da işledikleri işleri haber
verecektir onlara.
160- Kim bir iyilikle Tanrı
tapısına gelirse ona, yaptığının on misli mükâfat
verilecektir ve kim bir kötülükle gelirse ancak ona
karşılık ve onun misli bir cezâ ile cezâlandırılacaktır
ve onlara zulmedemeyecektir.
161- De ki: Şüphe yok, Rabbim,
beni doğru yola sevketti, İbrahîm'in tek Tanrı tanıyan
dosdoğru dinine hidâyet etti ve o, hiçbir zaman şirk
koşanlardan değildi.
162- De ki: Şüphe yok, namazım
da, ibâdetlerim de, diriliğim de, ölümüm de âlemlerin
Rabbi olan Allah içindir ki.
163- Eşi ortağı yoktur onun ve
bana bu emredildi ve ben, ona teslîm olanların ilkiyim.
164- De ki: Allah'tan başka bir
Rab mi arıyacakmışım, halbuki odur her şeyin Rabbi ve
herkesin kazancı, ancak kendisine aittir; hiçbir suçlu,
bir başkasının suçunu yüklenmez, sonra da dönüp
varacağınız yer, Rabbinizin tapısıdır ve o, ayrılığa
düştüğünüz şeyleri haber verir size.
165- Öyle bir mabuttur ki sizi
yeryüzüne hâkim kılar ve size verdiği şeylerle sizi
sınamak için bir kısmınızı, bir kısmınızdan mevki ve
pâye bakımından yüceltir. Şüphe yok ki Rabbin, cezâya
lâyık olanın cezâsını pek tez verir ve şüphe yok ki o,
suçları örter, rahîmdir.
7- Â'RAF SURESİ
(İki yüz altı âyettir. Yalnız
163. âyeti Medenîdir. Sûrede A'râf adı verilen yerden
bahsedildiği için bu isim verilmiştir.)
Rahman ve Rahîm Allah Adıyla
1- Elif lâm mîm sâd.
2- Bu
|